Ders Notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ders Notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mart 2009 Cuma

TÜRK ANLATI SANATLARINDA GELENEKSEL YAPI-8



3.3 ORTAOYUNU
Ahmet Kabaklı’nın belirttiğine göre, Türk sözlü tiyatrosu geleneğinde çağdaş tiyatroya en çok yaklaşan oyun çeşidi Ortaoyunu'dur. (2002:476) Ortaoyunu ile eş anlamda başka deyimler vardır: Kol oyunu, Meydan oyunu, Taklit oyunu, Zuhuri gibi. (And, 1992:)
Ortaoyunu büyük şehirlerimizde (en çok İstanbul'da) gelişerek son şeklini bulmuş millî bir tiyatro çeşididir. Kabaklı bu görüşü desteklemek için incelemesinde Ahmet Kutsi Tecer’in saptamalarından yola çıkarak şu tanımlara yer vermektedir:

"Metnin yazılı olması veya olmaması; muhavere, monolog veya koro hâlinde iş lenmiş olması; mimikle veya maskeyle, gün ışığında veya özel ışıklarla bir sahne veya bir meydanda oynanması esasta bir değişiklik yapmaz. İşte bu yeni görme açısından bakılınca, şüphesiz bizde 19. yüzyıldan daha önce yerli bir tiyatro var dır: ORTAOYUNU… Tiyatronun bütün unsurları ortaoyununda da vardır." (2002:476
)




Ortaoyunu üzerine, her kaynakta altı çizilerek söylenen sorunlardan biri maalesef, bu anlatı geleneğine dair her konudaki bilginin oldukça sınırlı kalmış olmasıdır. Bunun en önemli nedenlerinden biri olarak, sözlü geleneğin yazıya geçirilme çalışmalarına fazla önem verilmemesi gösterilmektedir.

Ortaoyunu'nun Bölümleri
Ortaoyunu, oyunun iki önemli kişisi olan Pişekâr ve Kavuklu ekseninde gelişir; böylece tüm oyunun çatısı, gerilimli bu iki kişinin çatışmasında gelişmektedir. (And, 1992:40)
Öndeyiş, Söyleşme, Fasıl ve Bitiriş olmak üzere Ortaoyunu'nda dört bölüm vardır.

Öndeyiş - Ortaoyunu müzik ile başlar; müzik arasında orta'ya ilkin Pişekâr çıkar, iki eliyle dört bir yanı selâmladıktan sonra Filân oyunun taklidini aldım, usûl ve ahenk ile efendilerime seyrettireyim" der. (And,1992:40-41) (Kabaklı:484-85)


Söyleşme: Meydana ikinci çıkan Kavuklu'dur. Pişekâr'la aralarında, kısa bir söyleşme (muhavere) yapılır. Bu söyleşme, oyundaki vakanın ana hatlarını belirten bir gi rizgâh (prolog) niteliğindedir. (Kabaklı:484-85)Tekerlemelerde Kavuklu, Pişekâr'a, başından geçmiş gibi, olmayacak bir olayı anlatır. Pişekâr da bunu gerçekmiş gibi dinler, sonunda da bunun düş olduğu anlaşılır. (And,1992:40-41)


Fasıl - Tekerleme sona erip, bunun bir düş olduğu anlaşıldıktan sonra Fasıl denilen asıl oyuna geçilir. Çoğukez, Kavuklu iş aramaktadır, tekerleme sonunda Pişekâr bu işi ona bulur. (And,1992:42) Çeşitli taklitlerin ve zennelerin girip çıkmaları ile oyun uzayıp gider.


Bitiş - Temsilin bitişi, yine Pîşekâr ve Kavuklu arasında bir söyleşme (son konuşma= epilog) ile olur. Bu kesimde oyundan çıkarılacak ibret (moralite) belirtilir. Seyirciler dağılmadan önce, Pişekâr ile Kavuklu, ertesi gün hangi temsili yapacaklarını belirtirler. (Kabaklı:485)


Oyun Düzeni: Ortaoyunu yuvarlak, çepeçevre seyircilerle kuşatılmış bir alanda oynanır. Ortaoyunu'nun oyun yeri açıklıkta olduğu için buna merg-i temâşe (temâşe çayırı) da denilir. Ortaoyunu sözlüğünde meydan veya oyun yerine palanga denilir. Oyun yerinde biri Yeni Dünya, öteki Dükkân olan belli başlı iki parça dekor bulunur. (And:43) Ortaoyunu'nun sahne düzeni, bir yanda metinsiz, doğmaca oynayış, öte yanda yuvarlak sahne kurallarının gereklerine uygundur. Ortaoyunu'nda kostümler dışında donatıma fazla önem verilmese de, her oyunun konusuyla ilgili eşyalara rastlanabilmektedir. (and:44-45)
Ortaoyunu, çok aktörlü, müzikli bir oyundur; fakat, müziğin işe karışması, sadece başta, sonra bir de karagözde olduğu gibi sahneye giren her yeni aktörü haber verme sırasındadır. (Boratav:244)


Gene Boratav’ın tespitlerinden hareket edersek ortaoyununda, Karagöze nazaran söz hüneri şüphesiz daha önemli bir yer tutmakta, daha çok ustalık istemektedir diyebiliriz. Çünkü bu anlatıda geçen tüm konuşmalar ‘bir tek aktörün işi değildir’. Karagöz de ve meddahta anlatı gereği tek aktörün konuşması, söz serbestliğini sınırlandıran bir nitelikken; ortaoyunundaysa her aktör karşısındakine laf yetiştirmek durumundadır. Bu durum zaman içerisinde öyle bir hal almıştır ki, oyuncuların bir birlerine laf yetiştirmesi çift taraflı bir deyime dönüştürmüştür: "Çene yarışı"; bu, aktörlerin birbirine söz yetiştirme çabaları, hem de mimik tuhaflıkları ile, birbirini geçme denemeleri anlamında kullanılmaktadır. Sonuçta, bu sanatta mimik de söz kadar önemli sayılmaktadır. (Boratav:245-46)




Bir çene yarışı. Kavuklu Ali Bey ve Sefer Mehmet Efendi -mimiklerin de ne kadar önemli olduğunu göstermesi açısından önemli bir fotografik belgedir.-


Öte yandan Selim Gerçek’in Ortaoyunundaki taklitler için yaptığı şu yorumun altını çizmekte yarar vardır:

"Taklidin Orta oyununda mühim bir mevkii vardır, zira taklitlerin Orta oyununun ne sağlam bir bünyeye malik olduğunu meydana çıkarmak itibariyle de ayrıca kıymetleri vardır. Düşünmeli ki seyirciler her gelen taklidin ilki ne yaptı ise onu yapacağını veyahut ilkinin başına ne geldi ise onunda basma ayni şeyin geleceğini bildikleri halde onları sabırsızlıkla beklerler. Zira onlar ayni vakalar karşısında ne muhtelif düşünceler, telâkkiler hasıl ola¬cağını, muhtelif şahısların ayni hâdiseler karşısında ne muhtelif tavurlar takınabileceğim meydana çıkarırlar. Ve bu tekerrürler oyuna yeni bir kuvvet ilâve eder."



Yani, taklitler seyirciyi oyuna ve oyuncuya karşı canlı tutmakta, bildiğin şeyi tekrar görecek dahi olsa onda bu gösteri. merak ve istek uyandırmaktadır:
Boratav, Ortaoyunu ve karagözün konuşmalarını “edep” çerçevesinde şöyle karşılaştırmaktadır:
Ortaoyununun canlı aktörlerle oynanışı, ve bir meydanda seyircilerle karşı karşıya bulunmaları, sözlerinin edep ve terbiye sınırlarını aşmamasını, açık saçık olmaktan kaçınılması nı gerektirmiştir. Halbuki karagözde, oyuncu perdenin gerisine gizlenmiş, ve sözlerinin sorumluluğunu, deriden yapılma cansız kişilere yüklemiştir. Hayal oyununda edepsizce konuşmaları ile halkı en çok eğlendiren Karagöz'ün ortaoyunundaki karşılığı olan Kavuklu'nun, ustasından icazet aldıktan sora bir zaman, böyle münasebetsizlikleri yapmaması için ustasının kontrolünde kaldığını bazı tanıklardan öğreniyoruz.

Metin And incelemesinde ortaoyunun fasıl konularını ve işlenişini anlatırken Karagöz bölümünde değinilen ve dört gruba bölünen konu başlığının çok benzer şekilde kavuklu ve pişkar ikilisi içinde kullanılabileceğini belirtmektedir.
“Kimi fasıllar bu örneklerden birine tıpatıp uymakta, kimi oyun iki veya daha çok örneğin bir karışımından meydana gelmektedir…Ortaoyunu'nda çoğunluk birbirine koşut iki olay dizisi birlikte gelişir: bu, bir yandan Pişekâr'ın Kavuklu'ya bir iş bulması ve dükkân kiralaması, öte yandan gene Pişekâr'ın zennelere bir ev bulup kiralamasıdır…Fasılların hepsi elimizde bulunmadığı için kesinlikle bilinmemekle birlikte, Karagöz ve Ortaoyunu'nun Binbirgece Masalları, Hamzaname, Şehname gibi kaynaklardan da yararlanmış olduğuna, meddah dağarcığına koşut başka fasılların bulunabileceğine ve bunlara perdede veya meydanda biçemleştirme işlemine göre yeniden biçim verildiğine inanabiliriz.” (1992:46-47)


Büyükçe bir kısmı Karagöz repertuarından alınan ortaoyunu dağarcığı birbirinden göre göre ustalaşan ve yenilikler katan sanatkârlar eliyle değiştirilmiş, orta'ya, uydurulmuş ve gelişmişlerdir. (Kabaklı:477) Öte yandan Boratav’ın da altını çizdiği gibi karagözdeki cin, peri, ejderha vb. gibi öğeleri olan metinlere ortaoyununda yer verilemeyeceği aşikârdır. (2000: 247)

Öte yandan ortaoyunun anlatısının Karagözle birebir tutulmasına Selim Nüzhet Gerçek şu sözlerle karşı çıkmaktadır:

“Hazır elim değinişken bir yanlışı daha düzelteyim. «Orta oyunu karagözü takliden vücut bulmuştur.» demek te doğru olmaz, yanlıştır. Çünkü orta oyunu Karagözü taklit etmemiştir. Karagözün perdesi dar ve büründüğü tasavvufî kisve ise çok geniş olduğundan buradaki mu¬vazenesizliği telâfi için karagözün eşhası bir sıçrayışla meydana atılmıştır. Orta oyunu meydanı tam bir «mey¬danı suhen» dir. Fakat eşhas remzî varlıklarını, ihtiyarlariyle, terkettikleri için bütün hayatiyetlerile doldurdukları bir meydanı suhendir.”
(Gerçek,1942:136)

Yani karagözün perdesi dar ve büründüğü tasavvufî kisve ise çok geniş olduğundan buradaki dengesizliği telâfi için karagözün kişiliği bir sıçrayışla meydana atılmıştır. Anlatacağı şeyler çoktur, bu yüzden her şey bir çırpıda ortaya dökülür. Öte yandan ortaoyunu meydanı tam bir «güzel konuşma meydanı» dır. Fakat şahıslar simgesel olarak varlıklarını, kendi istekleriyle terk ettikleri için, bu güzel konuşma meydanını bütün varlıklarıyla doldurmaktadırlar.
Ortaoyununda oyuncular önceden tasarlanmış bir olayı istedikleri biçim ve genişlikte işleyerek seyirciye sunarlar. Gerçi alışılmış, yıpranmış, basmakalıp tekerleme ve nükteler ortaoyunu söyleşmelerinde önemli yer tutmaktadır. Ortaoyununda siyasete, pahalılığa, günlük olaylara ait nükteler bol bol mevcuttur. (Kabaklı:478). Sözlü olduğu için bir çoğu kaybolup giden oyunlardan Selim Nüzhet Gerçek, Türk Temaşası adlı kitabında 46 tanesini belirlemiştir.(24)

Ortaoyununda kişiler:

Pişekâr
Ortaoyununun baş aktörüdür. Kol takımının başı olduğu için "meydan"a en önce girer. Her zaman bir lonca reisi veya bir tarikat şeyhi gibi ağırbaşlı görünür.(25) işekar'ın rolü, oyun boyunca da bir çeşit "rejisörlük" görevi de atfedildiği için, Hacivat'ınkinden çok daha önemli olarak kabul edilmektedir. (Boratav:249) Oyunu başlatan Pişekâr, herkesin akıl hocası gibidir. Arapça ve Farsça ile süslenmiş cümleler bol bol kullanır; ince nükteler yapar. Bir yoruma göre bu zöelliklerinden dolayı “Osmanlı'da itibarlı olan esnafı temsil etmektedir.” (Kabaklı: 479)

Kavuklu
Ortaoyununda ikinci aktördür. Hayal oyunundaki Karagöz-Hacivat çifti gibi "meydan"da Pişekâr ile Kavuklu, zıt karakterleriyle birbirini tamamlayan iki esaslı tiptir. Deli dolu hâlleri, taşkın şakaları ve bir iş tutmamış, parasız durumu ile Kavuklu, biraz Karagöz'ü andırırsa da ona benzemeyen tarafları çoktur. Kavuklu'nun kavuk'u, onun kişiliğini belirtecek kadar önemlidir. Bu, kocaman ve iri dilimli bir kavuktur. (Kabaklı:479)

Zenne
Orta oyununun kadın kişisidir. Yoldan çıkmış, eli maşalı, mahalle karısı tiplerinden başka, masum genç kızlar ve ev hanımları da bu rol de temsil edilebilirler. Bunların dışında unvan taşıyan tiplerde Rum ve Frenk tipleri vardır. Taklitler ise karagözde benzer olan ırk tipler ve bölge tipleridir. (Kabaklı:478-79)

Umur Günay makalesinde meddahın karakterlerini detaylı olarak anlattıktan sonra, Orta Oyunu , Karagöz ve Meddah hikâyelerinde hemen hemen tüm tiplerin ortak olduğunu söylerek, ardından saptamasını tarihsel ve sosyolojik bir sürece bağlamaktadır:

"...senaryolara bakıldığında İmparatorluğun çözülme döneminde toplumda yaşanan kargaşanın ve ahlâki çözülmenin bu eserlere belli ölçülerde abartılarak yansıtıldığı görülür. Halk hikâyeleri ve masallar, hayatın güçlüklerine karşı idealleştirilmiş karakterlerle yapay bir dünya yaratırken, Orta Oyunu, Karagöz ve Meddah’ta hayatın ve insanların zaafları ve kusurları genelleştirilerek sergilenmiştir. Halk hikâye ve masalları hayatın zorluk ve çirkinliklerinden hayâli ve kusursuz bir dünyaya kaçışın öykülerini anlatırlar. Karagöz, OrtaOyunu ve Meddah ise hayatın acımasız yönlerine boyun eğerek çoğunluğun yanlışlarını kabulü sergilemektedirler. Türk kültürünün ifratla tefrit arasında gidip gelişlerini bu eserlerde görmek mümkündür."


Son bir döküm olarak, Metin And Türk seyirlik oyunlarında anlatılan bu türlerin birtakım ortak noktalarını şöyle saptamıştır,:
Taklit başlıca çatışma ve kişileştirme yöntemidir.
Sözlü ve söyleşmeli oyunlarda karşıtlıklardan yararlanılmıştır. (26)
Eski seyirlik oyunlar birbirinin içine geçişmişti. Karagöz oynatanın meddahlık veya hokkabazlık ettiği, Ortaoyununa çıktığı çok görüldüğü gibi, pek çok seyirlik oyun içinde başka seyirlik oyunlara yer veriliyordu. Ortaoyununda hokkabazlık yapılıyor, Karagöz oynatılıyordu.
Bu oyunlarda rastladığımız özelliklerden biri de bunlarda dans, müzik, şarkı, şaklabanlık ve soytarılığın birbirine karıştırıldığıdır. İster Karagöz, Ortaoyunu, ister Hokkabazlık, Kukla ve Tuluat olsun bütün bu oyunlarda müziğe, dansa, şarkıya bol bol yer verilirdi.
Son bir önemli özellik de oyunların belli bir yazılı metne dayanmadan doğmaca oynanması ve sahneli, örgütlenmiş tiyatro gibi oyun yerlerinin bulunmamasıdır. (1992:10-11)



Sonuç olarak, Türk geleneksel anlatı yapısı Orta Asya kökenini yanında getirip, yüzyıllar boyunca Anadolu’daki kültür alışverişi ve mozaiğinden beslenerek, hem bir biri içine geçmiş, hem de dilden dile anlatıla anlatıla yıllar içinde ve toplumsal yaşayış değiştikçe değişip, yoğrularak günümüze kadar gelmiştir.



Dipnotlar:
24) Bu oyunların isimleri şöyledir: Ağalık - Âşıklar- Bahçe Sefası ¦ Bağdad'dan Mektup - Berber - Büyücü -Câhil Hekim- Çeşme - Çivi Baskını - Dondum Hanım ¦ Eczâcı-Eskici Abdi - Ferhat İle Şi rin - Fotoğrafçı ¦ Gözlemeci - Hamam ¦ Kâğıthane Sefası - Kır Kahvesi- Kuyulu- Kü tahya - Mandıra - Mahalle Baskını - Meyhane- Ortaklar ¦ Ödüllü - Salıncak - San dıklı - Semero Haho ¦ Sünnet - Süpürgeci Hasan Ağa - Şalgam Hoca - Şeytan Kü lâhlı - İzmir Baskını- İzmirli Faika - Kaba Bir Adam - Kadının Fendi - Kadın Ada ma Ne Yapar? -Kale- Kanlı Nigâr ¦ Tahir ile Zühre - Ters Evlenme - Tımarhane - Ter zi - Tireli - Yazıcı - Yeni Doğan
25) Farsça Pişekâr kelimesi bir anlamda usta, işbilir, meslek adamı; bir anlamda da önde giden, arkadakileri sürükleyen demektir. (Kabaklı: 479)
26) Söyleşen iki kişi arasında bu karşıtlığın belirtilmesi en önemli öğelerden biriydi. Bunlarda "dişi konuşan" diyebileceğimiz kişi, karşısındakine nükte yapmak fırsatını verir, lâfı, söyleşmeyi açar. Karagöz'de Hacivat, Ortaoyununda Pişekâr, Hokkabaz'da Usta veya Pişekâr, bu türlü "dişi konuşan" kişilerdir. Buna karşılık "erkek konuşan" diyebileceğimiz, cevap veren, lâf yetiştiren, Karagöz'de Karagöz, Ortaoyununda Kavukludur. Bunların sesinin tonu bile karşısındakine göre daha kalın, erkekçe, gırtlaktan çıkar. (And:1992:10-11)



KAYNAKÇA

AND, Metin Türk Tiyatro Tarihi, İstanbul :İletişim Yayınları , 1992
BORATAV, Pertev Naili 100 soruda Türk Halk Edebiyatı İstanbul: K Kitaplığı 2000
COSTE, Didier, Narrative as Communication, Minneapolis : University Of Minnesota Press 1998
GERÇEK, Selim Nüzhet Türk Temaşası İstanbul: Kanaat Kitabevi 1942
GÜNAY, Umay Türk Halk Hikâyelerindeki Örnek İnsan Tiplerinden, Meddah Hikâyelerindeki Kusurlu İnsan Tiplerine Geçiş, Mitten Meddaha Türk Halk Anlatıları Uluslararası Sempozyum Bildirileri, Gazi Üniversitesi THBMER Yay. 2004
KABAKLI, Ahmet Türk Edebiyatı 1, İstanbul: Türk Edebiyatı Vakfı Yay. 2002
ÖZAKMAN, Turgut Oyun ve Senaryo Yazma Tekniği,İstanbul : Bilgi Yayınevi 1998
Türk Halk Edebiyatı 1998 Ünite 1-12, Yard.Doç.Dr. Muhsine Helimoğlu Yavuz, Yard.Doç.Dr. Hülya Pilancı, Yard.Doç.Dr. Ali Öztürk, T.C. Anadolu Üniversitesi Yayınları Anadolu Üniversitesi Açıkögretim Fakültesi

Devamı...

19 Mart 2009 Perşembe

TÜRK ANLATI SANATLARINDA GELENEKSEL YAPI-7


3.2 KARAGÖZ
Anadolu topraklarına girişi 16. yüzyılda Mısır'dan olduğu tahmin edilen (Metin And, 1992: 30) gölge oyunu 17. Yüzyıla gelindiğinde kesin olarak Karagöz biçimini almıştır. (1992:31) Karagöz tanım olarak ‘beyaz perde üzerine birtakım tasvirlerin gölgelerini yansıtmak suretiyle gösterilen temaşa çeşididir.’ (Kabaklı,2002:460)
Karagöz oyunu için kullanılan malzeme perde, şem'a (titrek ışıklandırma) ve tasvirlerdir. Karagöz ustasına ‘hayalci’; perdeye de ‘Küşterî meydanı’ yahut ayna da denmektedir. (Kabaklı,2002:460)


Karagöz, cansız aktörlerle oynatılan bir "oyun"dur. Aktörleri ile dekorları, ve kimi hallerde sahnede görülen hayvan, bitki, olağanüstü yaratıklar vb. deriden kesilmiş boyalı suretlerdir. Karagözcü, gerilmiş ve arkadan ışıklandırılmış bir beyaz perdenin gerisinde bu suretleri perdeye yapıştırarak seyircilere gösterir. Çeşitli gürültüleri, ses ve şive taklitlerini karagözcü tek başı na yapar. Böylece karagöz hem "görünmeyen tek aktörlü" hem de "görünen cansız çok aktörlü" bir oyun özelliğini taşımaktadır. (Boratav;2000:229)


Karagöz oyununun perdesinde yansıtılan dekor, çok sadedir. Perdeye Karagöz'ün sağdan, öteki tiplerin soldan girmeleri, Karagöz'ün oyunun baş kişisi olarak önemini gösteren bir olgudur. Karagöz bütün öteki tiplerle devamlı karşı karşıyadır. (Boratav-244) Karagözle ilgili bir başka teknik detay da şudur Türk Karagöz'ü yatay çubuklarla oynatıldığı için görüntüler tek yönlü hareket ederler, geri dönemedikleri için perdede geri geri giderler. (And,1992:38)


Karagöz tek sanatçının gösterisi olmakla birlikte, perdenin gerisinde hayalciyle birlikte çırak ve gerektiğinde şarkı-türkü okuyan yardak da vardır. (And,1992:37) Gösterinin sahnelendiği perdenin boyutları açısından karagözü, en çok 50-60 kişilik bir seyirci topluluğu seyredebilir. Ayrıca, Karagözde, ortaoyunundaki kadar önemli olmamakla beraber, müzik de yer alır. Her tipin sahneye girişini, onun kimliği ile ilgisi olan makamda bir şarkı haber verir. (Boratav:299-230)
Hayalci'nin kültür ve karakterine ve dinleyici kitlenin niteliğine göre Karagöz'ün kendisine ve öbür tiplere yeri geldiğinde eklemeler ve çıkarmalar yaptığı unutulmamalıdır. Çünkü, çocuklar için oynatılan aynı Karagöz oyunu, kahve halkına başka, saraylı ve konaklılara daha başka tavırlarla, değerlerle anlatılıp, oynatılmıştır. (Kabaklı:463).


Karagöz'ün Bölümleri
Her Karagöz oyunu dört bölümden oluşur: a) Mukaddime (öndeyiş veya giriş), b) Muhavere (söyleşme), c) Fasıl (oyunun kendisi), d) Bitiş.
a) Mukaddeme: Hacivat bir semai, arkasından da bir gazel okuyarak, seyircilerin oturuşlarına göre sol taraftan perdeye gelir; bir eğlence ister. Bu isteğini hep aynı söz kalıplarıyla tekrarlar: "Yar bana bir eğlence!..." Böylece sanki oyunun amacını bildirir; o akşamki oyun her zamanki gibi, seyircileri eğlendirmek için tertiplenmiştir. Hacivat'ın bağırmasından rahatsız olan Karagöz, kendi evinin bulunduğu kabul edilen (sağ taraf) yerden fırlar, Karagöz'e çıkışır, ona vurur. (Boratav,2000:243)


b) Muhavere : Bu bölümde Karagöz oyununun iki baş kişisi olan Karagöz ile Hacivat arasında geçen çoğu kez her oyuna uygulanabilen hazır bir "ikili-konuşma" konusu vardır.(200:243) Muhavere sadece söze dayanır, olaylar dizisinden sıyrılmış ve soyutlaştırılmıştır. (And, 1992:36) Bunların görevi, Karagöz ve Hacivat gibi iki baş kişinin kişiliklerini, özelliklerini gerek ses, gerek yaradılış ve yetişme bakımından birbirine karşıt düşen özlüklerini tanımaktır. Muhavere bir "tekerleme" de olabilir; yani, Karagöz'ün ya da Hacivat'ın, olmayacak bir şeyi başlarından geçmiş gibi anlatmaları... Bu maceranın, çoğu kez, bir rüya olduğu sonunda anlaşılır. "Muhavere"de, tekerlemeler dışında, müzik, edebiyat, bilmece vb. gibi konular da işlenir. (Boratav,2000:243)


c) Fasıl : Fasıl, oyunun kendisidir, burada Hacivat ve Karagöz'den başka oyunun çeşitli kişileri bir konu ve olaylar dizişinde gözükür, oyuna katılırlar. Her fasıl, Karagöz ile Hacivat'ın ayrı bir serüvenini konu edinir; bu fasılların konuları önceden bellidir. (Kabaklı, 2002:461)


d) Bitiş : Faslın sonunda, sahnedeki kişiler bir sebeple dağılırlar. Karagöz Hacivat'a bir kez daha dayak attıktan ve her vuruşunda Hacivat'ın sözlerine tekerlememsi cevaplar verdikten sonra Hacivat:
“Yıktın perdeyi eyledin viran. Varayım sahibine haber vereyim hemân!”
der, Karagöz de Hacivat'a: "Bir daha yakan elime geçerse..." gibilerden bir tehdit savurduktan, seyircilerden de: "Her ne kadar sürc-i lisan ettikse af ola!" diye özür diler, gelecek oyunu duyurur; perdeden çekilir; oyun da sona erer. (Kabaklı, 2002:461)


Boratav’ın aktardığına göre Alman oryantalisti Georg Jacob, karagöz oyunlarının "fasıl"larında işlenen konuları şu dört bölümde kümelemiştir:

1) İşsiz olan Karagöz'e Hacivat bir iş bulur. Oyun Karagöz'ün bu işte beceriksizliklerinden, alışılmış olanlara aykırı tutumlarından, o işi görürken karşılaştığı kimselere davranışlarından çıkan tuhaflıkların sıralanması ile sürdürülür: Gözlemeci, Eskici, Karagöz'ün Aşçılığı, Karagöz'ün Bakkallığı, Eczane, Karagöz'ün Komikliği, Kayık, Salıncak, Telgrafçı, Yazıcı, Karagöz'ün Şairliği, Cambazlar, Tahmis, Balıkçılar... bu kümeden oyunlardır.
2) Karagöz, yasak veya tehlikeli bir yere merak ettiği için ya da rastlantı ile, girmek ister; bu yüzden başına türlü işler açılır; çeşitli kimselerle rastlaşır ve çatışır: Hamam, Bahçe, Çivi Baskını, Kanlı Kavuk, Câzûlar oyunlarında bu kümeden konular ele alınmıştır.
3) Bu bölümde, Karagöz'ün, yukarıdaki kümlerdekilerden farklı, başlı başına çapraşık herhangi bir maceraya karışmasından çıkan durumlar sergilenir: Sahte Gelin, Yalova Sefası, Meyhane, Tımarhane, Karagöz'ün Esrar İçmesi oyunlarında olduğu gibi.
4) Halk edebiyatının bilinen anlatı türlerinden alınmış konuların kişileri arasına Karagöz'ün herhangi bir vesile ile karışmasını anlatan oyunlar. Bu konuların çoğunluğu ünlü halk hikâyelerinden alınmıştır: Ferhad ile Şirin, Leylâ ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre gibi aşk hikâyelerinden, ya da Hançerli Hanım, Tayyarzâde gibi gerçekçi' meddah hikâyelerinden. ( Boratav,2000: 239)


Karagözde Tipler


Karagöz : Oyuna adını veren Karagöz, hiç okumamış ama zeki, anlayışlı bir halk adamıdır. Serbest huylu, kararsız, rahat davranışlı, gözü pek bir kişidir. (Kabaklı:463). Maddi gelir açısından parasızdır, bir mesleği yoktur, geçimi şansa bağlıdır; evinde karısı ile kavgaları eksik olmaz, boş boğazdır, düşündüklerini gizlemeden söyler, olur olmaz her şeye burnunu sokar, her fırsattan yararlanmak, kendine pay çıkarmak ister; Hacivat'ın nasihatlerini dinlemeye niyetlense de onlara uymak elinden gelmez, cahildir, Hacivat'ın tumturaklı, Arapça-Farsçalı konuşmalarını hep ters anlar. (Boratav,2000) Karısı hakkında patavatsız konuştuğu da olur. Karagöz, yapma kibarlığa, kitabî bilgiye, ukalalığa düşmandır. (Kabaklı : 463)


Hacivat : Karagöz'e zıt karakteriyle onu tamamlayan bir tiptir. Hiç okumamış olduğu halde, bu biraz "mürekkep yalamıştır!" Hacivat, medrese Osmanlıcası konuşur; Arapça ve Farsça sözleri konuşması arasına serpiştirir. Karagöz, onun ağdalı sözlerini anlamaz veya anlamazlıktan gelerek tersinden yorumlar. Hacivat, bir de kibarlık budalası, nezaket düşkünüdür. Bu incelikleri Karagöz'e de öğretmek ister ama ondan çok kaba, alaycı karşılıklar alır. Karagöz, Hacivat'ı lâfla alt edemeyeceğini anlarsa sopaya sarılıp ona dayak da atar. (Kabaklı, 2002:464)

Boratav’a göreyse Hacivat daha olumlu bir yapıya sahiptir. Hali vakti yerinde, aklı başında, herkesle hoş geçinmesini bilen, çok defa düşündüğü gibi değil de alıştığı gibi konuşan, oturmuş efendi bir kişilik çizmektedir. Birçok oyunda mahallenin muhtarı, ileri geleni, akıl hocası rolünde görülebilir. Sık sık kavga etmekle beraber Karagöz'le ikisi, birbirinden vazgeçemeyen iki dostturlar. (2000:240)

Kabaklı’nın çıkarsamasına göre son bir karşılaştırma yapacak olursak ‘Hacivat'ın edebi konuşma düşkünlüğü ve Karagöz'ün Hacivat’ın bu yönüyle eğlenmesi’ gölge oyununun omurgasını oluşturmaktadır. “Karagöz gerçekçi, Hacivat ahlâkçı ve romantik huyludur.” (2002:464)

Selim N. Gerçek ise Karagöz ve Hacivat karakterlerine daha milliyetçi bir açıdan, yaklaşarak karakteristik özelliklerine göre Karagözü tam bir Türk, Hacivat’ı ise Osmanlı’nın temsilcisi olarak yorumlamaktadır:

“… dikkat edilecek olursa görülür ki Karagöz kafası, suratı, hareketleri, düşünüşü ve söyleyişi itibariyle tamamile Türktür. Hem de başka harslerden büsbütün uzak kalmış, Bizans maneviyatiyle asla bulaşmamış ha¬lis muhlis bir Türktür. Karagözde Türk milletinin halk tabakasına has bir maneviyatın her türlü tecellisi görülür. Türkün bütün nakise ve faziletlerini yüklenmiş bir Örnektir. Evvelâ her Türk gibi saf ve dürüsttür. Dost bildiği herkese evinin kapısı gibi ruhunun her köşesini açar. Bütün düşünceleri bütün dertleri alenidir. Evinde olan biteni so¬kakta gelen geçen herkes bilir...Sabahtan akşama kadar karşısına çıkanlara meram anlat¬makla meşgul ve yorgundur. Evinde karısından azar işitmek dışarda ise tanıdıkları ile maraza etmek nasibidir. Her oyundan bin türlü entrika döner. O zengin olur,öteki bahtiyar. Karagöz ise daima açıkta kalır. Bir deli gelir bir cemiyeti dağıtır, herkes kaçar. Yalnız karagöz onun eline düşer ve bütün kaçanların hesabını öder. Zira o her Türk gibi civan¬mert ve desisesizdir. Ve ruhunda Türklüğü için, bitmez ve tükenmez bir gurur vardır. İşte bu gururu sayesindedir ki daima en ulvî hislerin müdafii kalır, güldürür, fakat hiç bir zaman gülünç bir vaziyete düşmez.
Hacivata gelince o da Türk milletinin diğer bir cephe¬sini teşkil eder. O başka harslar temessül etmiş, sun'îleşmiş olanların nümunesidir. Onun için konuştuğu lisanı Karagöz bir türlü anlayamaz. Hacivat ağır başlı tavurlarına rağmen hoppa ve gülünçtür. Hayatta söz söylemekten ve tomtu-raklı cümleler yapmaktan başka bir şeye yaramadığım bilir. Tam bir Osmanlı tipidir. Karagözün amelî ve sade ruhu onun nazarî ve ivicaçh benliğini çekemez. Onun için daima çekişirler.
Her ikisi de bütün bir insanlığın meziyetlerini ve nakiselerini taşıyan harikulade iki tiptir. Bütün milletlerin ananesinde de bizimkiler gibi, milletlerinin bariz hususiyetlerini taşıyan, fakat hakikî hüviyetleri meçhul böyle bir takım eşhas vardır. Karagöz ve Hacivat o kadar kat'î ve canlı birer şahsiyettir ki insan onlara baktıkça kendini düşünmeden alamaz.” (Gerçek:1942:72- 74)


Karagöz oyununda ikinci derecede önemli kişiler :

Irk tiplerinin başlıcaları: Yahudi, Ermeni, Rum doktor, Frenk, Arap, Acem ve Arnavut'tur. Eski İstanbul'da çok görülen, Türkler'den oldukça ayrı bir hayat süren, bazı mesleklerde ustalaşmış tiplerdir.
Bölge tipleri ise: Kastamonulu, Aydınlı, Trabzonlu, Bolulu, Rumelili gibi, İstanbul'a iş aramaya gelmiş veya bir meslek tutup yerleşmiş, taşralı Türk tipleridir. (Boratav:240)


Çelebi : Zengin, mirasyedi, çıtkırıldım bir tiptir. İstanbul ağzı konuşan ve kadın peşinde koşan bir züppedir. Çelebi tipi ile, İstanbul sokaklarında çok görülen, havaî ve işsiz güçsüz mirasyedi takımı gülünç hâle sokulmuştur.
Tuzsuz (Deli Bekir) : Perdede görülen bir zorba tipidir. Kaba, argo konuşmaları ve attığı dehşetli naralar ile tanınır. Bir elinde yatağan, ötekinde şarap testisi ile çıkar. Her işi yumruk ve bıçak ile sonuçlandırmaya kalkar. Karagöz onunla da alay etmekten sakınmaz; bu uğurda sopa yemeyi, hatta boğazlanmayı bile göze alır.
Zenne : Perdedeki kadın tiplerine zenne adı verilir. Zenne çoğunca hafifmeşrep ve ahlaksız bir kadın olarak çizilir. Karagöz'ün, Tuzsuz'un ve Çelebi'nin çapkınlıkları hep bu zenneyi hedef alır; perde maceralarının çoğu onun etrafında geçer. (Kabaklı: 465)


Dipnotlar:
21)Bir örnek: Hacivat sorar: -Mantık neden bahseder, söyle bakalım? Karagöz cevap verir: -Efendim, mantı mide fesadından bahseder. Yufkayı bol yağda kızartırsın üzerine kıyma, üstüne de yoğurdu dökersin geçersin başına...

KAYNAKÇA

AND, Metin Türk Tiyatro Tarihi, İstanbul :İletişim Yayınları , 1992
BORATAV, Pertev Naili 100 soruda Türk Halk Edebiyatı İstanbul: K Kitaplığı 2000
COSTE, Didier, Narrative as Communication, Minneapolis : University Of Minnesota Press 1998
GERÇEK, Selim Nüzhet Türk Temaşası İstanbul: Kanaat Kitabevi 1942
GÜNAY, Umay Türk Halk Hikâyelerindeki Örnek İnsan Tiplerinden, Meddah Hikâyelerindeki Kusurlu İnsan Tiplerine Geçiş, Mitten Meddaha Türk Halk Anlatıları Uluslararası Sempozyum Bildirileri, Gazi Üniversitesi THBMER Yay. 2004
KABAKLI, Ahmet Türk Edebiyatı 1, İstanbul: Türk Edebiyatı Vakfı Yay. 2002
ÖZAKMAN, Turgut Oyun ve Senaryo Yazma Tekniği,İstanbul : Bilgi Yayınevi 1998
Türk Halk Edebiyatı 1998 Ünite 1-12, Yard.Doç.Dr. Muhsine Helimoğlu Yavuz, Yard.Doç.Dr. Hülya Pilancı, Yard.Doç.Dr. Ali Öztürk, T.C. Anadolu Üniversitesi Yayınları Anadolu Üniversitesi Açıkögretim Fakültesi,

Devamı...

17 Mart 2009 Salı

TÜRK ANLATI SANATLARINDA GELENEKSEL YAPI-6


3. SEYİRLİK HALK OYUNLARI

Seyirlik halk oyunları adı altında incelenen halk edebiyatı türünün çeşitlerini Boratav “meddahlık, kukla, karagöz, ortaoyunu, tuluat tiyatrosu, köylü oyunları.”şeklinde saymaktadır. Bu anlatı türlerini ortak çatı altında birleştiren en önemli yönse, her birinin birer ‘gösteri’ olmasıdır. Gösterinin doğasından da kaynaklandığı gibi bir yanda seyircileri, bir yanda da aktörleri vardır: tek aktörlüler, meddahlık, karagöz, kukla; çok aktörlüler ise ortaoyunu, köylü oyunları, tuluat tiyatrosudur. (2000:87)
Ahmet Kabaklı ise Türk edebiyatındaki tiyatro geleneğini incelerken, bu anlatı sanatını sözlü ve yazılı olmak üzere ikiye ayırdıktan sonra, sözlü anlatı geleneğini de İslamiyet öncesi ve İslamiyet sonrası şeklinde iki kategoriye daha bölmektedir. Dayandığı kaynaklarda İslamiyet öncesi Türklerinin tiyatral geleneğine dair günümüze ulaşan birkaç bilgi dışında kesin bir açıklama ve tanım vermemektedir. Öte yandan İslamiyet sonrası gösteri sanatı için seyirlik halk oyunlarını meddah, Karagöz, ortaoyunu sınıflandırması ile incelemektedir.


3.1 MEDDAHLIK

Meddahlık, tek oyuncunun tek başına hazırlayıp temsil ettiği bir temâşâ çeşidi olarak sözlük anlamıyla metheden (övgücü) demektir. (Kabaklı, 2002: 453)
Meddah hikâyeleri genellikle bir anlatıcı tarafından sunulması ve bir metne dayanmasından dolayı "hikâye" olarak nitelendirilmekle birlikte meddah, sunduğu hikâye kahramanlarını canlandırarak ve onları karşılıklı konuşturarak rol yapması, sınırlı da olsa mendil, baston, şapka gibi aksesuarlar kullanarak kılık değiştirmesi, ayrıca zaman zaman da yanına şarkı veya türkü icracıları ve saz heyeti de alarak, gerektiğinde efekt uygulamalarıyla seyirci önünde bir hikâye anlatıcısından öte tek kişilik bir tiyatro eseri sergileyen aktör gibidir. (18)

Meddah adı verilen bu tek oyuncu, anlattığı bir olayı veya hikâyeyi seyirciler önünde, hareket ve taklitlerle canlandırmaktadır. Bu taklitler (ses, şive, gürültü) ve hareketler (el, yüz, gövde) sayesinde, meddahın anlattığı şeyler, bir hikâye olmaktan çıkıp, böylece bir tiyatro oyununu andırır. (Kabaklı, 2002: 454) Metin And’a göre de meddah, yöntemleri bakımından Karagöz ve Ortaoyununa benzer gibi görünse de, diğerleri sadece güldürme tiyatrosu olmasına karşın, meddah ‘çok zengin kaynaklara dayanması, hikâye dağarcığının çeşitliliği, güldürmecenin yanısıra çeşitli havayı, mizacı yansıtması’ açısından karagöz ve ortaoyunundan ayrılmaktadır. (And,1992:24)

Meddahlar konularını Dede Korkut, Köroğlu gibi geleneksel Türk kaynaklarından alabileceği gibi, İslâm geleneğinden gelen dinsel konular, Seyyit Battal Gazi, Hazreti Hamza'dan, Hazreti Ali'den gelen konular, İran geleneklerindeki efsanelere, destanlara, şehnamelere dayanan konu çeşitliliğine sahiptiler. (1992:24)
Pertev Boratav’a göreyse meddah, konularını hikâye kitaplarından, sözlü halk masallarından alabileceği gibi, özellikle büyük şehirlerin günlük hayatıyla ilgili çeşitli olaylardan da esinlenmekteydiler. Meddahlar özellikle anlattıkları birçok hikâyenin konusunu İstanbul'un günlük hayatından almaktaydılar; bu bağlamda kişileri ideal kahramanlar değil, toplum içinde her gün rastlanan insanlardır. (2000:85)

Meddahlık, hareketten çok, ses taklidi, jest ve mimiklere dayanan bir sanattır. Ahmet Kabaklı incelemesinde, Meddah Şükrü Efendiye dayanarak meddahları üç kısma ayırmaktadır:

“Birinciler kitaptan veya ezberden okuyarak Hz. Hamza, Battal Gazi gibi kahramanların menkıbelerini söyleyenler, ikinciler ellerinde sazları ile manzum destanlar, taklitti övgüler çalıp çağıranlar, üçüncüler de olayları taklit ile temsilli biçimde gösterenler.” (2002:453)

Gene Kabaklı’nın tespitlerinden öğrendiğimize göre, var olan resim ve tasvirleri göz önüne alırsak, meddahlığın özel bir sahnesi olmadığı ve bütün dinletme becerisinin “meddah denilen ve tek başına bir temsil kadrosu olan sanatkârın nükte ve taklit kabiliyetin” den geçtiğini görmekteyiz (2002: 455)
Meddahla Âşıkın Farkları

Yapılan incelemelere göre, meddah hikâyeleri ile halk hikâyeleri aynı kaynaktan çıkmış olmasına rağmen zaman içerisinde Türk halk hikâyeleri, iki ayrı çeşidi ayrılmıştır. Kabaklı bu ayrımda küçük şehir ve kasabalarda, halk hikâyeleri, büyük şehirlerde ise, (İstanbul, Edirne, Bağdat, Bursa vb.) meddah hikâyeleri rağbet gördüğünü belirtiyor. (2002:455)

Bu farklılıklarda âşık bir destancı, hikâyeci gibi davrandığı hâlde, meddah tam bir aktördür. Açıklamak gerekirse, meddah, olaya değil, kişilerin tasvir ve taklidine, karakterlerin canlanmasına, şehir dertlerinin deşilmesine önem verir.
Âşıklar, ‘gelenekten yetişmiş saz şairi ve bir köy çocuğu’ iken, meddahlarsa kentlidir. Bu yüzden meddahların anlattığı hikâyeler, şehir zevkine ve şehir çevresine uymaktadır. Bazı meddah hikâyelerinin konuları, Araplar'ın Bin Bir Gece veya Bin Bir Gündüzlerinden alınmış; bazıları ise şehrin ve dolaylarının yaşayışlarından veya belde tarihinde geçmiş olaylardan çıkarılmıştır. Meddah hikâyeleri içinde çok önemlilerinden bir kısmı da, ünlü meddahlar tarafından icad edilmiştir. Halk hikâyelerine nazaran meddahların anlattığı aşklar daha gerçektir. Çevre, şehrin semtleridir. Hikâyenin konusu, çok eski bile olsa meddah onu kendi zamanına uyarlayarak anlatmaktadır. Hikâye konularında olağanüstü unsurlar ya hiç yok ya da çok azdır. (2002:456)

Öte yandan, Metin And’ın karşılaştırmasına göre de Karagöz ile Ortaoyununun salt birer göstermeci tiyatro olmasına karşın, ‘meddah seçtiği konulara göre benzetmeci, gerçekçi, yanılsamacı tiyatro çeşitlemelerine’ girebilmektedir. Öyle ki meddah, seçtiği bu konulara göre seyircide coşkunluk, üzüntü, merak, acıma duyguları yaratabilir, kişiyle seyirci arasında bir duygudaşlık bağı kurabilirdi. (And;1992:25)

Meddah anlatışında sıra şöyle takip eder: Önce beyit (19) , sonra döşeme (20) ; döşemenin ardından da hikâyeye geçilir.
Meddah, anlatının merkezindeki hikayeyi, eğlendirici, oyalayıcı ve sıradanlıktan kurtulmuş renklendirici öğelerle, çoğu zaman da asıl eylemle ilgisiz, ikinci derecede kişiler, olaylar, fıkralar ve şakalarla genişletip şişirir. (Boratav, 2000: 85)

Örneğin tekerleme halinde bir "güzel kız" tasviri :

"Bir ebru hilâl, lebleri zülâl, ruhları al; başı önünde, devlet yanında, benleri yıldız, dilber bir kız; kaşları yaydır, çehresi aydır, benleri çoktur, akranı yoktur. Bir yüzü mâh, bir zülfü siyah; bedir mah yüzlü, bir âhu gözlü, bir şirin sözlü; bakıp durmalı, cana sarmalı, hemen almalı...” (Kabaklı, 2002:457)

Bazı klişe tasvirler ise çok çirkin bir kadını şöyle anlatmaktadır:

"Gördüm bir cadı, vay eder kalkar, görenler korkar, dudağı sarkar, çok evler yıkar, yapağı saçlı, bir kazma dişli, bir kazan başlı, bir orak kaşlı, üç otuz yaşlı...Ayı bakışlı, maymun gülüşlü; saçı dökülmüş, yüzü buruşmuş; burnu sümüklü, gözü çapaklı, karnı dalaklı, kurbağa elli...” (Kabaklı, 2002:457)

Son bölüm olan ‘taklif'te ise meddah hikayeyi sona bağlar:

"İsim isme, kisip kisbe, semt semte benzer... Geçmiş zaman söyleriz, yalan gerçek vakit geçe... Bu kıssadır, bir mecmua kenarına kaydolunmuş, biz de gördük, söyledik.
Sohbet-i sâkî kalmazmış bakî. Her ne kadar sürç-i lisân ettikse affola, inşaallah gelecek defa daha güzel bir hikâye söyleriz." (Kabaklı, 2002:457)


Bunların dışında, meddahların ve meddahlığın şu özellikleri sıralanabilir:

Meddah hikâyeleri şehirlerde oluşmuş, tutunmuş ve gelişmiştir. Bu bağlamda en çok yetişkin erkek dinleyicilere seslenen bu anlatı türünün takipçileri esnaf, tüccar, memur çevreleri, sarayda ve zengin konaklarında yaşayanlardı. Büyük konaklarda, özellikle uzun kış gecelerinde düzenlenen sohbetlerde, orta sınıf halk için de kahvelerde, en sürekli olarak ramazan gecelerinde meddahlar hikayelerini anlatılırlardı. Seslendikleri kitle göz önüne alındığında meddahların anlatılarında düz konuşma diline özgü yapı ve kelime öğeleri özellikle göze çarpmaktadır ve bu anlatılar kalıplaşmış giriş, tasvir, benzetme gibi benzetme gibi araçlarla süslenmekteydiler.


Notlar:

18)Umay Günay, Türk Halk Hikâyelerindeki Örnek İnsan Tiplenrinden, Meddah Hikâyelerindeki Kusurlu İnsan Tiplerine Geçiş, Mitten Meddaha Türk Halk Anlatıları Uluslararası Sempozyum Bildirileri sf :29
19) Bir beyit örneği: “Sühansâz-ı gülistan-ı nezâket Nihal-i gonce-i bağ-ı zarafet/Söyledikçe sergüzeşti verir bezme letafet Dinle imdi bende-i âcizden bir hikâyet.”
20) Bir döşeme örneği: "Râviyân-ı ahbâr ve nâkılân-ı asar ve muhaddisân-ı rûzigâr şöyle rivayet ve bu gûnâ hikâyet ederler..."


KAYNAKÇA
AND, Metin Türk Tiyatro Tarihi, İstanbul :İletişim Yayınları , 1992
BORATAV, Pertev Naili 100 soruda Türk Halk Edebiyatı İstanbul: K Kitaplığı 2000
COSTE, Didier, Narrative as Communication, Minneapolis : University Of Minnesota Press 1998
GERÇEK, Selim Nüzhet Türk Temaşası İstanbul: Kanaat Kitabevi 1942
GÜNAY, Umay Türk Halk Hikâyelerindeki Örnek İnsan Tiplerinden, Meddah Hikâyelerindeki Kusurlu İnsan Tiplerine Geçiş, Mitten Meddaha Türk Halk Anlatıları Uluslararası Sempozyum Bildirileri, Gazi Üniversitesi THBMER Yay. 2004
KABAKLI, Ahmet Türk Edebiyatı 1, İstanbul: Türk Edebiyatı Vakfı Yay. 2002
ÖZAKMAN, Turgut Oyun ve Senaryo Yazma Tekniği,İstanbul : Bilgi Yayınevi 1998
Türk Halk Edebiyatı 1998 Ünite 1-12, Yard.Doç.Dr. Muhsine Helimoğlu Yavuz, Yard.Doç.Dr. Hülya Pilancı, Yard.Doç.Dr. Ali Öztürk, T.C. Anadolu Üniversitesi Yayınları Anadolu Üniversitesi Açıkögretim Fakültesi,

Devamı...

15 Mart 2009 Pazar

TÜRK ANLATI SANATLARINDA GELENEKSEL YAPI-4




2.7 BİLMECE
Bilmecelerde sorular hem biçim, hem de deyişleriyle özenilerek meydana gelmiş, özleştirilmiş sözlü gelenek parçasıdır. Boratav bilmecelerin neden bir halk edebiyatı değeri olduğunu açıklarken “şiire özgü çağrışımlı anlatımları oldukları gibi, bozulmadan saklanmasını gerektirir; herhangi bir sanat yaratması için duyulan bir türlü saygı onları rastgele yozlaştırmaktan korur.” demektedir. Sözünü ettiğimiz diğer halk edebiyatı ürünleri gibi bilmeceler de, bölgeden bölgeye, ülkeden ülkeye, çağdan çağa anlatılıp yayılırlar.

Söyleniş özelliklerine göre bilmeceler şöyle kümelenir:
1) Başlangıçları kalıplaşmış olanlar:

a) "Metel metel", "mesel mesel", "bilmece bildirmece", "top topmaca", (top-: bulmak) gibi türün adı anılarak başlayanlar;
b) "Benim bir oğlum var", "benim bir kızım var" sözleriyle başlayanlar (oğul, kız bulunması gereken nesneye işarettir);
c) "Bir acayip nesne gördüm" diye başlayanlar;
d) "Ol nedir kim?" sorusu ile başlayanlar.




2) Soruları ses taklidine sınırlanan bilmeceler: "Vınnn...vıt - bunu bilmeyen it" (çözümü: sapan taşı).


3) Kelime oyunlarına dayanan bilmeceler:
a) Bir kelimeyi hecelere bölerek şaşırtıcı bir soru çıkarmakla elde edilenler: "Tiren gelir İS diye, makinist vurur TAN diye, kömürcü anahtarı kaybetmiş kondüktör bağırır BUL diye" (çözümü: İSTANBUL);
b) Kelime oyunu, bir kelimenin iki anlamlı olmasına dayanır; soruyu çözümleyecek olanı bu durum şaşırtır: "Bu yıl yulaf kıtlığı olacak, öküzler göğe çekilecek" ("gök" kelimesinin, bilmecenin deyişi yüzünden hatıra gelmeyen ikinci anlamı, çayır, otlak; böyle olunca da ortada çözümlenecek bir soru yoktur, karşılık bilmecenin metnindedir);
c) İki anlamlılık kelimelerden değil de tanımlamanın kendisinden gelir; çözüm tanımlamanın ilk akla getirdiği (çoğu kez söylenmesi ayıp) şeyden tamamıyla başka bir nesne, işlem ya da olaydır;
d) Soru, kasıtlı vurgu ya da duraklama yanlışları yapılarak olmayacak şeyleri olmuş gibi söyleme biçiminde konulmuştur: "Han kapısından sığmaz, fındık kabuğuna sığar" (çözümü "bir hanın kapısından sığmadığı halde bir fındığın kabuğuna sığan nesne" değil, sadece "han" ve "fındık" kelimelerinin özne olarak kullanıldıkları cümlenin kendisidir)
4) Aynı bir nesneyi olumlu ve olumsuz -çelişkili- öner meler ile tanımlayarak çözümü güçleştiren bilmeceler: "Soluğu var canı yok, kaburgası var kanı yok" (çözümü: körük); 'Karşıdan baktım bir çok, yanına vardım hiç yok" (çözümü: bir yere konmuş kuşlar).

Bu tanımlamalar ve bilmece örnekleri birebir örnek teşkil etmesi açısından Naili Boratav’ın çalışmasından olduğu gibi alıntılanmıştır. (2000:137)

2.8 ATASÖZÜ

Halkın meydana getirdiği ve binlerce yıldan beri benimseyerek hayat felsefesi haline getirdiği özlü, veciz, hikmetli sözlere atasözü denir. Söyleyeni bilinmeyen ortaklaşa folklor ürünlerine tam örnek oluştururlar.
Atasözleri, doğruca akıl ve mantığımıza seslenirler. Hepsi bir dünya görüşünü ve hayat dersini kaplamaktadır. Bunlar yüzlerce defa denenmiş gerçekleri ifade ederler.


Kökleri tarihin bilinmeyen çağlarına kadar çıkan atasözleri, onları yaratan ve babadan oğla geçiren halkın öz düşüncesini yansıtmaktadır. Bir ulusun her türlü toplumsal ve bireysel meselelere bakışı atasözlerine yansır. Öte yandan her millette birbirilerine yakın anlamlara gelen atasözleri de vardır.
Atasözünün düz konuşmadaki bazı söz kalıplarından farkları onun birtakım ayırıcı nitelikte biçim ve içerik özelliklerindedir; kısalık, kesinlik, anlatımdaki aydınlık ve kuruluk gibi... Atasözü halk edebiyatının öteki türlerinde (örneğin şiir, masal, tekerleme ve bilmecede) rastladığımız renklilik, çokanlamlılık, kaypaklık, kelime cambazlıkları vb. anlatım ve üslup oyunlarından kaçınır. (Boratav, 2000: 148)


Atasözleri, Asıl atasözleri ve Atasözü değerinde deyimler olmak üzere iki büyük kümeye ayrılmaktadırlar. "Asıl atasözleri", anlamlarına bir öğüt, bir davranış kuralı, bilgelik bir yargı yüklemişlerdir. Örnekler: "Kanı kan ile yumazlar kanı su ile yurlar". "Taşıma su ile değirmen dön-mez". "Kork aprılın beşinden, öküzü ayırır eşinden""Kasımpaşalı, eli maşalı" "Gözün ile gördüğünü eteğin ile ört", "Deveye sormuşlar: 'Boynun neden eğri?' 'Nerem doğru ki?' demiş." Atasözü değerinde deyimlerse günlük konuşmadaki deyimlerden da¬ha uzundurlar ve atasözü çeşnisi taşırlar: "Öküz altında buzağı aramak" , "İki ayağını bir pabuca sok¬mak" , "Dut ye¬miş bülbül gibi susmak". (2000: 149)

KAYNAKÇA
BORATAV, Pertev Naili 100 soruda Türk Halk Edebiyatı İstanbul: K Kitaplığı 2000
KABAKLI, Ahmet Türk Edebiyatı 1, İstanbul: Türk Edebiyatı Vakfı Yay. 2002

Devamı...

10 Şubat 2009 Salı

İmparatorluk Çağı: Fatih Sultan Mehmed-4




Yardım Gelmesini Önlemek
Kuşatma sırasında kente iaşe, daha önemlisi asker yardımı olabilirdi. Bir kuşatma sırasında, karadan gelecek
yardımın yolunu kesmenin kendi koşulları zaten vardı. Osmanlılar'ın zayıf kaldığı deniz yolunu kesmek böylece
önem kazanıyordu. II. Mehmed'in ilk işi, dedesi Bayezid'in Anadolu Hisarı'nın karşısına, Rumeli Hisarı'nı yaptırmak
oldu. Böylece, kuzeyden gelebilecek yardımı kesmek istiyordu.
Kuzeyden gelmesi ilk akla gelecek olanlar, Karadeniz'de kolonileri bulunan İtalyan devletleriydi, ama Haçlılar'ın da
-tekne bulurlarsa sözgelişi Bulgaristan kıyılarından- bir girişimi olabilirdi. İkincinin değil ama birincinin birkaç
örneği kuşatma sırasında yaşandı. Birinde geçmeye çalışan gemi top atışıyla batırıldı, birinde top atışına rağmen
geçti, üçüncüsünde top atışı tehdidiyle durdu; yani, olabilecek üç ihtimal de gerçekleşti.
Bu hisarların böyle bir işlev görebilmesi top teknolojisine bağlıdır. Bu sırada Boğaz'da çok yoğun bir trafik
yaşanmasa da, olanlar, II. Mehmed’in boşuna iş yapmadığını gösteriyor.
Gelgelelim, kente Marmara üstünden gönderilecek bir yardıma karşı ancak Çanakkale'de benzer bir tedbir
düşünülebilirdi, o boğazın genişliği düşünüldüğünde (ve o zamanın toplarıyla) bunu yapmak pek mümkün değildi.
Nitekim oradan gelen gemiler Haliç'e de girdi. Ancak, otuz parça kadar olduğu söylenen bir filo hava muhalefeti
nedeniyle sonuna kadar Sakız'da beklemişti.
II. Mehmed aslında bu konuda da elinden geleni yapmıştı, ama elinden gelen sınırlıydı. Kente denizin herhangi bir
yönünden gelecek yardımı kesmenin en sağlam yolu şüphesiz denize hâkim olmaktı. Bunun için öncelikle güçlü bir
donanma gerekiyordu. Tahta çıkışıyla İstanbul kuşatması arasındaki kısa sürede padişahın donanmayla ilgilendiği
ve yeni tekne yaptırdığı söyleniyor. Ama bu konuda yapabileceği fazla bir şey yoktu, çünkü bu tarihlerde
Osmanlılar denizcilikte bir hayli geriydiler (bu konu ileride daha ayrıntılı işlenecek). Nitekim, kuşatma sırasındaki
önemli olaylardan biri gelen dört geminin Osmanlı donanmasını kolayca savuşturarak Haliç'ten içeri girmeyi
başarmasıdır.
Top Teknolojisi
En önemli konu surların aşılabilmesiydi. Dünyada top çağı başlıyordu ve II. Mehmed'in en büyük avantajı buydu.
Top öncesinin teknik imkânlarıyla bu surları aşmak imkânsız gibi bir şeydi.
Ama topun bunu ÇOK kolaylaştırdığını da düşünmeyin. Teknoloji daha kariyerinin başındaydı. İstanbul'un
surlarında delik açabilmek için kocaman gülleler atmak gerekiyordu (sonraki mermiler gibi patlamayan, etkisi
çarpma gücüne bağlı gülleler). Bunları ancak bir o kadar kocaman toplar atabilirdi. Bunun için kıyamet kadar barut
gerekiyordu. Böyle bir kere ateşlenen topun ikinci bir atışa kadar soğuması saatler sürüyordu. Bu çapta bir top
günde sekiz kere ateş edebiliyordu.
II. Mehmed top işine özellikle önem vermiş, Edirne'de, Rumeli Hisarı'nı da yapan Mimar Muslihüddin gözetiminde
birçok top döktürmüştü. Bunların İstanbul önüne getirilmesi de ciddi yol mühendisliği gerektirmişti. Ama
getirilenler yetmeyince kuşatma yerinde de yeni top dökülmüştü. Ulaştırma çok zor olduğu için bu yönteme
başvurulurdu o tarihlerde. Seferde tunç taşınır ve döküm işi, gerektiği yerde yapılırdı - ama tabiî ancak daha
küçük çapta toplar böyle dökülebilirdi.

Osmanlı ordusu I. Murad'ın Kosova Savaşı'ndan beri top kullanıyordu. Çin'den gelen barut Anadolu'yu aşıp Batı'ya ulaşmış ve orada yeni savaş teknolojisinin önemli bir aracı olmaya başlamıştı. Ama Osmanlılar işin önemini erken kavramış ve kendi toplarını, sair ateşli silahlarını üretme işine girişmişlerdi. Osmanlı askerî zaferleri bu silahların başarılı biçimde kullanılmasına büyük ölçüde bağlıdır ve teknolojide geri kalmaya başlanınca askerî zaferlerin de sonu gelmiştir.
İstanbul'un fethedilmesi girişiminde hiçbir şeyi ihmal etmeyen II. Mehmed top konusunda "yabancı yardımı"na da başvurmuştur. Adının "Urban" ve kendisinin "Macar" olduğu, çeşitli farklı iddialara rağmen genel kabul gören top döküm ustası, bir söylentiye göre Bizans'ın adamıyken ayartılarak Osmanlı hizmetine alınmıştır. Rumeli Hisarı'ndan ateşlenerek bir Venedik gemisini batıran topu bu Urban'ın döktüğü, bu başarısı üstüne kesin işe alınıp Edirne'ye götürüldüğü, orada devasa bir top (başyapıtı) ürettiği söylenir. Ne var ki, bu top, İstanbul kuşatmasında, ikinci kere ateşlendiğinde paramparça olmuş, üreticisini de birlikte uçurmuştur.
Bu bağlamda "yabancı yardımı"nın çok etkili olmadığı görülüyor ama II. Mehmed’in hiçbir şey ihmal etmediği de belli. Sonunda bu toplar surlarda yeteri kadar gedik açmayı başardı.
Kuşatmanın Yönetimi
Kuşatma boyunca da genç padişahın aklına koyduğu şeyi başarıya ulaştırmak için bütün zihnî yetilerini burada
yoğunlaştırdığını ve gerekli anlarda önceden düşünülmemiş özgün ve yaratıcı kararlar verdiğini izleyebiliyoruz.
Örneğin, yukarıda değindiğim dört geminin Haliç'e girmeyi başarması üstüne II. Mehmed’in ünlü "karadan aşırma"
operasyonunu düşündüğü anlaşılıyor. Bu düşünce daha önce, Haliç ağzındaki zincirin aşılamaması üstüne de
oluşmuş olabilir. İki durumda da, bir başarısızlığın sonuçlarını giderecek yeni bir çözüm olarak ortaya çıkıyor.
Bu olayın bizim tarihlerde fazla büyütüldüğü, oysa aslında maliyetini kurtarmamış bir girişim olduğu kanısındayım.
1204'te Haçlılar kente çok daha zayıf olan Haliç surlarından girmişlerdi. O zaman girilen Petra Kalesi 1453'te son
direnç noktasıydı. Haliç ağzındaki, zinciri koruyan savaş gemilerine karşı da, karadan yürütülen bu tekneler bir şey
yapamadı. Bunlardan ötürü, hangi yöntem uygulanmış olursa olsun, herhalde çok zahmetli bir biçimde Haliç'e inen
bu çektiriler dolaysız bir yarar sağlamadılar ve savaşın akışını ciddi bir biçimde değiştirmediler.
Kuşatma altındaki kentte bulunan Dukas'ın anlattığına göre, sabah uyanıp Haliç'te birtakım Osmanlı tekneleri
görmenin psikolojik etkisi daha fazla olmalıdır. Bundan başka, sonraki ve nihaî saldırılarda Haliç'te daha fazla
asker bulundurmayı -dolayısıyla asıl savaş yerindeki askeri azaltmayı- gerektirmiş olmalıdır. Bunların da işin
maliyetini karşılamaya yeteceği kanısında değilim, ama II. Mehmed’in kararlılığını bu olay da fazlasıyla pekiştiriyor:
Amacına ulaşmak üzere her şeyi düşünen ve düşünüleni inatla uygulayan bir irade.
Moral bozucu bir olaydan sonra (bu aynı gemiler hikâyesi olabilir) iki veya üç günlük yağma izni verdiğini okuruz
tarihlerden. O günlerin savaş etiğine göre kuşatılanlar savaşırsa, "aman" verilmezdi. Yağma normaldi ve kuşatan
taraftaki asker için teşvik edici bir etkisi olduğu açıktı. Belli ki II. Mehmed Roma'yı kendine başkent edinmeyi
tasarlarken, bunun mümkün olduğu kadar eldeğmemiş ve sağlam bir Roma olmasını istiyordu ve onun için
başlangıçta yağmaya izin vermemişti. Ama iş zora binince bu kararını gevşetmeye razı oldu. Bu küçük olayda da
gidişatı pürdikkat izleyen, bütün olguları değerlendirerek istenen sonuca yönelik tedbirleri üreten, hiçbir şeyi ihmal
etmeyen insanı görüyoruz.
Kuşatma sırasında geçen daha değişik türden bir olay da Peygamber’in bayraktarı Eyyub Ensari'nin mezarının
bulunmasıdır. En yaygın efsaneye göre Akşemseddin mezarın yerini rüyasında görür ve sabah II. Mehmed’i ve
ötekileri oraya götürür. Yere bir çubuk dikerek nişan koyar. Hattâ söylentiye göre padişah ondan habersiz
çubuğun yerini değiştirir, ama Akşemseddin, "Hayır, burası değil" deyip çubuğu alır, gene ilk gösterdiği yere
götürür. Burası kazılır ve Eyyub Ensari'nin hiç bozulmamış cesedi çıkarılır. Türbe ve cami, daha sonra, işte burada
yapılır.
Aslında Eyyub'un gömülü olduğu yer biliniyordu. Onun öldüğü kuşatmanın kaldırılmasının anlaşma koşullarından
biri Bizanslılar'ın bu saygıdeğer adamın mezarına saygı göstermeyi kabul etmeleriydi.
Ama bu küçük oyun da, eğer gerçekten oynandıysa, II. Mehmed’in, 15. yüzyıl ortamında, "psikolojik savaş" gibi
kavramlardan çok iyi haberdar olduğunu ve bunları da ihmal etmediğini gösteriyor.

Devamı...

9 Şubat 2009 Pazartesi

İmparatorluk Çağı: Fatih Sultan Mehmed-3



KUŞATMANIN PLANLANMASI
Bugünün bilgileriyle dönüp geçmişe baktığımızda, 1453 tarihinde Bizans'ın kendini savunmasının ve Osmanlı kuşatmasından kurtulmasının imkânsız olduğunu söyleyebiliriz. Kentin nüfusu, uzun tarihi boyunca görülmemiş derecede azalmış, elli bin dolaylarına inmişti. Yıllardır, Bizans'ın sicilinde, lafı edilmeye değer bir askerî başarı olmamıştı.

Giustiniani adında bir İtalyan (Cenovalı) komutanının getirdiği ücretli askerler de dahil olmak üzere en
fazla beş bin asker vardı.
Ama bu kenti fethetmek gibi bir projeye, sözgelişi 1451 yılında, tuhaf bir şekilde gidip geldiği Osmanlı tahtına son
kez oturmuş genç padişah II. Mehmed'in perspektifinden baktığınızda iş o kadar da kolay görünmüyordu. Asıl
zorluk da zaten o sırada Bizans'ın kendisinin güçlü olup olmamasına bağlı değildi.
Kentin yüzlerce yıl önce yapılmış surları hâlâ, muhtemelen bütün dünyada, en sağlam surlar olarak biliniyordu.
Geçmişte çok kez kuşatılmış, hile hurdanın karıştığı bir sefer dışında, teslim olmamıştı. Bu sağlam surlarda, halen
olduğu gibi, sayıca az bir kuvvet, direnişi uzun zaman sürdürebilirdi. Kuşatmanın uzaması, eşyanın tabiatı gereği
çok daha fazla kayıp verecek olan kuşatıcı tarafın inancını ve şevkini kırabilirdi.
Ama uzamanın asıl korkulacak yanı, bu sırada Bizans'a dışarıdan bir yardım gelmesi ihtimaliydi. Bu, çeşitli
nedenlerle, güçlü bir ihtimaldi. Bütün perişanlığına rağmen, II. Mehmed’in de iştahını kabartan şanıyla
Konstantinopolis o günün dünyasında hâlâ önemli bir varlıktı ve bunun Müslümanlar'ın eline geçmesi, başta Papa,
Batı dünyası için çok kötü bir şey, bir felâket olurdu. Ama daha uzun vadeli siyasî hesaplar çerçevesinde
bakıldığında, gene özellikle Papa açısından, onbirinci yüzyılın ortasında ikiye ayrılan Hıristiyan dünyasını -tabiî
Papa'nın otoritesi altında- birleştirmek önemli bir hedefti. Artık sona eren -ve kayda değer herhangi bir şey elde
edemeyen- Haçlı Seferleri'nin de perde arkasındaki hedeflerinden biriydi bu. Bu dönemde gerçekleşebilmesi için,
Ortodoks dünyanın merkezi olan Bizans'ın zayıflaması, Müslüman tehdidi karşısında çaresiz kalması, Katolikler’in
"tek çare" olarak ortaya çıkması gerekiyordu - ve bütün bu koşullar fiilen vardı. Papa ve öteki Avrupa güçleri ile
efsanevi kentin imparatoru arasında diplomasi trafiği yoğunlaşıyordu.
Dolayısıyla genç padişah kuşatma sırasında arkasından yaklaşan bir Haçlı ordusu haberini aldığında ne yapması
gerektiğini de düşünmeliydi.
Son bir etmen: Kentte rehin tutulan Osmanlı şehzadesi. Hakkında, adının Orhan olması dışında fazla bir şey,
örneğin kimin oğlu olduğunu bilmiyoruz. Uzunçarşılı, Çelebi Mehmed'in oğlu olacağını tahmin ediyor.
Bu rehineler o dönemde bütün dünyada bilinen bir uygulamaydı. Bir çeşit "barış garantisi" olarak, hükümdarlar,
çocuklarını veya yakın akrabalarını birbirlerine "rehin" olarak verirlerdi. "Diplomatik evlendirme"ye paralel bir
kurumdu bu da. Ama Bizans-Osmanlı ilişkilerinde böyle bir rehin biraz daha değişik (belki daha da etkili) bir anlam
kazanıyor, Bizans, Osmanlı tahtında gözü olan birini elinin altında bulundurmuş oluyordu. Osmanlılar güçlü
oldukları zamanlarda doğal olarak böyle tavizler vermediler. Ama Fetret Devri'nde Çelebi Mehmed'in buna razı
olması şaşırtıcı bir durum değildir.

Şehzade Orhan'ın kendi başına tehdit oluşturacak bir potansiyeli yoktu. Eğer Osmanlı cephesinde bir çatlak varsa,
Orhan o zaman önem kazanabilirdi.
Hanedana dayanan yönetim biçiminde her hükümdar kendi otoritesini kesinleştirmeye çalışır, ama bunu yaparken
ve bunu yapmakla soyunun yönetme hakkını pekiştirmiş ve yeniden-doğrulamış olur.
Mutlakiyette, modern dönemde bildiğimiz "siyasî partiler"e özgü farklı düşünce odakları olmaz. Ama içinde farklı
düşünceler barındırmayan bir insan topluluğu da düşünülemez. İşte Şehzade Orhan gibi bir "figür" burada anlam
kazanabilir: Osmanlı cephesi kendi içinde ciddi bir düşünce ayrılığına düşerse, bir taraf Osmanlı soyundan gelen
Orhan'ın tahtın asıl sahibi olduğunu savunmaya başlayabilir.
Osmanlılar bu tehdidi her zaman -belki gereğinden fazla- ciddiye almışlardır. II. Mehmed'in bu dönemde, kendi
yaşantıları ve bilgileri çerçevesinde, böyle endişeleri hafife alması mümkün değildi. Üstelik, yalnız bu kentin fatihi
olmak değil, başına geçtiği devlete verilecek biçim konusunda kendine özgü kararları vardı ve bunlar da öyle
kavgasız gürültüsüz olacak işler değildi.
Bu saydığım etkenler kentin özellikle vakit kaybetmeden alınmasının önemini ve güçlüklerini herhalde açıklıyordur.
Amaçlanan iş kolay bir iş değildi. Genç padişah zorlukları görerek ve bilerek bunlara çare bulmalıydı. II. Mehmed
bu planlama işinin üstesinden gelebilmiştir.






Devamı...

8 Şubat 2009 Pazar

İmparatorluk Çağı: Fatih Sultan Mehmed-2




ÜNVAN KONUSU
Bu "ünvan" konusuna gelmişken burada biraz oyalanalım. Osmanlı hanedanının ilk iki üyesi, Osman ve Orhan, "Bey" ünvanıyla anılırlar. Bu bir Türk ünvanıydı; yükseklik belirtse de, aynı zamanda kendinden yüksek birine bağımlı olunduğunu gösterir. Osman Bey, Selçuklu'nun "uç beyi" (Batı terminolojisinde, "vassal"ı) olduğu için "bey"dir. Orhan kendi adına para bastırırken "sultan" ünvanını ilk olarak kullanmıştı. Bu sikkelerden ikisinde "Essultanül azam Orhan bin Osman halledallahü mülkehü" yazar. Ama, tahta çıkışının üçüncü yılında bastırdığı düşünülen daha erken bir sikkede "sultan" ünvanı geçmez, "Lehu duribe Orhan bin Osman Bursa" ibaresiyle yetinilir. Gerçi "sultan"ın iyice kesinleşmesinden sonra da, böyle, "Bayezid bin Murad" gibi tamlamalar görüyoruz. "Sultan Orhan" yerine daha çok "Orhan Bey" veya "Orhan Gazi" deriz. Ama sıfat sikkeye geçtiğine göre "sultan”lık, Orhan zamanında, teknik anlamda kesinleşmiştir.
"Sultan", "saltanat", "sulta" aynı kökten, "otorite" ve "yönetim"i anlatan kelimeler. Başlangıçta Bağdat ve Şam valilerinin ünvanıyken sonra "hükümdar" anlamını kazandığı, bunu da Gazneli Mahmud'un yaptığı sanılıyor. Ancak bu sıralarda dahi "sultan" ünvanını Halife birine verebiliyordu.
Ahmet Refik ile Fuat Köprülü, ünvanın Osmanlılar'da ilk ne zaman kullanıldığını uzun uzun tartışmışlardır. Bu daha çok "resmî kullanım”la ilgili bir tartışmadır. Ama ünvanın resmî ya da gayrî resmî ilkin Orhan Bey zamanında kullanıldığı olgusunu değiştirmiyor; sorun, terimin resmî kayıt ve kitabelere geçmesiyse (ki, sikkede gördüğümüz şekli de bunu yapmaktadır), Bursa'da Orhan'ın yaptırdığı caminin kitabesinde de "Sultan-ül Gazzat Gazi bin-il-Gazi şucaeddünya ved-din-il-âfak bahadır-ı zaman Orhan bin Osman" yazılmıştır.
Ancak, divan defterlerinde, vakıf kayıtlarında, yani bu gibi önemli resmî yazılarda Çelebi Mehmed'e kadar "sultan" ünvanının kullanılmadığı da doğrudur. Başka birçok konuda olduğu gibi burada da bir "geçiş" yaşandığını, "bey"den "sultan"a giden sürece bizzat sultanların da zamanla alıştığını düşünebiliriz.
Uzunçarşılı'nın Süryanice'den alındığını söylediği "sultan" kelimesinin yanısıra kullanılmış başka sıfatlar da vardı. Orhan Bey'in oğlu I. Murad tarihimize "Murad-ı Hüdavendigâr" olarak geçmiştir. Bu ise Farsça'dan gelen ve gene "amir" veya "hükümdar" anlamında kullanılan bir kelimedir. I. Murad'ın sıfatı olmasından başka, yakın zamana kadar Bursa kentinin ve hinterlandının da adıydı.
Kimi tarihçilere göre, padişahlarla ilgili daha sık kullanılan "hünkâr" kelimesi "Hüdavendigâr"ın bozulmuş şeklidir. Kimileriyse bunun Oğuzca'dan geldiğini (ve "uğurlu" anlamını içerdiğini) söyler. Bu kitapta, bu ünvanın etimolojisi bizim için hayatî bir şey değil. Ancak, bu sıfatın Osmanlı kültürüne özgü olduğunu ve padişahtan başka kimse için kullanılmadığını belirtelim. Saltanatın sonuna kadar da kullanılmaya devam etmiştir.
En yaygın kullanılan ünvanlardan biri olan "padişah" gene Farsça'dan alınmıştır. İbni Kemal'e göre Farsça'da "panzehir" gibi, kötülükleri gideren şeye "pad" denir. Avram Galanti ise "pad"ın kökünü Sümerce "patesi"ye (?) kadar götürüyor. "Şah" üstüne fazla konuşmaya gerek yok zaten.
Sadrazamlar, resmî yazılarında, Sultan'a "padişahım" diye hitap ederlerdi. "Padişah"ın yanısıra "şah" da Osmanlılar'da kullanılmıştır. "Hünkâr" ve "padişah" çok kullanılmakla birlikte, resmî düzeyde "sultan" teriminin yüklü anlamlarını pek taşımamışlardır. "Sultan"ın uluslararası diplomaside edindiği önemi de edinmemiş ve daha çok iç dolaşımda kullanılmışlardır.
II. Mehmed, İstanbul'u fethettikten sonra, Yıldırım Bayezid'in biraz konjonktürden yararlanarak, Bağdat Halifesi'nden rica ile aldığı "Sultan-ı İklim-i Rum" sıfatını rahat rahat kullanmaya başlamıştı.
Bugünün zihniyeti, bu "ünvan" konusunun niçin bu kadar önemli olduğunu kavramakta zorlanabilir. Aslında şimdiye kadar söylediklerim nedenlerini kısmen açıklıyor. Bir hükümdarın yüceliğini ve aynı zamanda başka hükümdarlar karşısındaki konumunu bu ünvanlar belirliyordu. Sonunda herkes gücünü savaş meydanında kanıtlamak durumundaydı ve iş buraya geldiğinde ünvan Bayezid'i kurtarmaya yetmemişti. Ama her sorun savaşla çözülmediği gibi, Fatih ve onu izleyenler, yıldırıcı bir somut askerî güçle desteklendiğinde böyle ünvanların diplomaside de ne kadar etkili olduğunu kanıtlamaktadır.
Başka bir düzeyde bakarsak, antik çağ edebiyatından bildiğimiz bütün (epik) kahramanlar, "er meydanı"nda, atalarının kahramanlıklarından başlayarak kendi başardıklarıyla biten uzun nutuklar atarlar. Bunun bir gerçekliği ve gerçeklikte bir işlevi vardı herhalde. Bugünün kavramlarıyla "psikolojik savaş" veya "propaganda" kategorisine koyabileceğimiz bu nutuklar, "düşmana", yabana atılır biriyle karşı karşıya olmadığını hatırlatıyor, ayağını denk alması gerektiğini bildiriyor, kısacası, "moral bozuyordu". Kahramanların böyle savaştığı -ve sözünü ettiğimiz tarihlerde devam eden- bir dünyada elbette bu ünvanlar çok önemli olacaktı. Çünkü her biri, taşıyanın niçin üstün olduğunu,neleri başararak o ünvanı kazandığını kanıtlıyordu ve gene o dünyada, bu sıfatlara henüz kimse "boş laf" gözüyle bakmıyordu.
Bunları ikna edici bulmayan öğrenciye, Kanunî'nin Fransa Kralı François'ya mektubunun niçin bütün ders kitaplarına konduğunu düşünmesini -okuduğunda neler hissettiğini de hatırlayarak- tavsiye edebilirim.

Fatih Mehmed şimdiye kadar saydıklarımızdan başka bir ünvan daha kullanmaktan geri durmadı: "Han". Osmanlı medeniyeti pek çok bakımdan Asyaî geleneklerden uzaklaşmak, hattâ düpedüz kopmak amacını gütmüş, ama o bağı tutan son ipliklere son darbeyi hiçbir zaman vurmamıştır. Vurmaması koşullara da bağlıydı.
"Sultan" gibi "Han" ünvanını da ilkin Çelebi Mehmed'in resmen kuşandığını görüyoruz. Dağılan devletin yeniden toparlanması ve otoritesini yeniden ihdas etmesinde herhalde bu sıfatların yardımını görmüştü. Daha sonra II. Mehmed'in "han" sıfatını oldukça bilinçli olduğu izlenimini veren bir bağlamda takınması da anlamlıdır. Doğuda Akkoyunlular ve Uzun Hasan belâları zuhur edince Fatih de adının "Sultan Mehmed Han" olarak geçmesine özen göstermiştir. Daha önceki bölümlerde, Osmanlılar'ın, Timur felâketi sonrasında, Oğuz kökenlerine sahip olmaya önem verdiklerini söylemiştim. Bu dönemde de Neşrî (II. Bayezid zamanında) İslâm'ı kabul eden ilk Asyaî Türk Hanı'nın Oğuz olduğunu yazmıştı. Böylece Osmanlılar, özellikle Anadolu'daki Türk Beylikleri'nden devraldıkları tebalarına karşı da, Türk olarak ne kadar önemli bir soydan geldiklerini kanıtlamak istiyorlardı. Bu, görece farklı nedenlerle Çelebi Mehmed'e de, Fatih Mehmed'e de gerekli ve yararlıydı.
Aynı şekilde "Hakan" ünvanı da bu "ünvanlar cephaneliği”nin bir yerlerinde hep bulundurulurdu: "Defter-i Hakânî", "Nişan-ı Hakânî" gibi deyimler bunun kanıtıdır. Dolayısıyla Abdülhamid'in "Ulu Hakan" ilan edilmesi çok zor olmadı.
Son olarak bir de "Halife" ünvanına bakalım. Ders kitaplarımız bu ünvanı Mısır'ın fethinden sonra I. Selim'in (Yavuz) aldığını söyler. Bu bağlamda, Osmanlı padişahlarının aynı zamanda "Halife" olmalarının "resmî" açıklamasının bu olduğunu kabul edebiliriz.
Hilafet, 1258'de Hulagu'nun Bağdad'ı fethedip son Halife Musta'sım'ı öldürmesiyle fiilen sona ermişti. Ama bu arada aileden birileri Mısır Sultanı Baybars'a iltica edince, Mısır, politik nedenler ve yapay yöntemlerle Hilafet makamını canlandırmıştı. Aslında Ortodoks Sünni öğretiye göre Halife ancak Kureyş soyundan gelebilirdi (Bu Hadis'e dayandırılmıştır). Şiîler'in bambaşka bir Hilafet anlayışları vardır: Tahmin edileceği gibi, bunun yalnız Ali'nin soyuna özgü olduğu öğretisi. Ancak, bu iki öğreti dışında, makamı silâh kuvvetiyle ele geçiren bir Müslüman hükümdarın Halife olabileceğini söyleyenler olduğu gibi, İbn Haldun gibi bu makamın artık ortadan kalktığını kabul etmek gerektiğini savunanlar da olmuştur. Hasılı, Hulagu'dan beri -öncesini saymazsak- Hilafet içinden çıkılmaz bir sorundur.
İmdi, Yavuz Selim Halife ünvanını, gene kılıcının hakkı ile, Mısır'dan alıp getirdiyse, bu durum hangi yoruma uyar? Sünni ve Şiî yorumlara uymadığı açıktır. "Kılıç hakkı" yukarıda belirtilmişti. Ancak, örneğin Fatih Mehmed'e "halife" diyenler de vardır. Leslie Peirce, Manisa'da cami yaptıran, Fatih'in Sinan adlı bir azatlı kölesinin padişahın "halife”liğinden söz etmesi örneğini verir (Peirce, 161-2). Ama bunun yalnız Fatih Mehmed’le sınırlı kalmadığı, ondan önce birçok Osmanlı padişahının bu ünvanı kullandığını öğreniyoruz: "Bu suretle Selim I, Kânun II. 1517'de Kahire'ye muzafferane girerek, Abbasî hilafetini nihayete erdirip, son mümessili Mutavakkil'i İstanbul'a götürdüğü zaman, bir buçuk asırdan beri bu Osmanlı hükümdarının cedlerine ve kendisine halifa ünvanı verilmesine alışılmış bulunuyordu" (İslâm Ansiklopedisi, T. W. Arnold, "Halife" maddesi, s. 151). Yalnız Osmanlılar değil, başka Müslüman hükümdarlar da aynı şeyi yapmışlardı.
Bunlar, Selim'den önce olanlar. Gene Peirce, Selim'in oğlu Kanunî Süleyman'ın azlettiği sadrazamı Lütfi Paşa'nın yazdığı, padişahın "Halife" ünvanını kullanma hakkına niçin ve nasıl sahip olduğunu anlatan teorik bir metne değinir. Bu metin de, son analizde, iktidarı elde eden ve onu İslâm için kullanan hükümdarın "halife" sayılması gerektiği görüşüne dayanmaktadır. Ama ilginç olan Selim'den sonra yazılmış olması, buna rağmen Selim'in Mısır seferinden zaten "Halife" olarak döndüğü, dolayısıyla oğlu Süleyman'ın da Halife sayılacağı vb. konularda hiçbir şey söylememesidir. Belli ki birçok konuda olduğu gibi burada da "resmî tarih" herhangi bir somut gerçekliğe dayanmamaktadır.
İslâm Ansiklopedisi Selim hikâyesini şöyle açıklıyor: "Selim I. Kahire ulemasını toplayıp, saltanatının meşruiyeti için, makam-ı hilâfetten icazet talebi lâzım olup olmadığını sormuş ve ulemanın böyle bir muameleye lüzum olmadığını söylemeleri üzerine, kendisinin bu hususta halife ile asla temas etmemiş olduğu anlaşılmaktadır... Hilâfetin Selim I.'e devir ve teslimi gibi bir vaka ise, ne mezkûr rûznamede ve ne de diğer fetihnamelerde zikredilmediğine göre, asılsız ve esassız bir rivayetten ibaret olması muhakkak sayılabilir" (Sözü Geçen Eserde, s. 151).
Selim'i izleyen yıllar ve yüzyıllarda Osmanlı padişahları Halifelik iddia etmediler, bunu ileri sürmediler. Bu yüzyıllarda Osmanlı saltanatı ve Hindistan'da "Moğol" diye bilinen, ama aslında Türk olan Babür Şah hanedanı dışında, hilafete (kılıç hakkına dayanarak) talip olacak Müslüman bir devlet yoktu. Ama bunların ikisi de bunu yapmadı.
Osmanlı padişahları güçlü oldukları ve kendilerine güvendikleri sürece hilafetten yararlanma fikrini ciddiye almamışlardır. "Katerina II. Osmanlı ülkesinde Ortodoks Hıristiyanların himayesi hakkını istediği vakit, 1774 Küçük Kaynarca müsalehasını müzakere eden Osmanlı murahhasları da bu muahedeye, halifa ünvanına istinaden, sultanın tâbiyetinden çıkan Türk ve Müslümanlar üzerinde, dinî hüküm ve nüfuzuna dair, bir bend koydurdular. Bu devirden beri hıristiyan Avrupa halifenin, tıpkı papanın Katoliklerin dinî reisleri olduğu gibi, Osmanlı sultanının tebeası olsun olmasın, tüm Müslümanların ruhanî reisi olduğuna dair yanlış bir telakkiye kapılmıştır. Hıristiyan Avrupa'da yayılan bu fikrin Türkiye'de bile tesiri görülmüştür."
Küçük Kaynarca ile başlayan bu Halifelik durumundan yararlanma fikrini geliştiren Abdülhamid'dir. Bununla iktidarını hem içeride perçinlemeyi, hem de dış politikada, sömürgelerinde milyonlarca Müslüman yaşayan "düvel-i muazzama"ya karşı bunu diplomatik bir koz olarak elinde bulundurmayı tasarlıyordu. Sonuçta, ikisinde de, kısmen başarılı olduğu söylenebilir.
Ama, örneğin Fas, hiçbir zaman Abdülhamid'in halifelik iddiasını ciddiye almamıştır, çünkü Fas sultanları halifeliğin sıhriyet yoluyla kendilerine geçtiğini iddia etmişlerdir. Yani, İbn Haldun'un dediği gibi, Abbasî Halifeliği çöküp İslâm dünyasının önderliği de Araplar'ın elinden

bir kere çıktıktan sonra, hiç kimse, bir başkasının Halifelik iddiasını ciddiyetle karşılamamıştır. Son dönemde Saddam Hüseyin bile Halife soyundan geldiğini ileri sürüyordu.
II. Mehmed böylece "padişah", "hünkâr" ve "sultan", ama aynı zamanda "Han" ve "Hakan"dı. Batı dünyasına karşı "Kayser", İslâm dünyasına karşı -icabında- "Halife"ydi. Hanedan içinde ilkin o bunların hepsini birden kullanmıştı (ama her biri, ayrı ayrı, daha önceki padişahlar tarafından kullanılmıştı). Bu da, onun kurduğu imparatorluğun özelliklerini gösterir: Etnik kökleri Oğuz-Türkmen (Türk) dünyasında olan ama gerekmedikçe bu yanı fazla vurgulanmayan bir Ortadoğu İslâm İmparatorluğu. Bu İslâmî karakteri en ön planda olmakla birlikte, aynı zamanda, eski Roma İmparatorluğu'nun yerini almış bir imparatorluktu. Burada İstanbul ve Çanakkale Boğazları'nın da simgesel bir yeri ve önemi vardı. Roma gibi Osmanlı da, ne yalnız Asyalı ne de yalnız Avrupalı'ydı. Yalnız Roma'nın olduğu gibi, Avrasyalı bir imparatorluktu.
İstanbul'un ele geçmesinden sonra Osmanlı devletinin bileşiminin değiştiğini söyleyebiliriz. Tarihte hep olduğu gibi, bu, birdenbire her şeyin başkalaştığı anlamına gelmez. O dönemde yaşayan sıradan insanların da -fethedilen şehrin hemşehrisi değillerse- dünyada önemli bir değişiklik olduğunu hissedeceklerini hiç sanmıyorum. Ama Osmanlı devletinde çok önemli bir değişim olduğu bellidir. Bu bölümün geri kalan kısmında II. Mehmed'in fetihle gerçekleştirdiği değişimin sonuçlarına nasıl cevaplar bulduğunu incelemeye çalışacağım. Ama bundan önce, fetih olayında gösterdiği geniş çaplı düşünce üstünde biraz durmanın yararlı olacağını düşünüyorum, çünkü bu şekilde Fatih'in kişiliği hakkında iyi kötü bir varsayım geliştirebiliriz.






Devamı...

6 Şubat 2009 Cuma

Yüzyıl Dönümünde Küçük Asya ve Osmanlı Devletinin Kuruluşu-6



KÖYLÜ İSYANLARI
Anadolu Beylikleri arasında Osmanlılar sivrildiler ve zamanla öteki Beylikleri ortadan kaldırıp bir İmparatorluk haline geldiler. Bu karmaşık süreç içinde belirli çatışma tipleri görünmüştür, ama devletle halk arasında, tek bir istisna dışında, bir çatışma görülmemiştir. O tek "istisna", Şeyh Bedreddin isyanıdır. Osmanlı ve Türk tarihyazımında bu isyanın iyi incelendiğini hâlâ söyleyemiyoruz.
Nâzım Hikmet’in böyle bir tarihî figüre sevgiyle yaklaşması ve destanında onu yüceltmesi anlaşılır bir şeydir - ve tabiî hiçbir ciddi araştırmaya dayanmamaktadır. Ama ona karşılık hemen sol içinde bir aykırı yorum çıkması ("ben tarihî maddeciliği daha iyi bilirim" iddiası mı?) ve Kemal Tahir'in Bedreddin'in bir "ajan" olduğunu kanıtlamaya kalkışması, "araştırmacı”lığın daha iyi bir örneği değildir.
Öte yandan, muhafazakâr sağın da tavırları, alışkanlığın ötesinde şaşırtıcı olacak kadar ilkeldir. İbrahim Hakkı Konyalı gibi birçok faydalı iş yapmış, daha fazlasını yapmaya çalışmış, çalışkan ve kültüre saygılı bir insanın Bedreddin hakkında yazdıklarını okumak, gerçekten şaşırtıcıdır. Kemikleri II. Mahmud'un türbesine getirildikten sonra, Cumhuriyet döneminde mezartaşının kaybolması daha da şaşırtıcıdır. Aykırı, şu bu, 15. yüzyılın özgün bir düşünüründen söz ediyoruz! Bu, nasıl bir vahşet!
Şeyh Bedreddin hakkında bir araştırma yapmasa da, Nâzım Hikmet, sanırım Ortaçağ'ın köylü isyanları bağlamında baktığı için Bedreddin'e sempati duymuştu. Bedreddin'i ele alanlar, örneğin Varidat’ı inceleyen Abdülbaki Gölpınarlı, onu oldukça kesin bir biçimde İslâm tasavvuf geleneğine yerleştirirler. Oysa Bedreddin'in, bu kitabın başından beri değindiğimiz Anadolu heterodoks inançlar çerçevesinde ve genel Avrupa bağlamında incelenmesinin daha verimli sonuçlar vereceğine inanıyorum.
Bedreddin'in tasavvufla ilgisi elbette vardır. Allah'la doğanın özdeş olduğuna inanıyordu. Allah, birliği, doğa ise çokluğu temsil ediyordu. Ama hepsi birdi, bütün dinler de birdi. İnsan, Allah'ın bir parçası olarak eşitti; mülkiyette de böyle olmalıydı.
Bedreddin, bu inançlıklarında tasavvufun İslâmî olan veya olmayan çeşitli kollarına yaklaşır; bazan Batınî gibi, bazan Hurufî gibi konuşabilir. Göreneksel Sunni tarihçiler onun Şiîlik’ten etkilendiğini düşünürler (bütün ideolojik "belalar" Şiîler'den geldiğine göre); oysa böyle değildir. Yığınla inancın kesiştiği Anadolu ve Rumeli heterodoksisinin bir ürünüdür.
Antik çağda ve Ortaçağ'da her şey, her düşünce, ancak genel dinî öğreti içinde formüllenebilirdi. Bugün "sol ideoloji" veya "demokratik talep" gibi kavramlar, başlıklar altında toplayacağımız düşünceler de, ancak din içinden düşünülebilir, din içinde dile getirilebilirdi. Bu geniş çerçeve kapsamında baktığımızda Bedreddin'in hangi tasavvufî akıma daha yakın durduğunu saptamak çok önemli değil (o tür bir inceleme de

şüphesiz gerekli ve faydalı olmakla birlikte...); bu kapsamda, bu gibi akımların hepsi, varolan düzenin kendi mantığı içinde geliştirdiği bir "ortodoksiye" karşı çıkmıştır. Belirleyici olan budur. Katıksız ideoloji düzeyinde, şu ya da bu "argümanı" geliştirerek ortodoksiyle mücadele edebilir; ama somut günlük hayat düzeyine gelindiğinde, o argümanların bu düzeydeki karşılığı, her zaman, insanlar arası eşitlik, eşitliği bazan başlıca etken olarak mülkiyetin lağvı ve buna benzer şeyler olmuştur. "Heresi"nin İslâm veya Hıristiyanlık içinde olması da bu bakımdan fazla önemli değildir.
Hıristiyanlık'ta Ariusçuluk, monofizitizm v.b. tartışmalar köylü hareketleriyle doğrudan ilgili değildi. Ama bunlar da sonuçta siyasete bağlanan, düzende seçkinlerin yerini ve gücünü, hayatın nasıl olması gerektiğini tartışan entelektüel hareketlerdi.
Bogomil hareketi bir köylü ayaklanmasından çok din üstüne yüksek düzeyde entelektüel bir tartışmadır. 10. yüzyılda Bulgaristan'da başladı. Doğunun Maniheist-düalist inançları, Tanrı ile Şeytan'ın birlikte yarattıkları dünya anlayışı, ilginç bir şekilde, buraya taşınmıştı. Tabiî sert bir tepki de oluştu. Kurulu düzenin otoriteleri Bogomil hareketine karşı bir baskı ve yıldırma hareketine giriştiler. Bu girişim etkili oldu ve yukarıda değinildiği gibi hareket Bosna'ya doğru kayarken Güney Balkan'da muhtemelen yeraltına indi.
Ama 12. yüzyılda, Bosna'nın yanısıra, Güney Fransa'da da, Bogomil hareketinden etkilenmiş bir "heresi" görüyoruz: Albi ya da Albigens. Bu zamana kadar Kilise Batı'da iyice örgütlenmişti. 1230'da bu hareket de kanlı bir şekilde bastırıldı. Ama bastırılması neredeyse bir İç Savaş gerektirdi.
Fransa, Yüz Yıl Savaşları'nın da sıkıntısını çekerken 1358'de fazladan bir Yeni Vergi icadı ilk Jaqueine'ye yol açtı. temsilî Fransız köylüsü demek olan Iacque Bonnehomme'dan geliyordu bu ad. Bastırıldı, ama yenileri patlak verdi. Köylü ayaklanmalarından söz ediyoruz, ama kentler de büsbütün hareketsiz veya kırda olanlardan büsbütün kopuk değildi. O günlerde, Paris'te bir tüccar olan Etienne Marcel (şimdi adına metro istasyonu v.b. var) bir isyan başlattı ama onu da öldürdüler. Köylü isyanının çıkmasını da o etkilemişti (ölümü 1358, yani o yıl).
Daha sonra, 1370'lerde, Floransa'da Ciompi ayaklanmasını görüyoruz.
1380'lerde Kara Ölüm Avrupa'yı kasıp kavurmaya başladı. Bu, uzun vadede, köylü ayaklanmalarının hem azalmasına, hem artmasına yol açan tuhaf sonuçlar vermiştir. Nüfus yaklaşık üçte bir azalınca, emek değer kazanmış, kırsal bölgede ücretli emek başlamıştı. Bu yanıyla, gerilimleri hafifletmişti. Ama aynı zamanda, serfleri yeniden zaptırapt altına almak ve bu yenilikleri ortadan kaldırmak için girişimler oluyor ve bunlar yeni ayaklanmalara yol açıyordu.
Kara Ölüm kara Avrupası'nı tırpanlarken 1381'de İngiltere'de Wat Tyler ayaklanması başladı, çok da etkili oldu. Tyler'ı öldürdüler. Ama bu sıralarda Oxford'da Wycliffe ders veriyor ve o da yeni bir din anlayışıyla birlikte eşitlikçi bir toplumsal düzen savunuyordu. Tyler'ın öldürülüşünün ertesi yılı (1482'de) bu derslerden etkilenen Lollard hareketi başladı.
Aslında feodal düzen, insanları isyana teşvik edecek her şeye sahipti ve irili ufaklı isyanlar eksik olmuyordu. Belki şaşırtıcı, ama genel yöntem, bu isyanların, sefaletin yoğun olduğu değil, koşulların görece elverişli olduğu durumlarda patlak vermesidir. Öte yandan, sistemin imkânları ya da başkaldıranların konumları, bu feodalitenin başka bir şeye dönüşmesini sağlayacak bir güce de sahip değildi, böyle bir dünya görüşüne de. Buna rağmen, Wyclifte gibi birinin varlığı, somut şikâyete kattığı entelektüel boyutla, daha soluklu ve daha geniş görüşlü bir direnişi mümkün kılıyordu; özgül hareket baskıya dayanamasa da, entelektüel birikim yeraltında direniyor ve başka yerlere de kayabiliyordu.
Örneğin Wat Tyler hareketinden şu beyit dünya başkaldırma edebiyatına miras kalmıştı:
When Adam dehved and Eve span,
Who was then the gentleman?
(Adem toprağı beller, yününü eğirirken Havva
"Ben soyluyum" diyen biri var mıydı dünyada?)
Bohemya'dan Ian Hus (1372-1415) Oxford'da okumaya gelmiş, Wycliffe'ın derslerine girmişti. Yurduna dönünce o da sesini yükseltti. Vatikan'la ve onun Bohemya'daki adamlarıyla teolojik kavgaya girdi; bu bir halk hareketine ve yığınla politik manevraya yol açtı. Sonunda tuzağa düşürdüler ve yaktılar. Ama her adımda adalet duygusunu çiğneyerek onun sözlerine inananların inançlarını pekiştirdiler. Bir yüzyıl sonra Luther'in Protestan anlayışı Bohemya'da hemen taraflar buldu, hemen tutundu.
Tabiî o yıllarda da Luther'e fazla radikal gelen son büyük Köylü ayaklanması önderi Mûnzer (1490-1525) öldürüldü. Batı kapitalizme geçer ve feodaliteyi tasfiye ederken Köylü isyanları da gündemden kalktı.
Şeyh Bedreddin'i "Osmanlı"dır, "Müslüman"dır diye bütün bunlardan soyutlayıp tek başına biri gibi ele almanın yanlış olduğunu sanıyorum.
Orhan Şaik Gökyay, Bedreddin'in babasının sanıldığı gibi "Kadı" değil de "Gazi" olması gerektiğini, oldukça inandırıcı bir şekilde söylemişti (bu bilgi, Şeyh'in torununun yazdığı Menakıbname'den gelmedir. Gökyay'a göre, halk ağzında "gayın”la "kef”in karışması sonucu "gâzi'l-guzât" ile "kâzı'l-kuzât" yer değiştirmiş olabilir). Tabiî bunları kanıtlamanın imkânı yok; ama çok önemli de değil. Yalnız, fazla lakırdısı edilmeyen bazı ayrıntılara değineyim.
Bedreddin'in annesi Rum'du; gazi ya da kadı, babasının bulunduğu kuşatmada ele geçen ve Müslüman olan bir kızdı. Bedreddin'in büyüdüğü Simavna çevresinde ve Güney Balkan'da Bogomil inancının kalıntıları herhalde hâlâ vardı.
Torlak'la Börklüce'nin yakalanmaları üstüne önce İsfendiyaroğlu'na sığındığını, oradan Kırım'a geçtiğini, sonra da Rusçuk'a geldiğini görüyoruz. Bu sonuncusu da Bogomil bölgesi zaten.

Ama daha öncmlesi, Bedreddin'in arkasından gelenlerin yalnız Müslümanlar’dan ibaret olmamasıydı. Buna bir "ordu" diyeceksek, ordusunun yarısı "gayrı Müslim"di.
Dolayısıyla, Ortaçağ'ın zaten daha çok sonuna doğru ortaya çıkan, bir ideolojik içeriğe (paylaşmacılığı içeren bir teoloji yorumu) sahip Avrupa köylü ayaklanmalarının geç bir örneği olarak değerlendirmek yerinde olur. Avrupa bağlamında "geç", Osmanlı bağlamında ise büyük bir ihtimalle "son"dur. Bilindiği gibi, özellikle on yedinci yüzyılda İç Anadolu "Celâlî" denilen köylü ayaklanmalarıyla sık sık sarsıldı. Ama bunların içinde Bedreddin'inki gibi (ya da Batı'dakiler gibi) ciddi bir "düzen değişikliği" önerisi getireni yoktu. Celâlî isyanlarında sonun genellikle iktidar ilişkilerini değiştirmeden iktidarı (yani yerel olanı) değiştirmek olmuştur.
Bu bakımdan Bedreddin'in girişimi Anadolu'daki Osmanlı-öncesi hareketlere, örneğin Babaîler'e benzetilebilir ve bağlanabilir. Ama türünün son örneğidir.
Fetret dönemi sürerken ortaya çıkması kendi başına açıklayıcıdır. Normal zamandaki otoritesine sahip Osmanlı düzeni bu hareketin bu kadar büyümesine kolay kolay izin vermezdi. Ancak, Musa Çelebi'nin Bedreddin'i kendine kazasker seçmesi gibi olaylara bakıp, buradan onun çıkışını şehzade kavgasına bağlamanın ve bir komplo teorisi üretmenin çok anlamlı olduğunu sanmıyorum.

Devamı...

5 Şubat 2009 Perşembe

Yüzyıl Dönümünde Küçük Asya ve Osmanlı Devletinin Kuruluşu-5




SONUÇLAR
Bu durum normaldir. "Medeniyet" ya da "kültür" Asya içlerinden batıya doğru at süren bu göçebelerle gelmedi. Uzakdoğu'nun medeniyetini de onlar buraya taşımadı. Ama İbn Haldun'dan Hikmet Kıvılcımlı'ya, "medeniyet ve barbarlar" ikilemini incelemiş herkesin söylediği gibi, barbarlar için için kuruyan medeniyete temel insanlık değerleri ve enerji aşısı yaptılar.
Ancak, Osmanlı devletinin kurulma aşamasında olduğu dönemde, Asya'nın, batıya doğru göçebe topluluklar gönderme enerjisi de tükenmeye yüz tuttu. Anadolu'da yerleşen Türkmenler’in bu kategorinin son örneği olduğunu söyleyebiliriz. İlhanlılar, Cengiz'le başlayan (ve aslında büyük ölçüde biten) Moğol yayılmasının son temsilcisiydiler. Bundan sonra Timur harekete geçecek, Cengiz’in vardığı uç noktalara varmayı denemeden Orta Asya'ya çekilecekti. Timur bu arada Bayezid’i yenerek Osmanlı yükselişine ara verdi, ama son veremedi. Timur'u izleyenlerin de, bu taraflara ilgisi gittikçe azaldı.
Son bir atak ise, Timur'un onda biri kadar dahi iz bırakmayan Akkoyunlu, Karakoyunlu dalgalarıdır. Bu hareketleri yüzyıllar içinde izlediğimizde onları gerçekten "dalga"ya benzetmek kolaylaşıyor - tabiî, zamanla gücünü kaybeden dalgaya. Akkoyunlular kıyıyı şöyle bir yalayıp duran ve "arkası gelmeyen" bir dalgaydı. "Yeni bir medeniyet" yaratan son göçebeler, dünya tarihinde, Osmanlılar oldu.
Sözün burasında, kendi kişisel görüşümü yazıyorum: Sanırım Osmanlı deneyiminin "yeni"bir sentez olabilmesinin nedeni, bunun "en batıya" uzanan, dolayısıyla o zamana kadar Ortadoğu'da görülen örneklerden daha farklı bir toplumsal eklemlenmeyi gerçekleştiren bir deneyim olmasıydı. Fatih döneminin sonuna kadar kapladığı alanla Osmanlı İmparatorluğu, aşağı yukarı, Bizans, daha doğrusu Doğu Roma İmparatorluğu'nun kapladığı alana yayılmıştı. Aşağı yukarı aynı topraklarda, ama şüphesiz çok farklı bir yapı! İçinde, üç monoteist dinin bir "modus vivendi"bulduğu bir "imparatorluk"; bundan böyle gitgide ayrışacak olan "doğu" ile "batı"nın birbirine hâlâ kenetli olduğu nokta v.b. pek çok betimleme yapılabilir, ama bunlar Ortadoğu'da, daha doğudan gelen göçebe akımların yerli medeniyetle birleşmesinden doğan ve farklı hanedan adları dışında artık tarihe yeni bir şey katmayan birçok örnekten farklıdır.
Osmanlı devletinin bir yolunu bulup aralarından sıyrıldığı Anadolu Türk Beylikleri'ni de kısaca değindiğim bu kategoriye katabiliriz. Yıkılan Selçuklu devletinden artakalmışlardı, ama Selçuklu devletinden farklı bir özellikleri yoktu, böyle bir özellik geliştirmemişlerdi. Dolayısıyla, mantıken, kötü koşullara Selçuklu devletinden daha güçlü bir direniş gösterecek bir potansiyelleri yoktu. Selçuklu devleti büyük olduğu için İlhanlı Moğollar'ın hedefi olmuş ve bu basınca dayanamamıştı. Beylikler’in paradoksu, Selçuklu devleti gibi güçlü olamadıkları için yaşama şansı bulmalarıydı. Tarihin çok özel bir konjonktüründe sanki asılı kalmışlardı. Doğuda tarihî dinamikleri kurumaya başlayan göçebe kökenli İlhanlılar, Anadolu Beylikleri'ni vasal olarak görmekle yetiniyor, daha fazlasını istemiyor, daha fazlası için muhtemelen güç ve enerji de bulamıyorlardı. Batılarında Bizans ise artık çoktan "inişe geçmişti".

Daha erken tarihlerde bunun için Malazgirt gibi "dışsal" nedenler görebiliyoruz. Ama arada gerçekleşen bütün tahribattan sonra, 13. yüzyılın sonuna gelindiğinde (İstanbul Latinler'den ancak geri alınabilmiş v.b.), Bizans'ın dibe doğru yol alması için dışsalneden’e de gerek kalmamıştı. Bünye kendi sonunu getiriyordu. Bu noktada, Selçuklular’ın yıkılması ve Latinler’in geri dönmesi gibi olayların da Bizans'ta anlamlı bir canlanmaya yol açmaması, çöküntü sürecinin geri dönülmezliğinin kanıtı gibidir.
İşte Beylikler’in "asılı durduğu" bölge buydu, bu boşluk. Burada hayatiyet, ister istemez, kısır bir istikrarın sürdüğü doğudan çok, doğurgan olabilecek bir değişimin veya bir çalkantının bir türlü durulmadığı batıdaydı. Bütün Beylikler’in en küçüğü (bu da üyelerinin enerjisini artıran bir etken olabilir) Osmanlılar da buradaydı - Bitinya bölgesi.
"Doğurgan olabilecek" derken, aklımda Aydınoğulları gibi örnekler var. Selçuklular’dan kopanlar arasında Batı'da hatırısayılır bir kütle niteliğinde Germiyanoğulları, Bizans'tan alabildiğini almaktan geri durmuyorlardı. Aydınoğlu Mehmed Bey Ege'deki fütuhatına Germiyan'ın subaşısı olarak başladı ama az sonra bağımsızlığını ilan etti. O dönemde Anadolu ve Beylikler bağlamında tipik bir hikâyeydi bu. Ama bir koşulla, tipik olmaktan çıktı. Böylece oluşan bu beyliğin deniz kıyısında olması, ötekilerde görülmeyen bir gelişmeye yol açtı: Denizciliğe. At sırtında bozkırlar aşarak gelen göçebeler, tanım gereği, denizle en ufak ilişkisi olmamış insanlardır. Türkler'de bu geçmişin izlerini bugün dahi gözlemleyebiliyoruz.
Ama insanlar değişen koşullara göre alışkanlıklarını da değiştirebilirler. Aydınoğulları kısa zamanda denizin açtığı imkânlardan yararlanmak üzere örgütlendiler, donanma kurdular, deniz seferlerine çıktılar (Selçuklular'dan Kılıç Arslan zamanında bu bölgede bulunan Çaka Bey de daha on birinci yüzyılda aynı şeyleri yapmıştı). Aydınoğlu Beyliği'nin ömrü uzun sürmedi, ama bu örnekler, batıda ortaya çıkacak oluşumların alışılandan çok farklı ögelerle nasıl zenginleşebileceğini gösteriyor. Kaldı ki, Aydınoğulları'nın yaklaşık iki kuşak süren bu denizcilikten elde ettikleri deneyim birikiminin bir zaman sonra başlayan Osmanlı denizciliğine az da olsa bir katkısı bulunduğunu varsayabiliriz. Fatih'in sadrazamı Mahmud Paşa'nın, tam da donanma kurma konusunun gitgide ciddiyet kazandığı bir dönemde, Aydınoğlu Umur Bey’in serüvenlerini anlatan Düsturname’yi ısmarlaması tamamen bir rastlantı olabilir mi?
Karamanoğlu Mehmed Bey’in on üçüncü yüzyıl sonunda devlette Türkçe'yi resmî dil ilan etmesi günümüzde, olumlu bir hareket olarak, sık sık anılır. Geçen yüzyıldan beri dünyanın büyük bir kısmının içinde yaşadığı milliyetçilik ideolojisi ve özlemleri çerçevesinde olumlu görünmekle birlikte, kendi çağının koşullarında taşıdığı anlamları da iyi düşünmek gerekir. Bu bağlamda, Asya'dan gelen göçebe Türkler’in burada yerleşik medeniyetlerle ve onların dilleriyle karşılaşıp tanıştığını, Arapça ve Farsça'nın burada medeniyet dili olduğunu ve daha üst düzeyde bir medeni hayatın kavramlarının bu dillerde karşılığı olduğunu da hatırlamakta yarar vardır. Böyle bir bağlamda baktığımızda, Aydınoğulları'nın donanma kurma çabası, batıda bir beyliğin yeni koşullarla başa çıkma iradesini yansıtıyorsa, Orta Anadolu'da Karamanoğlu'nun davranışı, Selçuklular'ın uygulamasından da öncesine dönüş anlamına geliyor.
Osmanlı devletinin çıkışı (kurulması) ile Bizans'ın batışı (kuruması) arasında, bir tahtırevallideki kadar mekanik bir neden-etki ilişkisi görmemek imkânsızdır. Doğa gibi tarihin de vakuma (boşluğa) izin vermediğini biliyoruz. Ancak burada, cevabı verilmemiş bir soru, bu boşluğu niçin, çok yakın bir coğrafyada kurulu bulunan Karesi veya Germiyan Beylikleri'nin doldurmuş olmadığı sorusudur. Belki, Kütahya'yı kendine merkez seçen Germiyan'ın biraz uzak kaldığı düşünülebilir. Şüphesiz, her iki durumda, konjonktürel etkenlerin de payı olmuştu. Örneğin, Germiyan-Karaman komşuluğu, Germiyan Beyliği'nin dikkatini doğuya ve güneye çekmişti. Karesi hakkında çok az şey biliyoruz. Ancak bu bilinenlerin hepsini toparlayan Z. G. Öden’in kitabında da doğrulanan yoruma uygun şekilde, muhtemelen bu bölge Selçuklu'dan (ve elbette öncesinden) gelen geleneceğe uygun biçimde, Karesi Bey’in ölümünden sonra iki oğlu arasında bölünmüş ve Osmanlılar'ın bu bölgeyi iki lokma halinde (veya üç) ayrı ayrı yutması kolaylaşmıştı. Bu bakımdan orada "konjonktürel"den çok, Justin McCarthy'nin de işaret ettiği "yapısal" (ve Osmanlılar'ın reddettiği) bir zaafın rol oynadığını söyleyebiliriz.
Ayrıca Osmanlılar, ele geçirdikleri Karesi'nin bütün "Gazavat" enerjisini ve "uç bölge" özelliklerini kendi hizmetlerinde Bizans'a yöneltmeyi başardılar. Kuruluş yıllarının önemli kişilikleri, Hacı İl Beyi, Evrenos Bey, Ece Bey ve Gazi Fazıl Karesi'den gelmişlerdi. Özellikle ilk ikisi (ve ikincinin soyu) Osmanlı devletinin kuruluşunda çok önemli roller oynadılar. Bu bağlamda sıfatlarının "Osmanlı" ya da "Karesi" olması bir şey fark ettirmiyordu. Bu bakımdan, Bitinya bölgesine Osmanlı, Kayı v.b. bir boy gelip yerleşmese de, burada benzer bir tarihin yaşanmasının yadırgatıcı ya da şaşırtıcı olmadığı herhalde söylenebilir. (Bu konuda bkz. Zachariadou, "Karesi ve Osmanlı Beylikleri: İki Rakip Devlet," Osmanlı Beyliği: 1300-1389, Ed. E. Zachariadou. Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1997.
Bizans'ta temsil olunan "boşluk" olmasa, ne olurdu? Bu Beylikler oldukça denk kuvvetteydi ve hepsinde aynı "varkalma" tutkusu vardı. Birinin öbürlerini kesin egemenlik altına alması çok zor, en azından çok zaman alacak bir süreçti. Yalnız Karamanoğulları ile Osmanoğulları arasındaki uzun süreli ve inatçı mücadele örneği, bunun nasıl güç gerçekleştiğini gösterir. Ama Bizans'ın yarattığı boşluğa doğru ilerlemek, Osmanlılar'a, ötekilerin hiçbirine nasip olmayacak şekilde güçlenme imkânını verdi.
Mustafa Akdağ, Türkiye'nin İktisadî ve İçtimaî Tarihi adlı önemli eserinde, Horasan taraflarından akan Türkmen boylarının Orta Anadolu'daki oldukça kıraç ve verimsiz arazide sıkıntıya düştüğünü, ama Osmanlı devletinin başından beri bu insanlara, onları daha bereketli Rumeli tarafına aktaracak bir köprü işlevi gördüğünü, başarısının buna bağlı olduğunu ileri sürmüştür. Tarihyazımında böyle yüzyılları ve kıtaları kapsayan büyük tezler, genellemeler, hep kuşkuyla karşılanır, çünkü bunları kanıtlamak zordur. Aynı zamanda tarihçilik onlarsız da edemez. Akdağ'ın bu tezi de Halil İnalcık'ın "Marmara İktisadî Ünitesi" kavramını yönelttiği eleştiriler saklı kalmak üzere, kolay yabana atılmayacak bir tezdir. Ayrıca, onun da gösterdiği gibi, Rumeli'de "fütuhat”ın sona ermesiyle uzun süre devam edecek olan Celâlî isyanlarının tam da bu kıraç bölgede ortaya çıkması, söylenenin inandırıcılığını artırmaktadır.
Beylikler’in temsil ettiği "aşırı feodalite" durumu, böylece, Osmanlılar'ın "aşırı" merkezi-imparatorluk projesine dönüştü. Tarihin en iç gıcıklayıcı sorularından biri, olan bir şeyin, ne kadar rastlantı, ne kadar tarihî zorunluk sonucu olduğudur. Osmanlı tarihinin bir bölümü sanki bu soruya cevap vermek niyetinde gibi. Osman Gazi'den Murad-ı Hüdavendigar'a, Osmanlılar'ın üç kuşağı boyunca bu imparatorluğun temellerini atmak üzere önemli işler başarıldı. Dördüncü padişah Bayezid de bu "proje"ye epey katkıda bulunduktan sonra, Ankara savaşında Timurleng'e yenilince bütün bu yapılanlar uçup gitti, daha doğrusu uçmuş gibi göründü. Timur, ortadan kalkmış Beylikler’in mümkün olanlarının yeniden kurulmasına özellikle özen gösterdi, çünkü İlhanlılar gibi o da burada değil, Semerkand taraflarında oturmaya niyetliydi ve bu bölgede Osmanlı gibi büyük bir devlet değil, dağınık küçük Beylikler’in varlığı işine geliyordu.
Ama iki kuşak sonra (I. Mehmed ve II. Murad) Osmanlılar kaybettiklerini geri aldılar. Fatih Mehmed’in ölümüne kadar (1481, yani Ankara Savaşı'ndaki yenilgiden sonra tam seksen yıl bile değil) sınırlarını iyice genişleterek bir dünya imparatorluğu kurmayı başardılar. Aşağı yukarı yıkılmış durumdayken bu toparlanma, yeryüzünün burasında nesnel koşulların böyle bir imparatorluğa imkân tanıdığını gösteriyor. İkinci olarak, Osmanlılar'ın da böylece ortaya çıkmış bu fırsatı iyi kullanabilecek şekilde donanmış olduklarını söylemek de mümkündür sanıyorum.

Devamı...

4 Şubat 2009 Çarşamba

Yüzyıl Dönümünde Küçük Asya ve Osmanlı Devletinin Kuruluşu-4


İLHANLI MOĞOLLAR
Burada sayılan, Küçük Asya'yı biçimlendiren etkenler arasında Moğollar'ın varlığı o gün muhtemelen sayılması
gereken ilk ve en önemli etkendi; ama zaman içinde en uçucu, en az iz bırakmış olanı da o oldu.

İlhanlı Moğol devletinin kökeni Cengiz İmparatorluğu'na dayanır. Onüçüncü yüzyılın ortasında Cengiz'in torunu
olan Hulagu Han büyük bir orduyla İran'ı istila etmiş, kısa süre sonra Bağdat'ı da ele geçirmişti. Böylece, yüzlerce
yıllık Abbasi devletine de son vermiş oldu.
Müslümanlar’la çatışmaya girmesi, onlara karşı Hıristiyanlar'dan müttefik aramasına yol açtı. Haçlı seferleri
sırasında Ortadoğu'nun çeşitli yerlerinde kurulan -ve tutunan- Haçlı kentleri ile Bizans bunların başında geliyordu.
Hattâ onunla evlendirmek üzere Bizans'ın gönderdiği yarı-meşru prenses Maria İran'a vardığında Hulagu öldüğü
için (1265) oğlu Abaka Han'la evlendirildi. Ancak, sonraki yıllarda İlhanlılar yaşadıkları yerin kurallarına uyarak
Müslümanlaştılar. Bu bölümde sözkonusu ettiğimiz yüzyıl dönümünde Sünni/Şiî kavgasının içinde bile yer aldılar.
Zaten bu olay İlhanlı devletinin zayıflamasına yol açan baş etkendi. 1300'lerin yarısına gelmeden, İlhanlı
varlığından söz etmek için neden kalmamıştı.
İlhanlı Moğollar Asya'nın göçebe geleneklerine Türkmenler'den (en azından "Selçuklu ve Osmanlılar'dan" diyelim)
daha fazla bağlı kalmışlardı. Örneğin çadırdan ("yurt") ve ordugâhtan saraya geçmeyi reddetmişlerdi. İlhan
çadırını nereye kurmuşsa, başkent orasıydı. Bu gibi, biraz da simgesel sayılabilecek uygulamalar dışında bildiğimiz
askerî-göçebe devletlerden farklı olmadıkları gibi, bu bölgede geçerli olan "ikta" gibi sistemlere de uyum
sağlamışlardı.
Sonuç olarak, geçici askerî varlıklarının dışında, "kültürel" denebilecek önemli bir etki bırakmadan tarihe karıştılar.
GENİŞ HİNTERLAND
Peki, buraya kadar sınırları çizilen bu bölgenin hemen dışında, kimler vardı ve neler oluyordu. Şu anda biz,
merakını yenemeyip romanın sonunu okumuş sabırsız okurlar durumundayız. Osmanlı İmparatorluğu'nun buraya
kadar anlatılan bölgenin dışına taştığını biliyoruz. Osmanlı Beyliği kurulur, oldukça hızlı bir biçimde yayılırken
buralarda kim ne yapıyordu.
İran'a aslında büyük ölçüde değindik. İran bir süreden beri doğudan gelen göçebelerin üzerinde hanedan
kurduğu, batırdığı ve yeni gelene teslim ettiği dağınık bir coğrafya halini almıştı. Sekizinci yüzyılda, yeni
inançlarının enerjisiyle dolu Arap orduları gelmiş ve İslâm'ı getirmişlerdi. İran İslâm'ı kabullendi, ama daha
Halifeler döneminin sonunda Şiîlik ve Haricilik doğdu.
11. yüzyıl başında Gazneliler ve Selçuklular’la Asyalı Türkler, ardından Moğollar, Cengiz derken Hülagu, arkasından
gene Türkler, yani Timur, bu dizinin sonu olmak üzere de Akkoyunlular buradan geçecekti. Sonunda gene bir
Türk, Şah İsmail, artık İran'ın yerlisi olacak Saferi hanedanını kuracak ve bundan böyle İran kendi istikrarını
kuracaktı. Bu gerçekleştikten sonra, sürekli savaşlara rağmen, Osmanlı-İran sınırında fazla bir değişiklik
olmayacaktı.
Doğrudan gelen bu hanedanlar İran'la birlikte Arap yarımadasının kuzeyini de etkiliyordu. Hülagü'den sonra
Bağdad, Abbasî devletiyle tırmandığı yere bir daha hiç gelemedi. Suriye ve Lübnan kıyıları ise, Moğollar'ın
kuzeyden geldiği sıralarda güçlenerek güneyden kuzeye doğru savlet eden Memlûk (Mısır) Hükümdarlığı’nın
elindeydi. Eyyubîler hanedanı zamanında güçlenen, çoğu Kafkas kökenli köle askerler olan Memlûkler
("memalik"ten, birinin "malı" olma anlamında) sonunda yönetimi ele geçirmişlerdi. İlk Osmanlı padişahları onlara
saygı gösteriyor, "babam" diye hitap ediyorlardı. Selçuklular’dan kalma Beylikler arasında Dulkadir Beyliği belirli bir
süre güçlü ve istikrarlı Mısır devletiyle büyüyen Osmanlılar arasında bir tampon oluşturacak, sonunda Osmanlı bu
Beyliği de yaratarak Memlûk devletiyle sınırdaş olacaktı.

Balkanlar o zaman da kargaşa içindeydi. Bizans, Yunan halkın bulunduğu yerlerde otoritesini devam ettiriyor, ama Slav Ortodokslar üstünde etkili bir siyasî otorite kuramıyordu. Slavlar kendileri de herhangi bir istikrarlı siyasî birlik oluşturmuş değillerdi. En doğuda Bulgarlar vardı. Sırplar, Hırvatlar ve Boşnaklar aynı soydan geliyordu, ama coğrafî yerleşime göre dinleri farklılaşmıştı: Sırplar Ortodoks, Hırvatlar Katolik'ti. Boşnaklar tabiî henüz Müslüman olmamışlardı ama o zaman da "Bosna Kilisesi" diye ayrı bir Kiliseler’i vardı ve iki tarafın da saldırısına uğruyorlardı. Genel kabul gören Gôren Leori bu Kilise'nin 10. yüzyılda Bulgaristan'da etkili olan, saldırılardan sonra kuzeye doğru savrulan Bogonnil "Sapması"nın bir devamı olduğu yolundadır.
Slavlar'ın yayıldığı alanlar olsun, bugün Romen dediğimiz Ulahlar'ın yaşadığı yerler olsun, sürekli bir istikrar sağlayan merkezî krallıklar oluşamadığı için buralarda epey başı boş bir feodalite hüküm sürüyordu. Eflak tarafları iyice yoksul ve kaotikti.
Arnavutlar, Adriyatik kıyısında ve dağlık Arnavutluk'ta, aşiretlerin etkili olduğu, kendilerine özgü izole bir hayat yaşıyorlardı.
Daha kuzeyde ise güçlü ve toprak bir birim olarak Macaristan vardı. Macarlar da avrupa'ya görece yeni yerleşmiş bir halktı (Arpad'la 9. yüzyıl sonunda Karpatlar Havzası'na gelmiş, Kral İstvan 1000 yılında Hıristiyan olmayan karar vermişti). Bugün haritada gördüğümüz Macaristan'dan çok daha geniş bir alana egemendiler. Zaten Osmanlılar avrupa kıtasında bir olay haline gelince, karşılarında en çetin ceviz olarak Macarlar'ı bulacaklardı. Karadeniz'in kuzeyine gelince, Cengiz'den ve Altın Ordu'dan kalma Kırım Hanlığı buralara hâkimdi. İlkin Kiyif'te kurulan Rus devleti ortadan kalkmış, şu sıralarda Moskva Knyezliği'nde biraz hayat bulmuştu. Daha batıda ise çeşitli Baltık halkları, daha dikkat çekecek şekilde Livonyalılar, Litvanyalılar, onların Batı'sında Lehler vardı. Kıtanın bu bölgesi, Küçük Asya'ya oranla, çok daha içine kapalı ve uzak, yapısı her bakımdan çok geriydi.

Devamı...

3 Şubat 2009 Salı

Yüzyıl Dönümünde Küçük Asya ve Osmanlı Devletinin Kuruluşu-3




BEYLİKLER
Selçuklular Bizans devletinin ortadan kalkmasının belki tek nedeni değillerdi; ama bu sonuca yol açacak herhalde
en belirleyici katkıları onlar yaptılar. Ne var ki, Selçuklu devleti Bizans'tan çok daha kısa ömürlü oldu ve böylece
Selçuklular Bizans'ta başlattıkları sürecin sonunu göremeden kendileri tarihten silindiler.
Ama aslında kimse tarihten "silinmez". Biçim ya da bileşim değiştirerek yaşamaya devam eder. Selçuklu devletinin
yıkılmasından sonra (1277 bunun kesin tarihi sayılabilir) ortaya çıkan Anadolu Beylikleri bir anlamda Selçuklular’ın
devamıdır - elbette hem biçim, hem de bileşim değişimiyle birlikte.
Büyük bünyenin parçalanmasıyla oluşan küçük bünyeler durumlarında hep olduğu gibi, bu Beylikler’in her biri,
makrokozmos Anadolu Selçuklu devletinin mikrokozmos kopyaları durumundaydı - en azından, devlet ve yönetim
kavramı ve bu tür idealler düzeyinde.
Osman ve çevresindekiler de bunlardan biri, hem de o tarihlerde hiç önemli görünmeyen biriydiler. 1310'da, yani
bizim şimdi resmen kuruluş yılı ilan ettiğimiz 1299'dan 11 yıl sonra, Anadolu'da çeşitli beyliklerle diplomatik
ilişkilerini tazeleyen Konya Mevlevileri'nde, Osmanlılar'ın adı kayda bile geçmemiştir (Kafadar, 130). Belli ki o
günkü bakışla bugünkü bakış arasında çok fark var.
Selçuklular'da temsil olunan merkezî otorite çökünce yerel beyler, güçlerinin yettiği yerde kendi beyliklerini ilan
ettiler. Bir düzeyde hepsi, yerini aldıkları Selçuklu devletinin kendisi gibi, Moğol İlhanlı egemenliğini kabul etmek
zorundaydı. Ama Anadolu'da İlhanlı nüfuzu da zayıflama sürecindeydi ve onun zayıflamasıyla eşorantılı biçimde
Beylikler’in özerkliği artıyordu.
Sayıları bir hayli fazlaydı. Birbirlerine ne kadar çok benzerlerse benzesinler, bu kadar çok sayıda, kendine biçtiği
çıkarlar ve hedefler doğrultusunda hareket eden bağımsız birim, Anadolu'da olağanüstü bir hareketlilik
("hareketlilik" yerine "kaos", "istikrarsızlık" veya "anarşi" kavramlarını tercih edecekler vardır) yaratıyordu.
İttifaklar günübirlik bozulup yeniden kuruluyor, sınırlar neredeyse her ay yeniden çizilmeyi gerektiriyordu.
"Birbirine benzemek”ten söz ettiğime göre, neyin benzediği konusuna geleyim. Temel "toplum" olduğuna göre o
düzeyden başlayalım. Bütün bu Beylikler'de gayrı Türk ve gayrı Müslim olanların çoğunluğu oluşturduğunu
varsayabiliriz. Anadolu "halkı", Bizans İmparatorluğu'nun halkıydı. Evlenme ve din değiştirme gibi yollardan zaman
içinde bu halkın birçoğu Müslüman kesime katıldı (ama 1920’lerde bile Mübadele ile bu toprakları terk eden
milyonlarca Ortodoks kalmıştı). Bu gayrı Müslim nüfus o tarihlerde çok daha kalabalık olmalıdır. Böylece, daha
sonra merkezî imparatorluklarını kuran Osmanlılar'ın gayrı Müslim topluluklarla kurmayı başardıkları "co-existance"
biçimleri, aslında daha bu Beylikler zamanında ortaya çıkmaya başlamıştır.
Gayrımüslimler yerleşik köylü nüfusun çoğunluğunu oluşturuyordu. Kentlerde de hatırı sayılır miktarda
bulunduklarını varsayabiliriz. Henüz küçük Asya'da mutlak çoğunluk haline gelmemiş Türkler’in bir kısmı göçebe
hayatını sürdürüyor, ama gittikçe artan sayıda insan da yerleşik köylü veya kentli saflarına katılıyordu. Askerlik ve
yönetim de Türkler’in elindeydi.
Ortaya çıkan genel siyasî manzara, bir "feodalizm" manzarasıydı. Yıkılana kadar Selçuklu hanedanının (ve şimdi
İlhanlılar'ın) vasalı olan bu Beyler’in altında kendi vasalları olan birçok daha küçük ve yerel bey vardı. Az önce
değindiğim çıkar arayışı, çıkar için saf ve müttefik değiştirme pratiği bunların hepsi için geçerliydi. Bu pratikte
"jeopolitik" dışında herhangi bir ilke derdinde olmadıklarını, bunun da ortak bir özellik olduğunu ekleyebiliriz.
Toplumsal olarak bu dönemde Anadolu'nun genel karakterini oluşturan çizgiler, toplumsal kümelenme ve
sınıflaşmalar da hepsinde geçerliydi. Tarımsal üretim temelinde kır/kent ayrımı ve işbölümü ortak bir özellikti.
Kentlerde ağırlık oluşturan esnaf birlikleri, loncalar, ahi örgütlenmesi ve ideolojisi hepsinde vardı.
Gene hepsi, bu son cümlede andığım ideolojik karmaşayı paylaşıyordu. görece yeni Müslüman oldukları için
göçebe Türkmen alışkanlıklarından büsbütün kopmamışlar, daha ortodoks bir İslâmî düşünce sistemine doğru
evrilmekle birlikte henüz oraya varmamışlardı. Hıristiyan komşulardan uzak bölgelerde kurulmuş Beylikler'de bile
"gazî" ideolojisi ve değerleri herhalde sürmekteydi. Anadolu'nun heterodoks inançları ve kültleriyle içiçe
geçmişlerdi.
"Ahiler" hakkında, 14. yüzyılda buraları gözlemleyen Mağrıbî Arap gezgini İbn Batuta'nın klasik betimlemesine
bakalım:
Müfredi ahi, Ah-Kardeş sözünün müfred birinci şahıs şeklinde söylenmesinden meydana gelmiştir. Bunlar Anadolu'ya yerleşmiş bulunan Türkmenler'in yaşadıkları her yerde, şehir, kasaba ve köylerde bulunmaktadırlar. Memleketlerine gelen

yabancıları karşılama, onlarla ilgilenme, yiyeceklerini, içeceklerini, yatacaklarını sağlama, ihtiyaçlarını giderme, onları uğursuz ve edepsizlerin ellerinden kurtarma, şu veya bu sebeple bu yaramazlara katılanları yeryüzünden temizleme gibi konularda bunların eş ve örneklerine dünyanın hiçbir yerinde rastlamak mümkün değildir (s.7).
Hakkında çok şey bilmediğimiz halde, bu Ahi örgütlenmesinin sözkonusu dönemde bütün Anadolu'da yaygın olduğunu biliyoruz. Batuta'nın sözünü ettiği "iyiliğe adanmışlık" yalnız bu esnaf arasında değil, o dönemde sayıları gene hayli kabarık olan dervişler, abdallar v.b., yani oldukça heteredoks bir yapı sergileyen "din erbabı" arasında da görülüyordu. Bu dervişlerin inançlarının kaynakları, İslâmiyet çağında, Babaîlik gibi aykırı ve isyankâr anlayışlara uzanıyordu. Ama İslâm-öncesi çeşitli kültlerle bilmeden akrabalık kurulduğunu da kolayca tahmin edebiliriz.

Devamı...

Site Hakkında...

Karşılaştırmalı Edebiyat şimdiye kadar
kez ziyaret edildi. İlginize teşekkür ederiz ::
© 2006-2010 9Kare.Net Yazı İşleri Ürünüdür :: iletişim ::
Resized Header Image Copyright © DHester by freewebpageheaders.com

© Blogger templates The Professional Template Tasarım: Ourblogtemplates.com 2008


PageRank Checking Icon

Takipçilerimiz