George Orwell etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
George Orwell etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mart 2009 Salı

İngiliz Dili ve Politika-3



Zamanımızda siyasî yazıların umumiyetle kötü yazılar olduğu doğrudur. Eğer siyasî bir maksatla yazılmış bir yazı kötü değilse, onun yazarının parti ağzı kullanmayan ve kendi hususî kanaatlerini yazan bir çeşit âsi yazar olduğu görülecektir. Her ne renk olursa olsun muhafazakârlık cansız ve taklitçi bir yazı üslûbu gerektirir. Manifestolarda, başmakalelerde ve broşürlerde, beyaz kitaplarda, müsteşarların nutuklarında görülen siyasî yazı üslûbu tabiî partiden partiye değişir. Fakat onların hepsinde de bir benzerlik vardır-, o da bunlarda canlı, samimî, tabiî, cana yakın bir ifade tarzı bulunmamasıdır.

Bir siyasî konuşmacının kürsüden bestial atrocities (insanları hayvan gibi boğazlamak), iron heel (düşmanın zalim çizmesi), blood-stained tyranny (kanlı istibdat), free peoples of the world (dünyanın hür insanları), stand shoulder to shoulder (omuz omuza vermek) gibi tabirler kullanarak konuştuğunu duyarsanız, canlı bir insanın değil, bir kuklanın konuştuğunu sanırsınız. Bu intiba bazan gözlük camlarına vuran ışıkla onların arkalarında göz bulunmayan parlak daireler halinde görüldüğü zaman daha da kuvvetlenir. Bu, tamamen hayali bir düşünce değildir. Böyle tabirler kullanan bir hatip kendini hakikaten bir makine haline sokmakta epeyce yol almıştır. Onun gırtlağından uygun sesler çıkmakta, fakat beyni kelimelerini seçmekte bir rol oyna-mamaktadır. Verdiği nutuk tekrar tekrar vermeğe alışık olduğu bir nutuk ise, ağızdan çıkan sözlerin belki hemen farkında bile değildir. Bu tıpkı kilise ayinlerinde mırıldanılan dualara benzer. Bu şuursuzluk hali, kesinlikle gerekli değilse bile, siyasî bağlılık bakımından yine de faydalıdır.



Zamanımızda siyasî nutuk ve yazılarda çokçası müdafaası mümkün olmayan şeyler müdafaa edilmektedir. Hindistan'da İngiliz idaresinin devamı, Rusya'da sürgün ve temizlik hareketleri, Japonya'ya atom bombasının atılması hakikaten müdafaa edilebilir; fakat bunların müdafaasında ileri sürülen fikirler, birçok kimselerin kabul edemeyeceği kadar yabanicedir ve siyasî partilerin benimsedikleri gayelere de uymazlar. Siyaset dili, yumuşatılmış, hakikatleri delilleri araştırmadan kabul eden, tamamen sisli, dumanlı ve müphemliklerle dolu bir dildir. Müdafaasız köylüler havadan bombardıman edilmiş, şehir halkı kırlara sürülmüş, hayvanlar makineli tüfek ateşine tutulmuş, kulübeler yangın mermileriyle ateşe verilmiştir ve bunun adı pacification (sulhu tesis etmek) tir. Milyonlarca köylü tarlalarından, köylerinden sürülmüş, ancak beraberlerinde taşıyabildikleri kadar eşyalarıyla birlikte yollara dökülmüştür ve bunun adı transfer of population (nüfus aktarması) veya rectification of frontiers (hudutların düzeltilmesi) dir. İnsanlar muhakeme edilmeden yıllarca hapsedilmiş, enselerinden birer kurşunla vurulmuş yahut da kutup bölgelerindeki orman işletmelerinde iskorpit hastalığından ölüme terk edilmiştir ve bunun adı "elimination of unreliable elements" (güvenilmeyen unsurların tasfiyesi) dir. Zihinlerde acıklı tablolar yaratmamak isteniyorsa böyle tabirlere lüzum vardır. Meselâ, bir İngiliz profesörünün, Rusya'nın totaliter rejimini müdafaa ettiğini düşününüz. O, açıkça : Aleyhtarlarınızı öldürmekle iyi netice alıyorsanız, öldürün gitsin." diyemez. Onun için, ihtimal şöyle bir ifade tarzı kullanacaktır :

«While freely conceding that the Soviet Regirae exhitaits certain features which the humanitarian may be inclined to deplore, we must, I think, agree that a certain curtailment of the right to political opposition is an unavoidable concomitant of transitional periods, and that the rigours which the Russian people have been called upon to undergo have been amply justified in the sphere of concrete achievement.»


(Merhametli ve insanî duyguları kuvvetli kimselerin teessüfle karşılamalarına bir diyeceğimiz yoksa da, zannederim siyasî direnme hakkının bir dereceye kadar kısıtlanmasını geçiş dönemlerinin kaçınılmaz bir tasarrufu olarak ve Rus halkının katlanmak zorunda kaldığı güç şartların bedelinin, elde edilen elle tutulur başarılar saye-sinde, fazlasıyle ödenmiş olduğunu kabul etmeliyiz.)



Bu şişirilmiş üslûp gerçekleri gizlemenin yollarından biridir. Burada bir sürü Latince asıllı kelime hadiseleri sanki yumuşak bir kar örtüsü ile kapatmakta, ana hatları belirsizleştirilmekte ve bütün teferruatı örtbas etmektedir. Açık dilin en büyük düşmanı samimiyetsizliktir. İnsanın hakikî gayeleriyle açıkladığı gayeleri arasında bir boşluk varsa, insan mürekkep balığının kendi[-ni gizlemek için mürekkep çıkardığı gibi, uzun ve artık tesiri kalmamış tabirlere baş vurur. Zamanımızda "siyasetin dışında kalmak" diye bir şey yoktur. Bütün meseleler siyasî meselelerdir; siyaset ise bir yığın yalan, kaçamak, çılgınlık, nefret ve şizofrenidir. Umumî hava kötüleşdiği zaman, dil de bundan zarar görür. Elimde ispat edecek yeterli bilgiler olmamakla beraber, tahminime göre, diktatörlük idareleri yüzünden son 10-15 yıl içinde1 Alman, Rus ve İtalyan dilleri bozulmuşlardır.


Fakat eğer düşünce dili bozuyorsa, dil de düşünceyi bozabilir. Bir dilin bozuk kullanılışı hakikatleri bilen ve bilmesi gereken kimseler arasında bile, taklit ve anane yoluyla yayılabilir. Burada sözünü ettiğim bozuk dil bazı bakımlardan çok kolaylık sağlayan bir dildir. A not unjustifiable assumption (haksız olmayan bir faraziye), leaves much to be desired (daha tamam¬laması gereken epeyce eksikliği var, daha iyice olgunlaşmamış), would serve no good purpose (hiçbir iyi maksada yaramaz), a consideration which we should do well to bear in mind (hatırda tutmamız gereken bir husus) gibi tabirlerin insanın daima elinin altında bulunması bir kutu aspirin gibidir.
Bu yazımı yeniden gözden geçiriniz; benim de burada işaret ettiğim hataları tekrar tekrar işlediğimi göreceksiniz. Bu sabah postadan Almanya'nın durumu hakkında bir broşür çıktı. Yazar bu broşürü yazmağa mecbur kaldığı için yazdığını söylüyor. Broşürü rastgele açıyorum ve gördüğüm ilk cümle şöyle :

«(The Allies) have an opportunity not only of achieving a radical transformation of Germany's social and political structure in such a way as to avoid a nationalistic reaction in Germany itself, but at the same time of laying the foundations of a co-operative and unified Europe.»


( «Müttefikler» milliyetçi bir tepkiye meydan vermeyecek bir tarzda Almanya'nın siyasî ve sosyal yapısında köklü bir değişiklik yapmak ve aynı zamanda iş birliği içinde birleşik bir Avrupa'nın temellerini atmak fırsatına sahiptirler.)



Görüyorsunuz ki, yazar "yazmağa mecbur kaldığı için" yazdığını söylüyor; her halde söyleyecek yeni sözleri olduğunu hissediyor, fakat kullandığı kelimeler içtima borusu çalındığı zaman yerlerini alan süvari atları gibi, yukarıda gördüğümüz o berbat şekilde otomatik olarak diziliyorlar. İnsanın zihninin böyle lay the foundations (temellerini atmak), achieve a radical transformation (köklü değişiklik yapmak) gibi klişeleşmiş tabirlerle istilâ edilmesi, insanın ancak onlara karşı hazırlıklı olmasıyla önlenebilir. Bu gibi tabirlerden her biri insanın beyninin bir kısmını uyuşturmaktadır.

Dilimize musallat olan bu hastalığın belki tedavi edilebileceğini evvelce söylemiştim. Buna karşı çıkanlar, dilin sadece mevcut sosyal şartları yansıttığını ve doğrudan doğruya kelime ve cümle yapısı yoluyla dilin gelişmesine tesir edilemeyeceğini iddia ederler. Bir dilin ruhu ve umumî tonu bakımından iddia doğru olabilir. Saçma kelime ve tabirler çok kere, tekamül yoluyla değil, fakat bir azınlığın şuurlu faaliyeti sonucu ortadan kalkmıştır. Son zamanlarda birkaç gazetecinin alaylarıyla explore every avenue (her yolu denemek), ve leave no stone unturned (her taşın altına bakmak, her çareyi denemek)tabirlerin ortadan kaldırılmış olmasını misal olarak verebiliriz. İşle ilgilenecek yeter sayıda kimse bulunursa daha bir şişirme teşbihler ortadan kaldırılabilir-, aynı zamanda "not
un" şeklindeki kuruluşlar(1) alay konusu yapılarak yok edilebildiği gibi, vasat bir cümledeki Yunanca ve Latince kelimelerin sayısı da azaltılabilir. Yabancı dillerden alınan tabirlerle yolunu şaşırmış fennî tabirler dilden çıkartılabilir ve moda haline gelmiş olan ukalâlıklar durdurulabilir. Fakat bütün bunlar o
kadar ehemmiyetli husular değildir. İngiliz dilinin müdafaası için daha başka şeylere lüzum vardır. Belki en iyisi bu iş için neye lüzum olmadığını söylemekle işe başlamaktır.


İlkin bu işin eski kelime ve tabirlerin kurtarılması veya bir standard İngilizce kurulmasıyla ve sıkı sıkıya ona bağlanılmakla bir alâkası olmadığı belirtilmelidir. Tersine, faydalı olmaktan çıkmış her kelime ve tabirin hurdaya çıkarılması lâzımdır. Doğru bir gramer ve sentaksın, insan söyleyeceği şeyi açıkça ifade ettikçe, ehemmiyeti yoktur. İngilizceye Amerikan İngilizcesinden geçen unsurların defedilmesi yahut da iyi bir nesir üslûbunun yaratılması da şart değildir. Diğer taraftan İngilizcenin yapmacık bir şekilde basitleştirilmesi ve yazılı İngilizcenin konuşulan
İngilizceye benzetilmesi de gerekmez. Ne de Latin asıllı kelimeler yerine daima Anglo - Saksonca kelimelerin kullanılması gereklidir. Önemli olan, mânayı en az ve kısa kelimelerle açıklamaktır. Her şeyden evvel gerekli olan, kelimenin mânayı seçmesi değil, mânanın kelimeyi seçmesidir. Nesirde insanın düşebileceği en büyük hatâ kelimelere teslim olmaktır. Elle tutulan bir cisim düşündüğünüz zaman kelimesiz düşünürsünüz, sonra kafanızda canlandırdığınız şeyi tasvir edeceğiniz zaman her halde ona tam olarak uyan kelimeleri buluncaya kadar kelime araştırırsınız.


Mücerret bir şey düşündüğünüz zaman ise daha baştan kelimelerle başlamanız muhtemeldir. Fakat bilerek önleme gayretinde bulunmazsanız mevcut şive hemen araya girecek ve mânanın değişmesi ve bulunması pahasına sizin yerinize işi o halledecektir. Kelimeleri hemen kullanma¬mak, onları bekletip, evvelâ mânayı resimler ve duygular yoluyla mümkün olduğu kadar açık kavramağa çalışmak, belki en iyi yoldur. Sonradan mânayı en iyi bir şekilde verecek olan tabirler sadece kabul edilmeyip, seçilebilir ve daha sonra da dönülüp seçilen kelimelerin başka bir kimse üzerinde ne gibi bir intiba bırakabileceği düşünülür ve böylece bir karara varılır. Zihnin bu sonuncu faaliyeti bütün bayat ve karışık hayallerin, lüzumsuz tekrarların, acayiplik ve müphemliklerin sökülüp atılmasıdır. Fakat insan bazan bir kelimenin veya tabirin ne gibi bir tesir yapacağı hakkında şüpheye düşebilir, bu bakımdan şevki tabiî iş görmediği hallerde insanın güvenebileceği bazı kaidelere ihtiyacı vardır. Sanırım aşağıdaki kaideler ihtiyacı karşılayacaktır :

(a) Basılı eserlerde her zaman gördüğünüz teşbihleri ve onlara benzeyen kelimeleri hiçbir zaman kullanmayınız.
(b) Kısa bir kelime işi görecekse yerine asla uzun bir kelime kullanmayınız.
(c) Cümleden bir kelimeyi atmak mümkünse atınız,
(d) Aktif cümle kullanabileceğiniz hallerde asla pasif cümle kullanmayınız.
(e) Günlük İngilizce karşılığı aklınıza geliyorsa, hiçbir zaman yabancı bir tabir, ilmî bir kelime veya belirli bir mesleğe ait argo kelimeyi kullanmayınız, (f) Medenî bir insana yaraşmayan bir söz söylemektense burada verilen kaideleri ihlâl etmeniz daha evlâdır.




Bunlar iptidaî bazı kaidelere benziyor; hakikaten de öyledirler. Fakat onlar, bugün moda olan tarzda yazmaya alışmış olan bir kimsenin davranışını değiştirmesini gerektirir. İnsan bu kaidelerin hepsine uyduğu halde İngilizceyi yine de kötü yazabilir, fakat makalemin baş tarafında misal olarak verdiğim 5 parçadaki kadar kötü yazamaz.



Burada dilin edebiyatta kullanılışı üzerinde durmadım. Üzerinde durduğum, dilin düşünceyi engelleme veya gizleme vasıtası değil, açıklama vasıtası olduğudur. Stuart Chase ve diğer bazı kimseler bütün mücerret kelimelerin manasız olduğunu iddia edecek kadar ileri gitmişler ve bundan dolayı siyasetle ilgili konularda hiçbir şey söylememeyi tavsiye etmişlerdir. Madem Faşizmin ne olduğunu bilmiyorsunuz, o halde onunla nasıl mücadele edebilirsiniz? İnsan böyle saçmalıkları olduğu gibi kabul etmek zorunda değildir; fakat insan bugünkü siyasî keşmekeşin, dilin bozulmasıyla irtibatlı olduğunu kabul etmelidir; belki o zaman kelimelerden işe başlamak suretiyle duruma bir hal çaresi bulunabilir. İngilizcenizi sadeleştirirseniz modanın en kötü çılgınlıklarından kendinizi kurtarmış olursunuz. Muhafazakârdan anarşiste kadar bütün siyasî partilerin dili, yalanları doğru, cinayetleri haklı ve boşu dolu gösterecek şekilde kurulmuştur.



İnsan bunu bir anda değiştiremez ise de, hiç olmazsa kendi alışkanlıklarını değiştirebilir ve arasıra Jackboot (askerî baskı idaresi), Achille's heel (Aşil'in topuğu, yani canalıcı noktası), hotbed (kötülük kaynağı), melting pot (eritme potası, yani her şeyin kaynaştığı yer), acid test (çetin sınav), veritable inferno (hakikî bir cehennem) gibi lüzumsuz ve artık fırtığı çıkmış tabirlerle iyice alay ederek, onlarla birlikte diğer çöptenekelik kelimelerin ait oldukları çöplüğe dökülmesine yardım edebilir.

Kaynak: Dünya Edebiyatından Seçmeler; Çeviren : Prof. Dr. Ahmet E. Uysal, Nisan 1977 Sayı:2, Kültür Bakanlığı yayınları.

Devamı...

9 Mart 2009 Pazartesi

İngiliz Dili ve Politika-2


Fazla iddialı sözler : Phenomenon (hadise), element (unsur), individual (şahıs), objective (tarafsız), categorical (kesin), effective (tesirli), virtual (hakikî), basic (esas), primary (ilk), promote (yükseltmek), constitute (teşvik etmek) exhibit (teşhir etmek), exploit (istismar etmek), utilize (kullanmak), eliminate (bertaraf etmek), liquidate (tasviye etmek) gibi kelimeler sade cümlelere bir zenginlik ve tarafsız olmayan hükümlere ilmî bir objektiflik havası kazandırmak için kullanılmaktadır.


Epoch-making (devir açıcı), epic (hamasî), historic (tarihî), unforgettable (unutulmaz), triumphant (muzaffer), age-old (asırlık), inevitable (kaçınılmaz), inexorable (amansız), veritable (gerçek, hakikî) gibi sıfatlar milletlerarası politikanın adiliklerine bir ağırlık kazandırmak için kullanılırken, savaşa bir yücelik vermek için realm (ülke), throne (taht), chariot (harp arabası), mailed fist (zırh eldiven), sword (kılıç), shield (kalkan), banner (sancak), elarion (borazan) gibi eski devirleri hatırlatan kelimeler kullanılır. Deux ex machina (ilâhî müdahale), weltan-schaung (dünya görüşü), cul de sac (çıkmaz sokak), ancien regime (eski idare), status quo (halihazır durum) gibi yabancı kelimeler kullanılır. Deux ex machina (ilâhî müdahale), weltan-verir. i. e. (yani), e. g. (meselâ) ve ete. (v. s.) gibi faydalı bazı kısaltmalar dışında yüzlerce yabancı kelime ve tabire İngilizcede hiç gerek yoktur.
Kötü yazarlar, bilhassa ilim, siyaset ve sosyoloji konularında yazı yazanlar Latince ve Yunanca kelimelerin Saksonca kelimelerden daima daha haşmetli olduğunu sanırlar ve bunun sonucu olarak expedite (tacil etmek, hızlandırmak) , ameliorate (ıslah etmek, daha iyi bir duruma sokmak), deracinate (kökünden sökmek), clandestine (gizli), subaqueous (su altı) gibi lüzumsuz kelimeler Anglo-Saksonca karşılıkları olduğu halde onların yerine kullanılırlar.(1)

Marksist yazarların sık sık kullandığı hyena (sırtlan), hangman (cellât), petty bourgeois (küçük burjuva), lacquey (uşak), cannibal (yamyam), mad dog (kuduz köpek) v. s. gibi kelimeler çokçası Rusça, Fransızca ve Almancadan çevrilerek aktarılmış kelimelerdir. Aslında yeni bir kelime uydurmanın normal yolu Latin veya Yunanca kelimeye bir "—ize" eki ilâve etmektir. Umumiyetle İngilizce karşılığını düşünmektense bu yolla deregionalize (genelleştirmek), impermissible (müsaade edilemez), extra-marital (evlilik dışı) v.s. gibi kelimeler kurmak daha kolaydır. Bunun sonucu da dilde dağınıklık ve müphemliktir.
Manasız kelimeler : Bazı yazılarda, bilhassa sanat ve edebiyat tenkitlerinde hemen hiçbir mâna taşımayan uzun cümlelere çok rastlanır.(2)
Romantic (romantik), plastic (plastik), values (değerler), human (insan), dead (ölü), sentimental (his-sî), natural (tabiî), vitality (canlılık) gibi sanat eserlerinin tenkidinde kullanılan kelimeler, yalnız gözle görülebilecek bir şey anlatmamakla beraber, okuyucudan da böyle anlaşılmaları beklenmediğinden tamamen manasızdırlar. Bir tenkitçinin «The outstanding feature of Mr. x's work is its living quality» (Mr. x'in eserinin göze çarpan hususiyeti onun canlılığıdır) şeklindeki bir cümlesiyle, başka bir tenkitçinin «The immediately striking thing about Mr. x's work is its peculiar deadness» (Mr. x'in eserinin hemen dikkati çeken hususiyeti onun kendine mahsus bir cansızlık göstermesidir) şeklindeki cümlesi arasındaki fark okuyucu bakımından sadece bir fikir ayrılığından ibarettir. Dead
ve livinig yerine black ve white gibi kelimeler kullanılsaydı okuyucu dilin kötü kullanıldığını hemen anlardı. Birçok siyasî kelimeler bu şekilde kötüye kullanılmaktadır. Bugün Fascism (Faşizm) kelimesi «arzu edilmeyen bir şey» dışında bir mâna taşımamaktadır. Democracy (demokrasi), socialism (sosyalizm) freedom (hürriyet), patriotic (vatansever), realistic (gerçekçi), justice (adalet) kelimelerinin birbiriyle uyuşmayan mânaları vardır. Democracy gibi bir kelime söz konusu olunca, kelimenin herkesçe kabul edilebilen belirli bir tarifi olmadığı gibi, böyle bir şeye teşebbüs edildiği zaman, her taraftan itirazlar olmaktadır. Bir memlekete demokratik dediğimiz zaman onu methettiğimiz anlaşılmaktadır. Sonuç olarak, herhangi bir rejimi müdafaa etmek isteyenler onun bir demokrasi olduğunu iddia ederler ve kelime belirli bir mânaya bağlandığı takdirde onu artık kullanmaktan korkarlar. Bu çeşit kelimeler bile bile yanlış kullanılmaktadır. Yani onları kullanan kimselerin onlar için hususî tarifleri vardır.
Marshal Petain was a true patriot (Mareşal Petain hakikî bir vatanseverdi), The Soviet Press is the freest in the world (Sovyet basını dünyanın en hür basınıdır) gibi beyanlar daima okuyucuyu aldatmak için yapılmıştır. Çeşitli mânalarda yalan yere kullanılan diğer kelimeler şunlardır : class (sınıf), totalitarian (totaliter), science (fen), progressive (ilerici), reactionary (gerici), bourgeois (burjuva), equality (eşitlik).

Bu sapıklıkların ve aldatmacalıkların listesini yaptıktan sonra, bunların yazıda nasıl kullanıldığına dair bir örnek daha vereceğim. Bu sefer hayalî bir parça seçmeliyim. İyi bir İngilizce parçayı en kötü modern İngilizceye çevirerek vereceğim. İncil'in «Ecclesiastes» kısmından meşhur bir parça veriyorum :

"I returned and saw under the sun, that the race is not to the swift, nor the battle to the strong, neither yet bread to the "vvise, nor yet riches to men of understanding, nor yet favour to men of skill; but time and chance happeneth to them all."
Dönüp baktığımda, güneşin altında yansı hızlı koşanın, savaşı kuvvetlinin, ekmeği ve serveti akıllının kazanmadığını gördüm. Ne de kabiliyetli hususî muamele gördü. Hepsinin beklediği bir zaman, hepsinin kolladığı bir fırsat vardı."


Bu, modern îngilizcede şu şekle giriyor :
"Objectivo consideration of contemporary phenomena cömpels the conclusion that success or failure in competitive activitles exhibits no tendency to be commensurate with innate capacity, but that a consi-derable element of the unpredictable must invariably be taken into account."
«Günümüzün olaylarını tarafsız bir incelemeye tâbi tutarsak, rekabeti gerektiren faaliyetlerde başarı veya başarısızlığın şahsi kabiliyet ile düz orantılı olmadığı, fakat önceden kestirilemeyen bir hayli un-surların daima dikkat nazarına alınması gerektiği sonucuna varmak zorunda kalırız.»

Bu gülünç bir taklit olmakla beraber, o kadar da kaba değildir. Meselâ, yukarıda (3) sayılı örnek de aynı şekilde bir İngilizceyle yazılmıştır. Tam bir tercüme yapmadığım görülecektir. Cümlenin başı ve sonu aslına yakındır, fakat orta kısımda race-(yarış), battle (savaş), bread (ekmek), gibi elle dokunulur haki-katlar «success or failure in competitive activities» (rekabeti gerektiren faaliyetlerde başarı veya başarısızlık) gibi müphem bir ifade şekline dönmektedir. Bunun böyle olması gerekiyordu, çünkü benim burada sözünü etmekte olduğum hiçbir modern yazar, yani «objective consideration of contemporary phenomena» (Çağdaş olayların tarafsız mütalâası) gibi bir ifade şekli kullanılabilen hiçbir yazar, düşüncelerini böyle teferruatlı ve tam bir şekilde sıralamazdı. Modern nesir daima kesinlikten uzaklaşmakta, müphemliğe yönelmektedir. Şimdi bu iki cümleyi biraz daha yukarıdan inceleyelim : İlk cümlede 49 kelime, fakat yalnız 60 hece bulunmaktadır ve içindeki kelimelerin hepsi de günlük hayattan alınmıştır. İkinci parçada 38 kelime ve 90 hece bulunmaktadır; kelimelerin 18'i Latince ve biri de Yunanca köklerdendir. İlk cümlede 6 tane canlı hayal vardır ve müphem denilebilecek tek bir kelime yoktur; 90 hecesine rağmen birincinin taşıdığı mânanın sadece bir özetini verebilmektedir. Böyle olmasına rağmen bugünkü İngilizcede ikinci parçadaki cümleler tutunmaktadır. Meseleyi abartmak istemiyrum. Bu yazı şekli fazla yaygın değildir. Sadeliğe en kötü kitaplarda bile hâlâ rastlanmaktadır. Fakat, bizden insan kaderinin belli olmayışı hakkında birkaç satır yazmamız istense, İncil' den aldığım cümleden ziyade, benim hayalî cümleme benzeyen bir yazı yazmamız ihtimal dahilindedir.


Göstermeye çalıştığım gibi modern yazıların en kötü tarafı, kelimeleri mânalarının hatırı için ve hayalleri mânayı daha açık olarak anlatmak maksadıyla seçmek değil, başkalarının yan yana getirdiği uzun kelime dizilerini sahte ve yapmacık bir tarzda kullanmaktır. Bunun cazibesinin sebebi kolay oluşudur. Bir kere alışınca in my opinion it is not unjustifiable assumption (Fikrimce haksız bir faraziye değildir) demek, sadece I think (sanıyorum) demekten daha kolay, hattâ daha çabuktur. Hazır tabirleri kullanırsanız, yalnız kelime aramamak gibi bir kolaylığa sahip olmakla kalmazsınız, aynı zamanda cümlenizin ritmik hususiyetlerine de ehemmiyet vermezsiniz, çünkü bu tabirler aşağı yukarı ahenkli olarak hazırlanmıştır.

Meselâ, bir stenoya yazı yazdırmak gibi, aceleyle yazarken, yahut bir nutuk hazırlarken, iddialı ve bol Latince kelimeler kullanarak yazmanız tabiidir. A consideration which we should do well to bear in mind (hatırlamamız gereken bir husus) veya a conclusion to which we should readily assent (hemen kabul etmemiz gereken bir netice), birçok cümlenin sertliğini giderir. Bayat teşbihler, mecazlar ve tabirler kullanmak suretiyle insan, yalnız okuyan için değil, yazdıklarının müphem olması pahasına, kendini zihin yorgunluğundan kurtarır. İşte karışık teşbihlerin faydası budur. Bir teşbihin başlıca gayesi zihinde görme duygusuyla ilgili bir hayal canlandırmaktır. Bu hayeller The Fascist octopus has sung its sıvan song (Faşist ahtapot son kozunu oynadı) gibi bir cümlede yazarın ismini verdiği şeylerin hayalini canlandırmadığı açıktır. Yani yazar hakikatte düşünmemektedir.


Makalemin baş tarafında verdiğim örneklere tekrar bakalım : Prof. Laski (1 no. lu parça) 53 kelimelik yazısında 5 tane menfi kelime kullanmaktadır. Bunlardan biri bütün parçayı manasız bir şekle soktuğundan lüzumsuzdur. Ayrıca, yanlışlıkla akin (akraba) kelimesi yerine alien (yabancı) kelimesi kullanılmış ve böylece cümlenin mânası daha da anlaşılmaz olmuştur. Yapılmaması gereken birkaç becerisizlikle cümlenin umumî müphemiyeti daha da artmıştır. Prof. Hogben (2 no. lu parçada) reçete yazabilmek kabiliyetini haiz bir bataryayı gelişigüzel harcamakta, günlük dilde kullanılan put up with (tahammül etmek) tabirini tasvip etmediği halde, egregious (üstün, temayüz etmiş) kelimesinin mânasına lügatte bakmak istememektedir, 3. parça merhametsizce ele alınırsa tamamen manasızdır. İnsan bu parçanın alındığı makalenin tamamını okursa, o za-man belki mânasını anlayabilir. 4. parçanın yazarı aşağı yukarı ne demek istediğini biliyor, fakat bazı bayat tabirlerin bir ara-ya yazılmasıyla, çay yapraklarının lavabonun deliğini tıkaması gibi, mâna boğuluyor, tıkanıp kalıyor. 5. parçada kelimelerle mâna arasında bir bağ kalmamıştır. Bu tarzda yazanlar mutat üzere umumî bir heyecan ifade etmek isterler. Hoşlanmadıkları bir şeye karşılık, başka bir şey uğrunda birleşmek istediklerini anlatmak isterler; fakat söyledikleri şeyin teferruatıyla ilgili değillerdir. Titiz bir yazar yazdığı her cümlede, kendine en az dört soru sorar: Ne demek istiyorum? Hangi kelimeler bu mânayı verecektir? Hangi hayal yahut tabir onu daha açık anlatacaktır?

Bu hayal tesirli olacak kadar taze ve canlı mıdır? Sonra belki kendisine bir soru daha soracaktır. Onu daha kısa yazabilir miyim? Kaçınabileceğim çirkin bir şey söyledim mi? Fakat sizin bütün bu zahmetlere girmenize lüzum yoktur. Siz sade zihninizin kapılarını açıp, hazır tabirlerin bölük bölük içeri girmesine müsaade etmekle bundan kurtulabilirsiniz. Onlar size cümlelerinizi bir dereceye kadar kurarlar, sizin düşüncelerinizi bile düşünebilirler, hatta gerekiyorsa, anlatmak istediğinizi kısmen sizden bile gizleyebilirler. İşte, politika ile dilin bozulması arasındaki hususî münasebet bu noktada açıkça belirmektedir.


(1) Buna güzel bir misal olmak üzere çok yakın zamanlara kadar İngilizce çiçek isimlerinin yerine Yunancalarmın kullanılmağa başlanmasını gösterebiliriz. Böylece snapdragon ye-rine antirrhinum, forget - me - not yerine myosotis kullanılmağa başlamıştır. Bunun hangi maksada yaradığını anlamak güçtür. Belki daha sade olan yerli kelime yerine Yunancasının kullanılmasıyla daha yüksek bir ilmîlik kazanıldığına inanılmaktadır.
(2) "Comfort'un vüs'at bakımından garip bir şekilde Whitman'ı andıran idrak ve hayallerdeki cihanşümullüğü estetik mecburiyete tamamen ters olarak, o titreyen atmosferik, ima yığınının zalim ve zamansızlığın sakin amansızlığını canlandırmaya devam ediyor. Wrey Gardner hedefin tam ortasına isabetli atışlarda bulunuyor. Fakat onlar o kadar basit değil, ve bu mes'ut hüzün içinde tevekkülün acı-tatlısından daha başka şeyler var." (Poetry Ouarterly)



Kaynak: Dünya Edebiyatından Seçmeler; Çeviren : Prof. Dr. Ahmet E. Uysal, Nisan 1977 Sayı:2, Kültür Bakanlığı yayınları.sf:16-21

Devamı...

8 Mart 2009 Pazar

İngiliz Dili ve Politika-1

George Orwell* Çeviren : Prof. Dr. Ahmet E. Uysal



İngiliz diliyle uğraşanlar bu dilin kötü bir yolda olduğunu kabul etmekle beraber, bu konuda istense de bir şey yapılamayacağı kanaati genellikle hâkim bulunmaktadır. İddia edildiğine göre İngiliz medeniyeti çökmekte olan bir medeniyettir, ve İngilizce de bu çöküntüden kurtulamaz. Dilin kötüye kullanılmasına karşı çıkmak, fener mumunun elektrik ışığına yahut da at arabasının uçağa tercih edilmesi gibi hissi bir muhafazakârlık sayılmaktadır. Buna karşı, dilin tabiî bir gelişme sonucu meydana geldiği ve gayelerimize göre şekil verdiğimiz bir vasıta olmadığı görüşü vardır.



Bir dilin gerilemesinin siyasî ve ekonomik sebepleri vardır. Bu gerilemeyi sadece şu veya bu yazarın tesirine bağlamak doğru değildir. Fakat bir tesir bir sebep olabildiği gibi, ilk sebebi kuvvetlendirerek aynı tesiri daha yoğun bir şekilde meydana getirebilir ve bu sebep-tesir münasebeti böyle zincirlemesine uzar gider. Bir adam hayatta başarısız olduğundan içkiye başlayabilir ve sonra da içtiği için büsbütün başarısızlığa uğrar. İşte İngiliz dilinin başına gelen de buna benzer bir durumdur. Düşüncelerimiz sağlam olmadığından dilimiz çirkinleşiyor ve doğruluktan uzaklaşıyor, fakat diğer taraftan da dilimizin pejmürdeliği düşüncelerimizin sakat olmasına yol açıyor. Önemli olan meselenin iki yönlü oluşudur. Modern İngilizce, bilhassa yazılı İngilizce, taklit yoluyla yayılmakta olan birçok kötü alışkanlıklarla doludur. İnsan biraz zahmete katlanırsa bunlardan kurtulmak mümkündür. İnsan bu alışkanlıkları bırakırsa daha açık düşünebilir; açık düşünmek de siyasî olgunluğun ve gelişmenin ilk adımıdır. Demek ki, kötü İngilizceye karşı mücadele etmek boş bir hareket olmadığı gibi, yalnız hayatını yazarlıkla kazananların ilgilenmesi gereken bir konu da değildir. Az ileride bu konuya yine döneceğim. O zaman ne demek istediğim daha kolay anlaşılacaktır. Şimdi bugünkü İngilizceden beş yazılı örnek vereceğim.

Bu beş parça, çok bozuk oldukları için seçilmemişlerdir. İsteseydim bunlardan çok daha bozuk yazılar seçebilirdim. Bu parçaları zamanımızda çok görülen bozuk düşünce şekillerini açıklamak için seçtim. Biraz vasatın altında olmakla beraber bunlar bugünkü İngilizceyi temsil edecek parçalardır. Onları kolaylık olsun diye numaralıyorum ;

(1) I am not, indeed, sure whether it is not true to say that the Milton who önce seemed not unlike a seventeenth - century Shelley had not become, out of an experience ever more bitter in each year, more alien to the founder of that Jesuit sect which nothing could induce him to tolerate. (Professor Harold Laski : Essay in Fredom of Ex-pression)

(Bir zamanlar bir 17. yüzyıl Shelley'inden farksız görülen Milton, her yıl geçirdiği daha acı tecrübeden sonra, onu hiçbir şeyin tahammüle zorlayamacağı o Jesuit mezhebi kurucusuna daha da yabancılaşmış olduğunu söylemenin doğru olup olmadığından gerçekten âmin değilim. (Profesör Harold Laski : İfade Hürriyeti'nden bir parça)

(2) Above all, we cannot play ducks and drakes with a native battery o£
idioms which prescribes such egregious collocations of vocables as
the Basic put up with for tolerate or put a loss for bewilder.
(Professor Lancelot Hogben : Interglossa)

(Her şeyden evvel, tolerate yerine put up with (tahammül etmek), bewilder yerine put at a loss (şaşırtmak, şaşkına döndürmek) gibi bir sürü üstün kelime bataryalarının reçetesini yazan kendi öz deyimlerimizi gelişigüzel harcayamayız. (Profesör Lancelot Hogben : Interglossa)

(3) On the one side we have the free personality by definition it is not
neurotic, for it has neither conflict nor dream. Its desires, such as
they are, are transparent, for they are just what institutional approval keeps in the forefront of consciousness; another institutional
pattern would alter their number and intensity; there is little in them
that is natural, irreducible, or culturally dangerous. But on the
other side, the social bond itself is nothing but the mutual reflection
of these şelf - secure integrities. Recall the definition of love. Is not
this the very picture of a small academic? where is there a place in
this hail of mirrors for either personality or fraternity? (Essay on
Psychology in Politics - New York)

(Bir tarafta serbest şahsiyet var : tarif gereğince bu nörotik değildir, çünkü ne rüyaları ne de çatışmaları yoktur. Arzuları şeffaftır, çünkü onlar müessese tasvibiyle şuurun ön planında tutulan şeylerdir; diğer bir müessese şekli onların sayısını ve şiddetini değiştirir. Onlarda tabiî, basitleştirilmeyen ve kültür bakımından tehlikeli pek az şey vardır. Fakat diğer taraftan sosyal bağın kendisi bu kendinden emin dürüstüklerin karşılıklı yansımasından başka bir şey değildir. Aşkın tarifini hatırlayınız. Bu küçük bir akademikin tam kendisi değil midir? Bu aynalı salonun neresinde şahsiyet veya kardeşlik için bir yer vardır?(New York'ta çıkan Politika dergisinde psikoloji konusunda bir deneme)

(4) AlL the "best people" from the gentlemen's clubs, and ali the frantic fascist captains, united in common hatred of Socialism and bestial horror of the rising tide of the mass revolutionary movement, have turned to acts of provocation, to foul incendiarism, to medieval legends of poisoned wells, to legalize their own destruction of proletarian organizations, and rouse the agitated petty - bourgeoisie to chauvinistic fervour on behalf of the fight against the revolutionary
way out of the crisis. (Communist pamphlet)

(Kibar beylerin üye olduğu klüplere mensup bütün «en iyi» kimseler ve bütün çılgın faşist liderler, Sosyalizme karşı nefret ve kitlenin devrimci hareketinin şahlanması karşısında hayvanca korku duygusuyla birleşerek, tahriklere, pis kundakçılığa, ortaçağların zehirli kuyular masallarına, proleter örgütlerin kendileri tarafından tahrip edilmesini meşru gösterme hareketlerine ve buhrandan çıkış yolu olarak devrimci yola karşı savaş uğruna telâşlı küçük burjuvanın şoven heyecanını artırmaya yönelmişlerdir. (Komünist Bildirisi)

(5) If a new spirit is to be infused into this old cöuntry, here is one thorny and contentious reform which must be tackled, and that is the humanization and galvanization of the B. B. C. Timidity here will bespeak canker and atrophy of the soul. The heart of Britain may be soımd and of strong beat, for instance, but the British lion's roar at present is like that of Bottom in Shakespeare's Midsummer Night's Dream - as gentle as any sucking dove. A virile new Britain cannot continue indefinitely to be traduced in the eyes, or rather ears, of the world by the effete languors of Langham Place, brazenly masquerading as «standard English.» When the Voice of Britain is heard at nine o'clok, better far and infinitely less ludicrous to hear aitches honestly dropped than the present priggish, inflated, inhibited, school - ma'amish arch braying of blameless bashful mewing maidens! (a letter in Tribune)

(Bu eski memlekete yeni bir ruh aşılamak için yapılması gereken güç ve tartışmalı bir reform vardır; bu da B. B. C. nin galvanize ve humanize edilmesidir. Bu konuda gösterilecek korkaklık kanser ve ruhun atrofisi demektir. Meselâ Britanya'nın kalbi sağlam ve nabzı kuvvetli olabilir, fakat şimdi İngiliz aslanının kükremesi Shakespe-are'in Midsummer Night's Dream'indeki Bottom'da olduğu gibi herhangi bir süt kuzusu kadar mülayimdir. Dinamik bir yeni Britanya, dünyanın gözlerine, daha doğrusu kulaklarına Langham Place'in modası geçmiş gevşekliğinin utanmaz «Standard lngilizce»si olarak sunularak tahrik edilmesine ilâ nihaye müsaade edilemez. Britanya'nın sesi saat 9'da duyulduğu zaman 'ayç'lerin namuskârane düşürüldüğünü duymak, şimdiki kendini beğenmiş, mübalâğalı, sınırlı, kusursuz utangaç mızmız bakirelerin hocahanımvari anırmalarını dinlemekten çok daha iyi ve sonsuz derecede daha az gülünçtür! (Tribune'da çıkan bir mektuptan)



Bu parçalardan herbirinin kendine göre bir kusuru vardır; kaçınılabilecek çirkinliklerden tamamen ayrı olarak bunlarda müşterek iki unsur göze çarpmaktadır. Birincisi hayallerin bayatlığı, diğeri de ifade bulanıklığıdır. Yazarın ya anlatmak isteği mâna taşıyan bir konusu vardır, fakat onu anlatamamaktadır; ya farkında olmadan başka bir şey anlatmaktadır; ya da kelimelerin bir mâna taşıyıp taşımadığı onun için önemli değilr. Bu müphemlik ve beceriksizlik bugünkü İngiliz nesrinin, bilhassa siyasî konularda yazılan yazıların en göze çarpan hususiyetidir. Belirli bir konu ortaya atılır atılmaz elle tutulur şeyler bir mücerretlik içinde erir ve hiç kimse bayatlamamış bir ilime kullanamaz olur. Yazılar, taşıdıkları mânalardan dolayı seçilen kelimeler yerine, gittikçe bir prefabrike kümesin parçaları gibi bir araya getirilmiş cümle parçacıklarından meydana getirilmektedir. Aşağıda yazının çeşitli yollarla nasıl bozulduğunu örneklerle göstermek istiyorum :

Ölü teşbihler : Yeni icad olunmuş bir teşbih hayal yoluyla düşünceye yardım ederken, iron resolution (demir irade, çelik irade) gibi teknik bakımdan ölü veya cansız teşbihler, alelade kelimeler haline dönüp umumiyetle canlılıklarını kaybetmeden kullanılabilirler. Fakat bu iki grup arasında canlılıklarını ve tesirlerini kaybetmiş bir yığın teşbih vardır; bunlar insanları teşbih yaratmak zahmetinden kurtarırlar. Bunlara örnek olarak şunlar verilebilir :


Ring the changes on (bir şeyi değişik şekillerde tekrarlamak), take up the cudgels for (birini savunmak), toe the line (hizaya gelmek), ride roughshod över (tahakküm etmek), stand shoulder to shoulder with (omuz omuza vermek), play into the hands of (bilmeyerek bir düşmana hizmet etmek), no axe to grind (bir menfaati olmamak), grist to the mili (kâr sağlamak), fishing in troubled waters (bulanık suda balık avlamak), on the order of the day (yapılması gereken şey), Achille's heel (Aşil'in topuğu, canevi), swan song (kuğu türküsü. Kuğunun ölmeden biraz önce çok güzel öttüğüne dair halk inancından kaynağını alan bir söz, son başarı), hotbed (kötülük yatağı).


Bunlardan bir çoğu bugün mânaları bilinmeden kullanılmaktadır. Birbirlerine uymayan teşbihler sık sık karıştırılmaktadır. Bu, yazarın anlatmak istediği şeyle ilgilenmediğinin kesin bir işaretidir. Şimdi kullanılmakta olan bazı teşbihler asıl mânaları dışında kullanılmaktadır, ve bunları kullananların bu gerçekten haberleri bile yoktur. Meselâ, "toe the line (hizaya gelmek)" bazan "tow the line (hizayı çekmek)" şekline girmektedir. Diğer bir misal de "the hammer and the anvil (çekiç ve örs)" tür. Bu teşbih, şimdi örsün bütün yükü taşıdığı, yani bütün zahmete katlandığını ifade etmek için kullanılır. Gerçekte ise çekici kıran örstür; çekicin örsü kırdığına hiçbir yerde rastlanmamıştır. Ne dediğini anlamak için bir an durup düşünen yazar bunun farkına varabilir ve o zaman deyimin asıl şeklini bozmaz.

Takma bacak fiiller : Bunlar yazarı uygun fiil ve isimleri araştırıp bulmak zahmetinden kurtarır ve cümleleri fuzulî hecelerle yastıklayarak onlara simetrik bir görünüş verir. Tipik örnekler şunlardır : render inoperative (hizmet dışı bırakmak, çalışamaz duruma sokmak), militate against (— karşı mücadele etmek), make contact with (temas kurmak), be subjected to (tâbi olmak), give rise to (sebebiyet vermek), give grounds for (birine fırsat vermek), to have the effect of (—nin tesirine sahip olmak), play a leading part in (—de önemli rol oynamak), make itself felt (kendini hissettirmek), take effect (yürürlüğe girmek), exhibit a tendency to (—e eğilim göstermek), serve the purpose of (—maksadına yaramak).


Burada yapılan iş basit fiillerin ortadan kaldırılmasıdır. "Break, stop, spoil, mend, kill" gibi tek bir kelimeden ibaret fiiller kullanacağınız yere fiil, umumî maksatlarla kullanılan "prove, serve, form, play, render" gibi bir fiile eklenmiş bir isim veya sıfattan meydana gelen bir cümle parçası haline gelmektedir. Ayrıca, mümkün olan yerlerde, fiilin aktif hali yerine pasif hali ve fiilden yapılmış isimler yerine (by examining yerine by exa-mination of gibi) isimlerden yapılmış kuruluşlar kullanılmaktadır. Fiillerin sayısı bir de —ize ve de— li kuruluşlarca kısıtlandınlmakta ve bazı bayat ifade şekillerine not un— kuruluşuyla bir derinlik görünüşü kazandırılmak istenmektedir. Basit rabıt edatları (bağlama ekleri) ve ön ekler yerine with respect to, having regard to, the fact that, by dint of, in view of, in the interests of, on the hypothesis that gibi deyimler kullanılmaktadır. Cümlelerin sonları greatly to be desired (çok arzu edilmektedir) , cannot be left out of account (dikkat nazarından uzak tutulamaz) , a development expected in the near future (yakın gelecekte beklenen bir gelişme), deserving of serious consideratlon (ciddî ilgiye lâyık), brought to a satisfactory conclusion (tatminkâr bir sonuca erdirmek) v.s. gibi tumturaklı bayağı tabirlerle zayıf bir şekilde sona ermekten kurtarılır.


(*) George Orwell (1908-1950). Skoç asılh olan ve genç denilecek bir yaşta ölen George Onvell Hindistan'da doğmuş ve öğrenimini İngilterede meşhur bir özel okul olan Eton'da görmüş, fakat üniversiteye gitmeyi reddetmişti. Birmanya'da beş yıl polis olarak çalışmış, 1927'den sonra da İngilterede çeşitli işlerde bulunmuştu. İdealist bir kimse olan ve siyasî teorilere derin bir merak gösteren Onvell, İspanyol iç savaşında Franco'ya karşı çarpışmış ve ağır yaralanmıştı. Komünist diktatörlüğü tanıdıktan sonra 1945 yılında yayınladığı Animal Farm adlı eserinde bu rejimin iç yüzünü açıklamıştır. Diğer meşhur eseri 1948'de yayınladığı ve dünyanın 1984 yılında alacağı korkunç manzarayı bütün dehşetiyle anlatan 1984 adlı romanıdır. Yazarın diğer eserleri şunlardır : Dovrn and Out in Paris and in London (1933), Burmese Days (1934), Keep the Aspidistra Flying U936), Wigan Pier (1937), Corning up for Air (1939), Shooting an Elephant (1950). Burada Türkçesi verilen yazı Shooting an Elephant'tan alınmıştır.


Kaynak: Dünya Edebiyatından Seçmeler; Çeviren : Prof. Dr. Ahmet E. Uysal, Nisan 1977 Sayı:2, Kültür Bakanlığı yayınları.sf:11-16

Devamı...

Site Hakkında...

Karşılaştırmalı Edebiyat şimdiye kadar
kez ziyaret edildi. İlginize teşekkür ederiz ::
© 2006-2010 9Kare.Net Yazı İşleri Ürünüdür :: iletişim ::
Resized Header Image Copyright © DHester by freewebpageheaders.com

© Blogger templates The Professional Template Tasarım: Ourblogtemplates.com 2008


PageRank Checking Icon

Takipçilerimiz