Yeraltından Notlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yeraltından Notlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2008 Pazartesi

Yeraltından Notlar-8




IX
"Evime başın dimdik ve korkmadan, Evimin kadını olarak gir."
Liza tam karşımda duruyordu ve ben şaşkınlıktan perişan bir haldeydim. Bir taraftan gülümsemeye çalışıyor, diğer taraftan da —önceleri sıkıntılı bir anımda düşündüğüm gibi— eski püskü sabahlığımın düğmelerini ilikliyordum. Apollon, bir süre başımızda bekledikten sonra nihayet gitti, ama onun gidişi bile beni rahatlatmadı. Liza'nın şaşkın, karşımda ne yapacağını bilemez hali daha da kötüleştiriyordu bu durumu. Belli ki kız, beni bu şekilde görmeyi beklemiyordu.


Bir çırpıda:
— Otur!., dedim.
Masanın yanındaki sandalyeyi Liza'ya doğru ittim, ben de kanepeye kendimi atar gibi oturdum. Liza öylece oturuyor, sanki benden bir şeyler bekliyordu. Liza'daki bu çocuksu görünüm iyice sinirlerimi bozmuştu, ama kendi
144
mi tutabildim.
Az önce olanlar çok normal şeylermiş, ya da hiçbirini görmemiş gibi davranabilirdi pekâlâ... Ama o... Bu davranışını ona pahalıya ödetecektim, emin değildim ama hissediyordum bunu.
Kekeler gibi, kısık bir sesle:
— Beni çok garip bir halde buldun Liza! dedim.
Kızcağız, birden kızarıverdi. Keşke lafıma bu şekilde başlamasaydım, diye düşündüm ve devam ettim:
— Sakın yanlış anlama!.. Fakirliğimden utandığımı da sanma sakın!.. Tam aksi, ben bununla övünç duyarım. Fakir bir soyluyum ben. Elbette ki insan, fakir ve aynı zamanda soylu olabilir. Eee... Çay içer misin Liza?..
— Hayır.
— Biraz bekler misin?
Odamdan çıkıp Apollon'un yanına gittim. Neresi olduğu önemli değil, oradan uzaklaşmam gerekiyordu. Avucumun içinde sıktığım yedi rubleyi önüne doğru fırlatarak kısık bir sesle ve hızlı hızlı konuştum:
— Apollon!.. İşte aylığım veriyorum. Ama sen de bana yardım etmelisin. Hemen git ve biraz çayla on tane çörek al. Eğer gitmezsen her şeyi berbat etmiş olacaksın. Bu kadını tanımıyorsun!.. O... O, benim en değerli şeyimdir. Belki de kötü şeyler düşünüyorsun, ama bilmiyorsun onun nasıl bir kadın olduğunu!
Apollon gözlüğünü takmış, dikişle uğraşıyordu. Kafasını kaldırmadan yan gözlerle paraya baktı ve işine devam etti.
Tıpkı Napoleon gibi kollarım önümde, bir iki dakika
145kadar bekledim. Şakaklarımdan ter boşanmaya başlamıştı ve suratımın sapsan kesildiğim hissediyordum. Zannediyorum, Apollon halime acımıştı. İğneye ipliği geçirdikten sonra yavaşça ayağa kalktı, sandalyesini masaya doğru itti, gözlüklerini çıkardı ve bana çayın ne 'kadar alınacağını sorduktan sonra yavaş yavaş odadan çıktı.
Liza'nın yanına dönerken, öyle garip bir halim vardı ki, üzerimdeki sabahlıkla dışarı çıkmayı ve sokaklarda öylece koşmayı istedim. Ne olursa olsun!..
Tekrar koltuğa oturdum. Liza, şaşkın bir vaziyette bana bakıyordu. Birkaç dakika hiç konuşmadan öylece oturduk.
Birdenbire masaya bir yumruk indirdim ve:
— Geberteceğim alçağı!., diye bağırdım.
Masaya çok kuvvetli vurmuş olmalıyım ki, üzerindeki mürekkep hokkasından mürekkepler saçıldı ortalığa.
Liza sıçrayarak:
— Aman Tanrım! Neler oluyor? dedi.
Ben ise Liza'nın şaşkınlığı karşısında, "Geberteceğim o alçağı, geberteceğim..." diyerek masayı yumrukluyordum. O anda da yaptıklarımın ne kadar aptalca olduğunun farkındaydım.
— Ah Liza! Bilemezsin, ne canavar bir heriftir o! Bir katilden de beterdir!.. Şimdi çörek almaya gitti.
Konuşurken birdenbire ağlamaya başladım. Bu gözyaşları bana çok büyük utanç veriyordu ama elimde değildi, kendimi tutamıyordum.
Liza, olanlardan korkmuş, etrafımda dönüp dolaşıyordu.
146
— Neler oldu size? Neyiniz var? diye sorular soruyordu.
— Bana biraz su ver, su! İşte şurada!..
Gerçekten bir sinir krizi geçiriyordum, rol yapmıyordum. Fakat su içmeye ihtiyacım da yoktu.
Liza'nın yüzünde çok şaşkın bir ifade vardı. Tam o sırada Apollon da çayı getirmişti. Sonra Apollon'un getirdiği çayın ne kadar kalitesiz olduğunu düşününce bunun, biraz evvel olanlardan çok daha utandırıcı olacağını anladım ve yüzüm kızardı. Apollon, çayı bıraktı ve çıkıp gitti.
Liza'nın gözlerinin içine bakarak:
— Beni küçümsüyorsun, öyle değil mi? diye sordum.
Neler düşündüğünü öylesine merak ediyordum ki, bu merak beni titretmeye başlamıştı. Liza ise utanmış ve tek kelime laf etmemişti.
Öfkeli bir sesle:
— Çayını içsene!.. dedim.
Aslında kızdığım tek kişi kendimdi, ama Liza'dan çıkarmak istiyordum acısını. Öylesine öfkeyle dolmuştum ki, sanki o anda öldürebilirdim Liza'yı. Onunla tek kelime konuşmamaya karar verdim, çünkü her şeye onun sebep olduğunu düşünüyordum.
Beş dakika geçtiği halde ne konuşmuş, ne de çay içmiştik. Sırf Liza'yı zor duruma sokmak için çay içmeme kararı almıştım. Kızcağız ilk hareketi yapmaya cesaret edemiyordu. Birkaç kez yüzüme dikkatlice baktı. İfadesinde şaşkınlık ve üzüntü vardı. Bense hâlâ konuşmuyordum. Yaptığım bütün bu hareketler, bana çok acı çektiriyordu; ama buna rağmen böyle davranmaktan kendimi
147alamıyordum.
Kız, bu sessizliğe bir son vererek:
— Şey... Ben... Oradan tamamen ayrılmak istiyorum, dedi.
Zavallı Liza!... Böyle bir anda, benim gibi bir adama söylenmemesi gereken tek şeyi söylemişti. Liza'daki bu acemilik ve gereksiz içtenlik, benim bile içimi sızlatmıştı. Fakat içimde başka bir ses yükselmiş ve bu hisleri altüst ederek kötülük yapmam için beni itelemeye başlamıştı. Bu düşüncelerle hiç konuşmadan tam beş dakika geçti.
Liza, sandalyesinden kalkarak, korkak bir sesle:
— Sizi daha fazla rahatsız etmeyeyim, dedi.
İncinmiş onurunun verdiği ilk tepkiydi bu, ama beni iyice öfkelendirmişti. Önce bir titreme geçirdim, sonra da öfkeden ne dediğimi bilmez bir halde konuşmaya başladım.
— Neden geldin buraya? Söylesene, neden?
Kendimi kontrol edemiyordum, konuşmaktan tıkanacak hale gelmiştim. Ne söylediğimi bile bilmeden hızlı hızlı konuşuyor, bir an önce her şeyi bitirmek istiyordum.
— Neden geldin buraya, neden? Söylesene!.. Ben sana söyleyeyim neden geldiğini; o gün seninle güzel birkaç laf ettim diye geldin. Çok hoşuna gitti ve şimdi o laflan yine duymak istiyorsun, öyle değil mi? Şunu iyice anla ki, o zaman alay etmiştim seninle, şimdi de ediyorum!.. Neden titriyorsun? Evet, alay ettim! Benden önce evinize gelenler, o gece beni küçük düşürmüşlerdi ve onlardan birini dövmek için gelmiştim oraya. Ama gitmişlerdi, yapamadım. O anda da sen çıktın karşıma; tüm öcümü senden almak, seninle alay etmek istedim. Onlar benimle alay et
148
tiler, ben de seninle ettim. Güçlü olduğumu ispatlamak istedim. İşte her şey böyle... Sen de, oraya seni kurtarmaya geldiğimi düşündün, değil mi?
Liza'nın, söylediklerimin hepsini anlayamayacağını biliyordum ama en azından gerçeği farkederdi. Aynen düşündüğüm gibi oldu. Liza'nın yüzü sapsarı kesildi, konuşmak istiyor ama konuşamıyordu. Sandalyeye yığılıverdi, ağzı açık kalmış, bakışları donuklaşmış, öylece dinliyordu. Sarfettiğim o iğrenç laflar altında ezildiğini görüyordum. Hızlıca ayağa kalktım ve odanın içinde hızlı hızlı yürümeye başladım. Bağıra bağıra:
— Kurtarmak ha!.. Söylesene, nasıl kurtaracağım seni? Senden daha kötü bir durumdayım. O gün sana onca beylik laflar ederken neden, "Madem öyle, sen neden buradasın?" "Tırnağın varsa kendi kafanı kaşı" demedin? O gün birilerine gücümü ispatlamam gerekiyordu ve ben de seni ağlatıp, üzerek bunu gerçekleştirdim. Öylesine yufka yürekli bir adamım ki ben, fazla dayanamayıp sana adresimi verdim. Bu yüzden, daha eve gelmeden kendi kendime kızmaya başlamıştım. Benim yapmak istediğim şey, güzel sözler söyleyip, hayaller kurmaktı; yoksa senden bana ne? Canınız cehenneme hepinizin!.. Kafamı dinlemek istiyorum ben! Bunun için elimden gelen her şeyi yaparım, hem de hiç düşünmeden. Önümde, ya dünya yok olacak ya da sen çaysız kalacaksın diye iki seçenek olsa, ben çay içmeyi tercih ederim, biliyor musun? Ben alçak, beş para etmez, sadece kendini düşünen bir herifim. Tam üç gündür, buraya geleceksin diye ödüm patlıyordu. Beni en çok düşündüren neydi biliyor musun? Buraya geldiğinde karşında bir kahraman değil de sefalet ve pislik içinde yüzen bir herif görmendi. Az önce fakirliğimin utanç vesilesi olmadığım söylemiştim ya, yalandı!.. En çok utandığım şeydir bu; belki bir hırsız olsaydım bile bu kadar utanmazdım. Çok gururlu bir insanım ben, ama şu halim
149le kendimi çıplak gibi hissediyorum ve küçücük bir hava değişimi bile beni mahvediyor... Şu eski püskü, iğrenç kıyafetlerle beni gördüğün için seni asla affetmeyeceğimi anlamış olman gerekirdi. Kurtarıcın olarak gördüğün adam, tıpkı sokak köpekleri gibi uşağının üzerine saldırıyor, uşağı ise onunla alay ediyor!.. Karşında karılar gibi ağladığını için seni hiç affetmeyeceğim ve bunun cezasını çektireceğim. Her şey senin yüzünden oldu. Çünkü ben, dünyadaki solucanların en aptalı, en rezili, en tembeli, en kıskancıyım... Solucanlarla aramda hiçbir fark yok, sadece onlar utanmanın ne olduğunu bilmiyorlar. Bense... Herkesin küçümsediği biriyim. Ne yapayım, böyleyim işte... Senin orada geberip gitmen de hiç umurumda değil. Hiç aklına gelmiyor mu, buraya gelip beni dinlediğin için senden tiksineceğim? İnsan, hayatı boyunca yalnız bir defa içindekileri boşaltır, bunun için de iyice bunalıma girmesi gerekir. Daha ne istiyorsun benden? Bütün olanlardan sonra karşımda nasıl durabiliyorsun? Hadi çek git buradan, hadi!..
Tam o sırada çok tuhaf bir şey oldu.
Her şeyi kitaplardaki gibi kafamda oluşturup planladığım için bu olayın tuhaflığı beni çok şaşırttı.
Rezil ettiğim ve küçümsediğini Liza, beni öylesine iyi anlamıştı ki... Seven bir kadının, kocasının yüzünde hemen farkedeceği şeyi, mutsuzluğumu anlamıştı.
Yüzündeki çekingen, alıngan ifade kaybolmuş, acımayla beraber bir hayret belirmişti. Kendime alçak, namussuz gibi sözler sarfedince ve ağlayınca, (ki, konuşma boyunca ağlamaya devam ettim) Liza da acı içinde yüzünü buruşturuyordu. Bir iki defa yerinden kalkarak beni susturmaya çalıştı. Sözlerimin sonunda, "Hadi git, çek git..!" diye bağırdığım halde, buna aldırmamış gibi görünüyordu. Çok gariptir ki, bana kızmamıştı; kendisini ben
150 •
den aşağı görmesine ve gururunun bu kadar kırılmasına rağmen.
İçindeki hislerin taşmasını engelleyemeyecek bir hale gelmiş olacak ki, ayağa fırladı ve bana doğru atıldı; ama sonra çekingenliğinden, sadece bana doğru ellerim uzattı. Bunlar olup biterken yüreğimin sızladığını, yüzümün kızardığını hissettim. Liza ise boynuma sarılmış, sessizce ağlıyordu. Ben de dizginleri bıraktım elden ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.
— İzin vermiyorlar... İyi olamıyorum... diyebildim sadece.
Sonra kendimi kanepeye attım hızlıca ve sinir krizleri geçirerek, yaklaşık on beş dakika ağlamamı sürdürdüm. Liza da yanıma oturmuş ve kollarıyla bana sarılmıştı.
Bu sinir krizi elbette ki bitecekti. (Sizlere utanç verici bir şey anlatacağım şimdi.) Yüzüm eski deri bir yastığa gömülmüş durumda yatarken, içimde bazı şeylerin harekete geçtiğini hissettim. Başımı kaldırıp da Liza'ya bakmak bana çok zor geliyordu, utanıyordum. Neden bilmiyorum, sadece utanıyordum. Duygularım darmadağın olmuştu ve şunları düşünüyordum: "Artık her şey değişti. Şimdi Liza kahraman oldu. Sen de dört gün önce karşında utançtan kıvranan kızın yerindesin..." Bunların hepsi, kanepede yatarken zihnimden geçen şeylerdi.
Aman Tannm, Liza'yı kıskanıyor muydum yoksa?
Bu soruya hâlâ cevap bulamadım, o zaman da üstünkörü geçmiştim. Hayatımın tek gayesi, birilerini ezmek ve sömürmek olmuştu. Fakat düşüncelerle bir şeyleri anlatmak çok zordur. O nedenle en iyisi, üzerinde durmamaktır.
151Kendimi zorlayarak sonunda kafamı kaldırabildim, önünde sonunda yapacaktım bunu. Yüzüne bakmaya utandığım halde, o anda Liza'ya sahip olmak duygusu alevlendi içimde. Gözlerim şehvetle bakmaya başladı ve Liza'nın ellerini sımsıkı tuttum. Ondan nefret ettiğim gibi onu deliler gibi arzuluyordum. Bu iki his birbirine karıştıkça hırçınlığım daha da artıyordu. Liza, önce korkulu bir şaşkınlık anı geçirdi, ama kısa süreli oldu bu. Sonra büyük bir istekle sarıldı bana.
152
Yaklaşık on beş dakika sonra, odamda bir aşağı bir yukarı dolaşırken, arada bir paravana yaklaşarak Liza'ya bakıyordum. Yerde oturmuş, başını da yastığa dayamıştı. Öyle zannediyorum ki, ağlıyordu. Çok fazla sıkılmıştım. Neden kalkıp gitmiyordu ki bu kız?
Her şeyi anlamıştı artık. Korkunç bir biçimde aşağılamıştım onu. Ama bunları anlatmamın ne gereği var ki? Az önceki şehvet anlarının onu tekrar aşağılamayı amaçladığını, içimdeki nefrete artık bir yenisinin daha eklendiğini anlıyordu. Doğrusu şu ki, onu delice kıskandığım için ondan bu denli nefret ediyordum. Buna rağmen onun her şeyi bu netlikte görebildiğinden pek emin değilim. Fakat, benim ne kadar alçak bir herif olduğumu ve hiçbir zaman onu sevemeyeceğimi kesinlikle anlamıştır.
Şundan eminim ki, benim kadar alçak ve namussuz bir herifin, dünyada bir eşinin daha bulunmadığını söyleyecekler. Bununla da kalmayıp Liza'yı sevmenin veya sevgisini kabullenmenin benim için neredeyse zorunluluk olduğunu söyleyecekler. Ben de, "Neden olmazmış?" diye
153karşı çıkacağım onlara. Ya sevmesi imkânsız olan bir insansan ve sevgiyi manevi üstünlük olarak görüp, baskı aracı olduğunu düşünürsen? Ben, hayatım boyunca başka bir sevgi olduğunu düşünmedim. Şu anda da sevgiyi, seven insanın kendisini esir etmesi olarak kabul ediyorum. Yeraltı hayallerimde dahi sevgi, hep hayat kavgasının içindeydi. Kurduğum hayallerde hep nefretle başlamıştır sevgi, sonra da bir manevi zaferle sonuçlanmıştır. Buna rağmen sevdiğim kadını ele geçirdikten sonra bir türlü ne yapacağımı bilemem. O kadar garipsenecek bir şey değil bu. Ruhen öylesine çökmüşüm ki, Liza'nın benden duygusal laflar dinlemek için değil, beni sevdiği için geldiğini farkedememiştim. Kızcağızı da bu nedenle utandırmaya çalışmış, küçük düşürmüştüm. Liza'yı içinde bulunduğu pislikten kurtaracak, onu hayatla barıştıracak tek şey sevgiydi...
Odamda hızlı hızlı dolaşıp, arada bir paravanın arkasındaki Liza'yı süzerken, ondan pek de nefret etmiyordum aslında. Beni en fazla sıkan şey, onun burada bulunmasıydı. Hiç vakit geçirmeden buradan uzaklaşmasını istiyordum. Sonra da yeraltımda huzuru yakalayabilecektim. Gerçek hayata hiç alışamamıştım ve boğulacak derecede bunaltıyordu beni.
Dakikalar geçmişti, ama Liza aynı şekilde baygınmış gibi yatıyordu. Öylesine sabırsızlanmıştım ki, sonunda gidip paravanın kapısını tıklattım. Aniden yerinden fırladı; atkısını, şapkasını ve mantosunu aramaya başladı. Galiba o da hemen uzaklaşmak düşüncesindeydi.'Bir iki dakika geçmemişti ki, yavaş yavaş paravanın arkasından çıktı, hareketsiz bakışlarını üzerime dikti. Dudağımın ucuyla gülümsedim Liza'ya. Zorlama, sırf kibarlık olsun diye yapılan bir gülüştü bu. Sonra da kafamı diğer tarafa çevirdim.
154
Liza, kapıya doğru ilerledi ve:
— Hoşçakal! dedi.
Yanına koştum hemen, elini tutup avuçlarını açtım, sonra içine bir şeyler sıkıştırıp tekrar kapadım. Yüzünü görmemek için hızla arkamı döndüm ve odama doğru ilerledim.
Şimdi bile, bütün bu yaptıklarımı yalanlayacak, aslında bunları istemeden, zoraki yaptığımı söyleyecektim. Fakat yalan söylemek istemiyorum artık... İtiraf ediyorum ki, onun avucunu açıp içine bir şeyler koymayı, sırf acı çeksin diye planlamıştım. Bütün bunları da Liza paravanın arkasında yatarken, ben de odamda dolaşıp dururken kararlaştırmıştım. Fakat şu da var ki, tüm bunlar, içimden gelerek yaptığını şeyler değildi; sırf huysuzluk etmek için yapmıştım. Öylesine yapmacık, hayal ürünü, kitaptan alınma bir huysuzluktu ki bu, ben bile fazla dayanamadım. Az önce yüzünü görmemek için odama kaçmıştım, ama şimdi onu görmek için sabırsızlanıyordum.
Giriş kapısına yaklaşıp kulağımı dayadım. Ürkek bir sesle:
— Liza!.. Liza!.. diye fısıldadım.
Cevap gelmedi. Aşağı katlardan ayak sesleri duyar gibi oldum ve sesimi yükselterek:
— Liza!.. diye bağırdım.
Yine cevap gelmedi. O anda aşağıdaki camlı sokak kapısının yavaş yavaş açıldığı, sonra da sertçe kapandığı sesi geldi kulaklarıma. Merdiven aralığından bir uğultu yükselmeye başlamıştı.
Gitmişti. Dalgın bir vaziyette odama döndüğümde sıkıntıdan boğulacak hale gelmiştim.
155Masanın önünde, Liza'nın az önce oturduğu sandalyenin yanında oturmuş, anlamsız bakışlarımı, öylesine yere dikmiştim. Bir süre böyle kaldıktan sonra, birden sıçrayıverdim. Masanın üzerinde, az önce Liza'nın avucuna sıkıştırdığım mavi, buruşuk beş ruble duruyordu. Bu, o beş rublelikti. Evde aynından başka yoktu. Ben odama doğru hızla ilerlerken Liza da bu parayı masaya fırlatmıştı demekki.
Onun böyle bir şey yapacağını tahmin etmeliydim. Ama hiç de düşünemedim böyle bir şeyi... Öylesine bencil bir insan olmuştum ki, insanları önemsememem yüzünden, Liza'nın böyle bir şey yapabileceğini hiç de düşünememiştim. Buna tahammül edemedim. Telaşla üzerimi giyinmeye başladım ve sonra da kendimi dışarıda buldum birden. Liza, en fazla iki yüz adım uzakta olabilirdi.
Cadde çok sessizdi. Dimdik düşen kar taneleri, yollan ve kaldırımları bir yorgan gibi örtüyordu. Tek bir insan bile görünmüyordu, ses namına da hiçbir şey yoktu. Sokak fenerleri boş yere, üzüntülü bir şekilde göz kırpıyorlardı. Büyük kavşağa kadar hızlı adımlarla yürüdükten sonra birden durdum. Acaba ne tarafa gitmişti? Üstelik, ben neden peşinden koşuyordum?
Neden? Ayaklarına kapanıp ağlayacak, affetmesini mi isteyecektim? O anda gerçekten de bunları yapmak istiyordum. Yüreğim sızlıyordu. O anı hatırladıkça, şimdi bile aynı şeyleri hissediyordum. "Fakat ne işe yarar ki?" diye düşünmeye başladım sonra. Ayaklarına kapanıp yalvardığını için ertesi gün ondan nefret etmeye başlayacaktım. Onu mutlu edebilecek miydim? Neredeyse yüzüncü defa, nasıl bir insan olduğumu anladım. Kızcağızın hayatını zehir edecektim.
Yağmaya devam eden karın altında, gözlerimi
156
uzaklara dikmiş, bunları düşünüyordum.
Çok geçmemişti ki, kendime yeni düşler bulmuştum bile ve bunlar da acımı hafifletiyordu. "Aşağılanmış bir şekilde gitmesi daha iyi oldu. Aşağılanma gibi bir duygunun, insanın ruhuna acı çektirdiği gibi şereflendireceğini de kim kabullenmez? Kısa süre sonra zaten kalbini kıracaktım. Fakat bu durumda, kalbindeki bu acı hiç silinmeyecek, içine düştüğü pislik ne olursa olsun onu kurtaracak ve kini ruhunu temizleyecektir. Peki ama, bu ne işe yarar ki?"
Burada şöyle bir soru geliyor aklıma: Ucuz bir mutluluk mu, yoksa insanın ruhunu yücelten acı mı daha iyidir? Evet, hangisi iyidir?
Bütün bu düşünceler, o gece üzerime çullanmışlardı; yorgun, bıkkın ve usanç dolu o gecede. Hayatım boyunca hiç böylesine acı hissetmemiştim. Evden hızlıca çıkıp Liza'ya doğru koşarken, yarı yoldan geri döneceğimi düşünememiş miydim?
Liza'yı bir daha hiç görmedim. Daha sonra neler yaptı bilmiyorum. Şunu belirtmeden geçemeyeceğim: O günlerde üzüntüden neredeyse hasta olup yataklara düşecekken, aşağılanma ve nefret duygusunun insana kazandırdıklarını düşünerek teselli buldum.
Bütün bu yaşananla rınüzerinden çok fazla zaman geçti; ama hâlâ ruhumdaki izleri silinmedi. Geçmişe dair birçok anı üşüşüyor zihnime ama... Ama, bu kadarı yeterlidir diye düşünüyorum. Öyle sanıyorum ki, bu notları yazmakla da büyük hata işledim. En azından bu hikâyeyi yazarken, büyük bir utanç duydum. Bu durumda benim yaptığım edebiyat değil, sadece günahının bedelini ödemek.
Daracık dünyamda, insanlardan kopuk, manevi ola
157rak çürümüş, yeraltında kinimle başbaşa nasıl boğuştuğumu anlatmak pek de hoş olmasa gerek. Üstelik romanların bir kahramanı olur, bense bir kahramanın taşımaması gereken tüm özellikleri taşıyorum. Bizim gibi insanları anlamanın en kolay yolu budur. Bizler, yaşama yabancılaşmış, zorla yürüyen insanlar olduğumuzdan dolayı bu yazdıklarım etkili olacaktır. Üstelik gerçek hayata öylesine yabancılaşmışız ki, adını bile duymak istemeyiz. Bunda da o kadar ileri gideriz ki, gerçek hayatı ancak kitaplardan öğrenebileceğimize inanırız.
Peki ama, neden bazen olmadık hareketler yapıp, aptalca arzular peşinde koştururuz? Bunun nedenini biz bile bilmiyoruz. Üstelik, bu olmadık isteklerimiz gerçekleştiğinde en çok zararı görecek olan da bizizdir. Sırf denemek için içimizden birinin bağlarını çözüp, esaretim kaldırarak özgürlüğe kavuştursanız bile, o yine esaret altına girmek isteyecektir. Eminim ki, bu yazdıklarımı okuduğunuzda kızgınlıktan ayaklarmızı yerlere vuracak ve:
— Siz, kendi rezil hayatınızdan, kendi yeraltınızdan bahsedin. Hepimizi karıştırmayın bu işe! diye bağıracaksınız.
Hepinizi bu işin içine katarak kendimi kurtarmaya çalışıyorum. Ben, sizlerin yarım yamalak bıraktığı şeyleri sonuna kadar götürdüm. Sizler, korkaklığınıza "ölçülü davranış" kılıfını geçirip, onunla teselli buluyorsunuz. Şu halde, sizlerden daha gerçek bir hayat sürüyorum ben.
Şöyle bir düşünün bakalım, bizler "canlı"nın nerede olduğunu, nasıl bir şey olduğunu, nasıl ifade edildiğini bile bilmiyoruz. Kitaplarımızı elimizden alsalar, öylece ortada kalakalacağız. Sonra da kimi sevip kime kızacağımızı, kimden uzaklaşıp kime yaklaşacağımızı, hiçbir şeyi bilemeyiz.
Etiyle, kemiğiyle gerçek bir insan olmak, bizim için o kadar zordur ki!.. Utanıyor, ayıp kabul ediyoruz bunu. "Ortalama insan" denebilecek, belirsiz bir tip olmaya çalışıyoruz. Gerçekte, bizlerin yaşadığını söylemek pek mümkün değil, uzun bir zamandan beri canlı olmayan babalardan meydana geliyoruz ve bunu zamanla sevmeye de başlıyoruz. Öyle ki, eğer başarabilsek, düşüncelerden doğmayı bile kabul ederiz.
Bu kadar yeter artık. Bir daha "Yeraltı"ndan bir şey yazmayı düşünmüyorum.
Fakat çelişkilerle dolu, hasta ruhlu bu insanın notlan bu kadar değil elbette. Daha fazla dayanamadığı için yazmıştı bunlan. Biz ise artık burada bir nokta koymalıyız sanırım.


Devamı...

7 Aralık 2008 Pazar

Yeraltından Notlar-7




VII
— Keser misin Liza! Hangi kitaptan bahsediyorsun? Hiç de umurumda olmadığı halde, senin şu halin sinirimi bozuyor. Doğrusu, hiç umurumda değil de diyemem ama, şimdiye kadarki söylediklerim hep içimden gelen şeylerdi. Söyler misin, bu hayat sıkmıyor mu seni? Doğru, artık alışmış olmalısın... Alışkanlıkların insanı hangi yollara ittiği belli olmaz. Hiç düşünmüyor musun? Bir gün yaşlanacaksın, çirkinleşeceksin ve o zaman seni burada tutmayacaklar. Sana buranın iğrençliğinden daha fazla bahsetmeyeceğim. Sadece şunu söyleyeyim ki genç, güzel, alımlı, iyi bir kızsın... Fakat sarhoşluğun etkisi üzerimden gittiğinde, burada olmama karşı duyduğum pişmanlığı gideremedi bu. Anladım ki, ayıkken buraya asla gelmem ben.
Düşünüyorum da seninle başka bir yerde karşılaşsaydık ve sen de namusunla çalışıyor olsaydın, senden hoşlanmak değil, aşık olurdum. Senin bir tek lafın, bakışın beni deli eder, belki evinin önünde diz çökerek sana yalvanrdım. Nişanlım olarak görürdüm seni ve büyük bir mutluluk verirdi bu bana.


Asla senin için kötü şeyler düşünmezdim. Fakat, şimdi ne istesem yapmak zorundasın, sen istemesen bile... Köylüler, uşaklık yapmaya giderken, bunun her zaman böyle olmayacağını, bir gün serbest kalacaklarını bilir. Söylesene, sen ne zaman serbest kalacaksın? Üstelik neyini satıyor ve kiralıyorsun burada, farkında mısın? Bedenin değil sadece, ruhun da kullanılıyor...
Sarhoşun biri geliyor ve senin aşkını değersizleştiriyor. Sen de bunu kabul ediyorsun. Ama aşk... Aşk her şeydir... Aşk, bir genç kız için öyle değerlidir ki, dünyadaki tüm elmaslarla bile ölçülemez. Bu aşk uğruna her şeyini feda edecek, hayatını ortaya koyabilecek çok erkek vardır. Peki, senin aşkın ne kadar değerli? Her şeyinle satılıksın sen; ruhunla ve bedeninle... Seni elde edebilmek için senin sevginin olmasına hiç gerek yok. Daha rezil bir durum olacağını zannetmiyorum, yani bir genç kız için.
Duyduğum kadarıyla, patronlarınız sizi memnun etmek için birer dostunuz olmasına göz yumuyorlarmış. Böyle yaparak sizinle alay ediyorlar, tabii siz de kanıyorsunuz. "Dost" denen adam, gerçekten seviyor mu sizi? İmkânı yok! Seven bir adam, sevgilisini başka biriyle asla paylaşmaz. Eğer sevebiliyorsa midesiz bir erkektir. Bir erkeğin size saygı duyması mümkün değildir. Hiçbir yönünüz uyuşmaz. Bir erkeğin seni sevmesi nasıl olur, biliyor musun? Seni çırılçıplak soyar ve sonra da karşına geçerek alay eder... Üstelik dayak atmadığına da şükretmelisiniz. Eğer bir dostun varsa Liza, bir gün sor, "Benimle evlenir misin?" diye. Yüzüne tükürüp evire çevire dövmezse eğer, bir kahkaha patlatıp geçecektir. Üstelik hiç de işe yaramayan bir adamdır bu. Hayatını niçin tükettiğini anlayabiliyor musun? Neden sizi yedirip, içiliyorlar? Düşündün mü hiç? Namuslu bir kız burada her şeyi farkedeceği için bir lokma bile boğazından geçirmez. Hayatı
124
mz boyunca buraya borçlu kalacaksınız.
Eğer müşterileriniz sizden bıkarsa, patronlarınıza olan borcunuz da sona erecektir. Şu anda genç ve güzel olabilirsin, ama bu fazla da uzun sürmeyecek. Zaman öyle çabuk geçer ki, birden kendini kapının önünde bulursun. Elbette ki bu bahsettiklerim birdenbire olmaz, önce yaptıkları her şeyi senin burnundan getirirler; azarlarlar, seni ezerler...
Yaptığın her şey unutulur ve gençliğini, güzelliğini onlar için harcadığın görülmediği gibi, onları soyup soğana çevirmişsin, beş parasız kapı dışarı etmişsin gibi davranırlar. Eğer arkadaşlarının sana arka çıkacağını sanıyorsan çok yanılıyorsun, hepsi seni dışlayacaklardır. Patronlarına iyi görünmek için her şeyi yaparlar. Vicdansızdır bu insanlar, kimseye acımazlar. Öyle sefil bir hayat sürüyorsunuz ki, sizin küfürleriniz, hele aşağılayıp küçük görmeniz kadar iğrenç bir şey olamaz. Sahip olduğunuz her şeyi; sağlığınızı, gençliğinizi, hayallerinizi, kısaca tüm varlığınızı vermek zorunda kalırsınız ya da elinizden alırlar. Yirmi iki yaşındayken otuz beşlik kan gibi görünürsünüz. Tanrı'ya şükredin ki, bir de bulaşıcı bir hastalığınız yok. Ağır bir iş yapmıyorum diye düşünebilirsin, belki bu rahatlatıyordur seni; ama şunu söyleyeyim ki bu iş kadar ağır, yıpratıcı bir iş olamaz. Düşündükçe üzüntüden kahroluyorum. Bir gün mutlaka kovulacaksın buradan; sen de hiçbir şey yapamayacak ve çaresizlik içinde eşyalarını toplayıp gideceksin. Başka bir ev bulursun, sonra başka bir ev... En sonunda Sennaya sokağında bulursun kendini. Orada hiç durmadan döverler seni. Oradaki insanların okşamaları böyledir çünkü. Yoksa Sennaya sokağı için anlattıklarıma inanmıyor musun? Oraya git ve kendi gözlerinle gör. Bir keresinde, bir yılbaşı sabahı, böyle bir evin kapısının önünde bir kadın gördüm. Kadın çok ağladığı için, soğuktan donsun diye dışarı atmışlar,
125üstüne de kapıyı kilitlemişler. Sonra da onun bu haliyle eğleniyorlardı. Sabahın dokuzunda sarhoştu kadın. Saçları dağınık, üstü başı perişan bir haldeydi. Yediği dayaklardan dolayı her tarafı ezikler ve çürüklerle doluydu. Ağzının ve burnunun kenarından kanlar sızıyordu. Bir arabacı iyi benzetmişti anlaşılan. Kadın, elinde tuzlu bir balıkla merdivenlere oturmuş, hem balığı merdiven basamağına vuruyor, hem de kötü kaderinden şikâyet ediyordu. Kapının önünde bir sürü sarhoş arabacı ve asker birikmiş, onunla alay ediyorlardı. Bir gün gelecek sen de öyle olacaksın; bana inanmıyor musun? Biliyor musun, ben de inanmak istemiyorum... Ama düşünüyorum, belki o kadın da uzak bir yerlerden buraya gelmişti, o da saf bir kızdı ve konuşurken utancından yanakları kızarıyordu... O da senin gibiydi belki, gururlu ve alıngan... Ağır hareketler edip bir kraliçe gibi davranırdı. Bir gün seveceği adamın ne kadar da mutlu olacağını düşünürdü. Ama bak!.. Şimdi ne halde? Saçları dağınık, üstü başı hırpalanmış bu sarhoş kadın, balığı merdivenlere vururken babasının evinde geçirdiği günleri düşünmemiş midir acaba? Okula gidiyordu belki ve komşularının oğlu, onun yolunu gözler, ateşli aşk yeminleri eder, tüm varlığını onun uğruna feda edeceğini söylerdi... Sevgileri hiç bitmeyecek ve büyür büyümez de evleneceklerdi... Hayır Liza, hayır... Sen de demin anlattığım veremli kız gibi bir bodrum köşesinde öleceksin. Hastaneye götüreceklerini söylüyorsun, keşke öyle olsa... Patronun götürür mü acaba? Verem, humma gibi bir hastalık değildir; son nefesine kadar sağlıklı olduğunu sanırsın. Patronun da zaten bundan çok hoşnut olacaktır. Artık ölümün iyice yaklaşınca da herkes sırtını çevirecek ve senden uzaklaşacaktır. Neden mi? Artık sen onların işine yaramayacaksın da ondan. Ölmediğin ve hâlâ yer işgal ettiğin için sana bir sürü de kızarlar. Su istediğin zaman küfrederek verir, "Gebermedi kahpe! İniltileri uyutmuyor bizi, müşteriler de rahatsız oluyor," diye söylenir
126
ler. Doğru söylüyorum, bu laflan kulaklarımla duydum. Sonra da seni bodruma atarlar. Karanlık, nemli, iğrenç kokulu bir yerde düşünmek için çok fırsatın olur. Öldüğünde de hemen götürürler seni, arkandan ne bir ağlayan, ne de dua eden olur. Alelacele bir tabuta koyar ve alır götürürler seni... Sonra da doğruca meyhaneye giderler. Mezar, ağzına kadar su doludur; sulusepkenle beraber buz gibi de bir ayaz vardır. O havada sana tören yapacak değiller ya!.. "Hadi Vanyuha, indir!.. Kahpenin işine bak be, burada bile bacakları havada... Sıkı tut şu ipi, ahmak herif... Bırakma sakın..." "Bu da böyle olsa ne olur?" "Olur mu canım, yan duruyor, ne de olsa insan ölüsü... Tamam tamam, hadi toprağı at!" Senin için uzunca bir kavgayı bile çok görürler. Senin üzerim mavimsi bir çamurla öylesine kapadıktan sonra meyhaneye doğru yollanırlar. Çok geçmeden adın bile unutulmuş olur. Diğer mezarların başında çocuklar, babalar, eşler... Onlar için dua edip ağlayan o kadar insan varken, senin mezarına bir tek insan gelmez. Sanki hiç yaşamamışsın, Liza isminde biri hiç olmamış gibi unutulursun. Geceleri mezarlıkta hortlaklar çıkınca, tabutuna vur vurabildiğin kadar... "Ne olur, bırakın beni!.. Lütfen, dünyaya dönüp biraz daha yaşayayım. Dünyayı tanıyamadım, hayatın kıymetini anlayamadım... Sennaya genelevlerinde tükettim kendimi! Ne olur, izin verin dünyayı doyasıya yaşayayım!" diye bağır bağırabildiğin kadar.
Konuşmaya kendimi öylesine kaptırmıştım ki, boğazım kupkuru olmuş ve sesim kısılmaya başlamıştı. Neden bilmiyorum, birden konuşmamı kestim ve korkuyla sıçradım. Başımı yana doğru eğerek dinlemeye başladım. Korkuyla sıçramamı gerektirecek şeyler görmüştüm.
Liza'nın ruhu üzerine ağır darbeler indirdiğimi, yüreğini sarstığımı epeydir hissediyordum. Hedefime daha fazla yaklaştığımı hissederek tüm gücümle çabalıyordum.
127Kendimi çok kaptırmıştım bu oyuna... Ama bir oyun muydu bu acaba?
Zorlama, yapmacık, kitap gibi bir konuşmam olduğunu biliyordum. Ama kitap gibi konuşmaktan başka seçeneğim de yoktu. Bu yaptığım, hiçbir sıkıntı vermediği gibi işime geldiği için çok da hoşuma gidiyordu. Buna rağmen konuşmamın Liza üzerindeki etkisini görünce korktum doğrusu. Şunu söyleyebilirim ki, hayatım boyunca hiç böylesine ümitsiz bir insan görmemiştim.
Liza, yüzüstü uzanmış ve yüzünü sımsıkı sarıldığı yastığın içine gömmüştü. Hıçkırıklarından göğsünün paramparça olacağını zannettim. Dipdiri vücudu titriyordu. Göğsünde biriken hıçkırıklarını tutamıyor ve çığlıklar, haykırmalar şeklinde dışarı vurabiliyordu ancak. O zamanlar başını yastığa iyice gömüyordu. Üzüntüsünü ve gözyaşlarını evdeki tek bir insanın bile görmesini istemiyordu anlaşılan. Sürekli yastığı ısırıyor, bazen de kanatırcasına ellerini ısınyordu. (Elbette, bunu sonradan farkettim.) Parmaklarım dağılmış saçlarına daldırıyor, arada bir dişlerim sıkarak nefessiz nöbetler geçiriyordu. Onu sakinleştirecek, rahatlatacak bir şeyler söylemek istedim ama yapamadım. Sırtımda soğuk bir ürperti hissediyordum; üstümü başımı giyinip oradan gitmek için karanlıkta el yordamıyla ayağa kalktım. Öylesine karanlıktı ki içerisi, bir türlü giyinemiyordum. Karanlıkta elime bir kibrit kutusu geçti ve yanında içinde mum olan bir şamdan vardı. Liza, oda aydınlanır aydınlanmaz yataktan sıçrayarak doğruldu. Yüzü bir garip görünüyordu, dudaklarında da delice bir gülüş vardı. Boş boş bana bakıyordu. Yanına oturup ellerim tuttum. Birdenbire kendine gelerek bana doğru atıldı. Sarılmak istiyordu, ama cesaret edemedi ve başını sessizce önüne doğru eğdi.
— Liza, yavrum... Yapmamalıydım, beni affet! de
dim.
Parmaklarımı öyle kuvvetli sıktı ki, konuşmamın çok gereksiz olduğunu düşünerek sustum.
— Al, bu benim adresim. Gel bana Liza! Yüzüme bakmadan, kesin bir tarzda:
— Gelirim... diye fısıldadı.
— Ben gidiyorum... Hoşçakal, beklerim...
O da benimle beraber ayağa kalktı, kalkar kalkmaz yüzü kıpkırmızı oldu, bir titreme nöbeti geçirerek bir atkı aldı ve boynuna sardı. Atkıyı çenesine kadar sarındı, sonra da acıklı bir gülüşle bana baktı. Suratı kıpkırmızıydı ve bana çok garip bakıyordu. İçimde bir eziklik hissettim, oradan bir an önce uzaklaşmak istedim.
Salonun kapısına yaklaştığımda birden paltomdan tuttu ve:
— Durun biraz! dedi. Elinde tuttuğu şamdanı masanın üzerine hızlıca bırakarak içeriye doğru koştu.
Bir şey unutmuştu ya da bana göstermek istediği bir şey vardı. İçeriye giderken yüzü iyice kızarmıştı ve gözleri ışıldıyordu. Dudaklarında da hâlâ o gülümseme vardı. Acaba neden bekletiyordu beni? Mecburen bekledim.
Çok geçmeden geldi, yüzünde bağışlanmak ister gibi bir ifade vardı. Karşımda kuşkulu, suratı asık, inatçı o kız yoktu artık, yalvarır bir tarzda bakıyordu; yumuşak, sevgi dolu, güven veren bir bakışı vardı. Sanki bir çocuğun, bir şeyler isteyeceği zamanlar baktığı gibi bakıyordu. Sevgiyle beraber nefreti de hissettiren canlı, bal rengi gözleri vardı.
128
129Her şeyi anlayabilecek, çok üstün bir varlıkmışım gibi hiçbir açıklama yapmadan bir kağıt uzattı bana. O sırada yüzünde çocuksu bir zafer mutluluğu okunuyordu. Kağıdı açtım. Bir tıp fakültesi öğrencisinin ya da onun gibi bir öğrencinin mektubuydu. Gösterişli, çok süslü, bunun yanında da alabildiğine saygılı, Liza'ya yazılmış olan bir aşk mektubuydu. Kullanılan sözcükleri pek hatırlamıyorum ama çok içten ve samimi ifadeler vardı içerisinde. Mektubu bitirdiğim an, karşımda Liza'nın sabırsız ve meraklı bakışlarını buldum. Gözlerini benden ayırmıyor ve söyleyeceklerimi bekliyordu. Çok hızlı bir şekilde, bu gençle bir aile toplantısında tanıştıklarını anlattı. Tanıştıkları evin sahibi olan aile çok iyiymiş. Onun hakkında da hiçbir şey bilmiyorlarmış. Bu eve daha yeni gelmiş Liza. Burada kalmayı hiç düşünmüyormuş, borcunu ödeyip hemen gidecekmiş. O genç öğrenci de o toplantıdaymış; bütün gece beraber dans etmiş ve konuşmuşlar. Sonra bir de bakmışlar ki, birbirlerini çocukluklarından, Riga'dan tanıyorlarmış. Hatta beraber oyunlar oynarlarmış. Çocuk, onun tüm ailesini tanıyormuş, fakat şu anki durumu hakkında hiçbir şey bilmiyormuş. Böyle bir şeyi düşünmesi bile imkânsızmış... Toplantıdan sonraki gün (bundan üç gün önce) mektubu bir kız arkadaşıyla göndermiş...
Liza'nın anlatacakları bitince, utançla bakışlarını önüne çevirdi.
Kızcağız, bu mektubu en değerli mücevheri gibi saklamış; bir erkeğin onu içten bir sevgiyle, üstelik saygılı bir şekilde sevdiğini öğrenmem için bu mücevherini bana göstermişti. Büyük ihtimalle bu mektup çekmecede kalmaktan ileriye gidemeyecekti. Öyle olsa bile Liza, mektubu hayatının sonuna kadar sevildiğine dair bir belge olarak saklayacaktı. Şimdi de böyle bir geceden sonra, kendine bir değer kazandırmak ister gibi, belki de gurur duyarak mektubu bana getirmişti. Hiçbir şey söyleme
130
dim, elini sıktım ve çıktım. Oradan uzaklaşmak için aceleci davramyordum. Dışarıda sulusepken vardı hâlâ, ama ben yine de eve kadar yürüdüm. Yorgun, perişan, ezik bir halim vardı. İçinde bulunduğum şaşkınlıktan hâlâ kurtulamamıştım. Buna rağmen gerçek de gün yüzüne çıkmaya başlamıştı. Üstelik, olanca çirkinliğiyle...
131l
VIII
Gerçeği bir türlü kabul edemedim. Birkaç saat uyuduktan sonra uyandım ve bir gün önce olanları, Liza'ya söylediğim o duygusal laflan, çizdiğim o acımaklı, hüzünlü tabloları düşündüğümde çok şaşırdım. "Yuh sana! Bunalımlı karılardan hiç farkın kalmıyor bazen..." diye düşündüm. "Ne demeye adresimi verdim o kıza, anlamıyorum. Bir de gelirse ne yapacağım ben? Gelirse gelsin, ne olacak sanki..." Aslında üzerinde durulacak konu bu değildi. En kısa zamanda, Zverkov'la Simonov'un karşısında kırılan onurumu tamir etmeliydim. En büyük problem buydu... Bunca sıkıntı arasında Liza aklıma bile gelmemişti doğrusu.
Bir an önce, dün Simonov'dan aldığım parayı geri vermeliydim. Benim için en umutsuz yöntemi denemeye karar verdim. Anton Antonoviç'ten on beş ruble borç isteyecektim. Tanrı'ya şükürler olsun ki iyi bir gününe rastgeldim, Anton Antonoviç parayı hemen verdi. Öyle sevinmiştim ki bu duruma, borç senedini imzalarken bir taraftan da, çok önemsiz bir şeyden bahseder gibi, "Dün Hotel
de Paris'teydik. Bir arkadaşımız için veda partisi düzenlemiştik. Arkadaşım, çocukluktan beri tanıdığım yakın bir dostumdur; asil bir aileden, çok zengin, işinde çok başarılı, şakacı, hoş ve fazlaca çapkın birisi... Şu bilinen kadınlarla çapkınlıklarının haddi hesabı yoktur. Dün de neredeyse yarım düzineden fazla kaçırdık..." ve daha birçok şey...
Bunları anlatırken çok rahat, kendimden emin ve halimden memnun görünüyordum.
Eve döner dönmez, Simonov'a bir mektup yazdım. Mektup, efendilere yakışır bir tarzda açık ve samimi bir dille yazılmıştı; şimdi bile aklıma geldikçe gurur duyarım. Çok büyük bir beceriyle, oldukça nazik ve lafı uzatmadan tüm suçun bende olduğunu yazıyordum. Eğer kusurumu söylememe izin verilirse, saat beşten altıya kadar içtiğim iki kadehle sarhoş olduğumu söylüyordum. Mektupta Simonov'dan özür diliyor, bu özrün diğerlerine, özellikle Zverkov'a iletilmesini istiyordum. "Tam olarak hatırlayamıyorum, ama galiba Zverkov'u küçük düşürdüm," dedikten sonra, "Başımın ağrısı olmasa, ondan da önemlisi utanmasam kendim gelecektim," diye devam ettim. Mektup çok rahat bir ifadeyle ve nezaket kurallarının dışına çıkmadan yazıldığı için çok memnundum. Önceki akşam yaşanan rezil olayları, belki de hiçbir açıklamanın beceremeyeceği bir tarzda önemsemediğimi belirtiyordum. Kendisine saygı duyan, akıllı bir efendiye yakışır bir biçimde olaylara baktığımı belirtiyor, aslında beylerin düşündüğü gibi yerin dibine geçmediğimi söylüyordum. Şunu unutmamaları gerekir ki, "insan hatasız olmaz."
Sonra mektubu baştan tekrar okudum. Şöyle düşünüyordum: "Bunları ancak soylu bir insan yazmış olabilir. Ne de olsa okumuş bir aydınım ben. Şu içinde bulunduğum durumdan başka birisi kesinlikle kurtulamazdı. Ben
132
133çok rahat bir şekilde kurtulduğum gibi şimdi bu durumla alay ediyorum, çünkü zamanın okumuş aydınlarındanım. Şarap, tüm bu olanların nedeni olabilir mi? Hayır, kesinlikle hayır... Akşam beşle altı arası bir damla bile içmedim. Simonov'a yalan söyledim, üstelik hiç de utanmadan. Gerçi, şimdi de utanmıyorum ya... Aman, boşver bunları! Kurtuldun ya bu dertten, ona bak sen!..."
Altı rubleyi de içine koyup, Apollon'u mektubu Simonov'a götürmesi için ayarladım. Apollon, içinde para olduğunu öğrenince garip bir saygıyla mektubu götürmeyi kabul etti.
Akşama doğru biraz dolaşmak için dışarı çıktım. Hâlâ başını ağrıyor ve midem bulanıyordu. Ortalığa karanlık çöktükçe düşüncelerim ve duygularım değişmeye, birbiri içine girmeye başladı. Ruhumun derinliklerinde bir şeyler beni oldukça sıkıyor, içimi daraltıyordu.
Her zaman şehrin en kalabalık semtlerinde; Sdovaya caddesinde, Yusupov parkında ve Meşçanskaya sokaklarında dolaşmayı severdim. Akşam karanlığında, işlerinden çıkıp evlerine giden işçilerin o hırçın ifadeleriyle, üçbeş kuruş için gösterdikleri basitlikleri seyretmek çok hoşuma giderdi. Bu akşam ise, bu kalabalık sinirlerimi bozuyordu. Bir türlü zihnimi toparlayamıyordum. Sanki bir cinayet işlemişim gibi ruhumda büyük bir sızı duyarak eve döndüm.
Üzüntüm, Liza'nın gelebileceğini düşündükçe daha da artıyordu, fin garip olanı da dün yaşadıklarım içinde Liza'nın farklı bir konumda olmasıydı. Diğer olup bitenleri çoktan unutmuştum, yalnızca Simonov'a yazdığım mektubun sevinci vardı üzerimde. Fakat Liza'ya gelince, tüm sevincim ortadan kalkıyordu. Sanki beni üzen tek sebep oydu. "Ya gelirse, ne yaparım?" diye düşünüyordum. Sonra da, "Gelirse gelsin, ne yapayım!" diyordum. Ama gelir
134
se şu halimi görecek. Dün bir kahraman gibi davrandım ona, peki ya bugün... Bu kadar ileri gitmemeliydim. Şu evin haline bak!.. Üstelik şu kılıkla veda partisine de gittim. Bir de içinden kırpıntılar dökülen şu eski kanepe var. Hele şu sabahlık, hiç kusurumu kapatamayacak bir halde. Geldiğinde, bunlar yetmiyormuş gibi Apollon'u da görecek. O herif kızı tersleyecektir mutlaka, sırf bana saygısızlık etmek için. Ben de her zamanki gibi saçma sapan hareketler yaparak bir yandan sırıtıp, bir yandan da sabahlığımın önünü ilikleyeceğim. Bu arada da alabildiğine yalan söylerim. Aman Tanrım, ne kadar aşağılık bir herifim ben. Ama, asıl kötü olan bu değil. Bundan daha kötüsü, yine o yalan maskesini takacağım kendime. Asıl kötü olan da bu işte!.."
Bunları düşününce öfkeden patlayacak gibi oldum:
— Utanacak ne var ki? Dün çok içten konuştum, Liza'nın da bazı duyguları hissetmesini istemiştim. Ağlaması onun için iyi oldu, biraz kendine gelir...
Ne yaparsam yapayım, kafamdaki düşünceleri atamıyordum. Her şey karmakarışıktı.
O gece eve döndükten sonra saat epey ilerlemiş olmasına rağmen, Liza'nın gelemeyeceğim bildiğim halde o hep gözümün önündeydi. Üstelik, hep o aynı duruşuyla. Dün geceden aklımda kalan tek görüntü, kibriti çaktığım anda yüzündeki acı dolu buruşukluk ve hüzünlü bakışlardı. Yüzündeki o delice gülüş, çok yapmacık ve acı doluydu. Hiç aklıma gelmezdi, on beş sene sonra bile, Liza'yı o garip gülümsemesi ve buğulu bakışlarıyla hatırlayacağım.
Kendimi, ertesi gün, bu yaşadıklarımı sinirlerimin bozukluğundan uydurulmuş hikâyeler olarak görmeye hazırlamıştım. Yaşadığım olayları böyle görmek, benim
135
en büyük zaafımdı. "Her şeyi öylesine büyütüyorum ki, bu yüzden işlerim hep aksi gidiyor," diye düşünüyordum; üstelik bu düşüncenin bana korku verdiği de oluyordu. O günlerde bütün düşüncelerim, "Liza gelecek, kesinlikle gelecek," teraneleriyle sonlanıyordu. Bu fikirler, beni çıldırtacak hale geliyordu bazen. "Gelecek, kesinlikle gelecek," diye bağırarak odanın bir ucundan diğer ucuna yürüyüp duruyordum. "Bugün gelmese de yarın gelir, bak görürsün, gelecek... Temiz kalpli insanların bu romantikliğini Tanrı kahretsin! Şu iğrenç ruhların ahmaklığına, kabalığına, küçüklüğüne lanet olsun!.. Hepinizin canlan cehenneme! Neden anlamıyorlar, neden?.."
Düşüncelerimde tam bu noktaya geldiğimde şaşkınlıktan olduğum yerde kalakalıyordum.
"Bir insanın hayatım şekillendirmek için bu kadar az ve yapmacık söz, (üstelik kitaplardan alıntı) bir iki içten hareket yetti! Bakir bir ruh ve işlenmemiş bir maden bu işte..." diye düşünüyordum.
Bazen Liza'ya gitmeyi ve her şeyi anlatıp bana gelmemesi konusunda onu ikna etmeyi düşünüyordum. Sonra da çok büyük bir öfke duyuyor ve Liza yanımda olsaydı yüzüne tükürür, aşağılar ve öldüresiye döverdim, diye içimden geçiriyordum.
Aradan birkaç gün geçip de Liza hâlâ gelmeyince biraz rahatlamıştım. Hele akşamları vakit iyice ilerleyince keyfime diyecek olmuyordu. Bazen güzel hayallere daldığım da oluyordu. Liza, bana gelip gitmeye başlıyor ve ben, onu konuşmalarımla doğru yola sevkediyordum. Okuyup, bir şeyler öğrenmesine yardımcı oluyordum, sonra da Liza'nın bana delicesine aşık olduğunu anlıyordum ama anlamamazlıktan geliyordum. (Neden böyle anlamamazlıktan geldiğimi bilmiyorum, galiba böylesi daha hoştu.) Sonra Liza, daha fazla dayanamayıp ayaklarıma ka
136
panıyor ve beni ne çok sevdiğini itiraf ediyordu. Ben de şaşkın bir eda ile: "Liza, benim de seni sevdiğimi anlamıyor musun?" diyordum. "Senin beni sevdiğini elbette ki biliyordum, ama ilk senin söylemeni bekliyordum. Senin üzerinde etkili olduğumdan, şükran duygularınla beraber, beni sevmek için kendim zorlamandan korkuyordum. Böyle bir kabalığı asla yapamam. (Daha sonra da George Sand tarzında Avrupa romantizmi üzerine birçok laf ediyordum...) Sen, tüm saflığın ve güzelliğinle benim eserimsin, benim biricik karımsın!.."
"Evime başın dimdik ve korkmadan, Evimin kadını olarak gir!.."(*)
Sonra da bizim için mutlu günler başlıyor, uzun seyahatler düzenliyorduk... Daha bunun gibi birçok hayal... Bütün bunlardan sonra, böyle hayaller kurduğum için kendimden utanıyor ve alay ediyordum.
Daha sonra kendi kendime, "İzin vermezler o kahpeye, onları istedikleri zaman dışarı bırakmazlar zaten, hele akşam vakti hiç olmaz!.." diye söyleniyordum. (Neden bilmiyorum ama, hep Liza'nın bana akşam saat yedide geleceğini düşünüyordum.) Ama oraya bağlı olmadığını, özel bir anlaşma yaptığını, borcunu ödeyince ayrılacağını söylemişti bana... Eminim, kesinlikle gelecek...
Tanrı'ya şükürler olsun ki, o aralar Apollon iyice kabalaşmıştı ve bu, beni oyalıyordu. Artık ona sabredemeyecek duruma gelmiştim. Tanrı'nın benim için yarattığı bir cezaydı bu herif ve ömrümü yiyip bitiriyordu. Özellikle son yıllarda iyice bozulmuştu aramız ve ondan nefret ediyordum artık. Hele bazı zamanlar içimdeki nefret öylesine kabarırdı ki, ancak Tanrı bilir bunu. Aslında oturaklı, yaşlı bir heriftir Apollon. Elinden dikiş dikmek bile ge
(*) Puşkin'in bir şiirinden.
137lir. Bilmem neden, o da bana hep yukarıdan bakar, değer vermezdi. Sadece bana d.eğil, herkese karşı aynı şekilde davranıyordu. Briyantinleyip taradığı düz san saçlarına, alnındaki perçemine, "V" şeklinde kapanan koca ağzına bakınca, kendine çok fazla güvenen bir insan bulurdunuz karşınızda.
İnanılmaz derecede bilgiç bir insandır Apollon, hayatım boyunca onun gibisini görmedim. Sanki Büyük İskender karşınızdadır, kendisini o kadar pahalıya satar. Adam, neredeyse elbiselerinin düğmelerine, tırnaklarına bile aşıktı. Buna rağmen sertliği de elden bırakmazdı; bana karşı her zaman yüksekten, alaycı bir bakışla bakardı, bu da beni çileden çıkarırdı. Bana büyük bir lütufta bulunuyormuş gibi hizmet ederdi. Doğru düzgün iş yaptığı da pek söylenemez gerçi, hiçbir görevi üstüne alınmazdı çünkü. Beni, her ay parasını aldığı, bu nedenle yanında bulundurmak zorunda olduğu bir salak olarak görüyordu. Ayda yedi rubleye benim evimde keyif çatmayı zoraki kabul etmiş gibi bir hal vardı üzerinde. Zannediyorum ki, günahlarımın çoğu, bu adamın çektirdikleriyle ortadan kalkmıştır.
Herif, yürüyüşüyle bile benim sinirlerimi bozuyordu. Konuşması da peltekti ve bu, cinlerimi iyice tepeme topluyordu. Dili ağzına o kadar büyük geliyordu ki, ıslık sesleri çıkararak, şapırtılı şapırtıh konuşurdu. Bir de bu iğrenç konuşmasıyla marifet yaptığını sanırdı. Ellerini arkasına bağlar, gözlerini yere indirir ve konuşurken hecelerin üzerinde tek tek dururdu. Tüm bunların yanında, beni sinir eden başka bir şey de, kendi odasında Zebur okumasıydı. Ah! Bilseniz ne sıkıntılar çekmişimdir onun Zebur okumalarından. Geceleri çok monoton bir şekilde, sözcüklerin hepsini uzata uzata, tıpkı bir ölünün başında dua ediyormuş gibi okurdu Zebur'u. Hatta Zebur okuma işini o kadar ilerletti ki, şimdi para karşılığı ölülere oku
138
yor. Bununla da kalmayıp fare öldürme ve ayakkabı boyacılığı işleri de yapıyor.
O dönemler benimle çok kuvvetli bağlar kurmuştu. Onu kovamıyordum bir türlü, zaten kovsam da o gitmezdi. Doğrusu ben de bu saatten sonra pansiyon köşelerinde yaşayamazdım. Yaşadığım bu ev, beni insanlardan saklayan ve koruyan bir kabuk gibiydi. Apollon da artık bu evin bir parçası olmuştu, bu nedenle onu yedi yıldır kovamıyordum.
Apollon'un aylığını birkaç gün bile olsa asla geciktiremezdim. Beni öylesine sıkıştırırdı ki, kaçacak delik arardım. O günlerdeki kızgınlığımı, Apollon'un aylığını iki hafta geciktirerek çıkarmak geldi aklıma. Böyle bir şeyi uzun bir süredir, neredeyse iki yıldır istiyordum zaten. Amacım, bana istediği gibi karşı koyamayacağını, istediğim an onun aylığını kesebileceğimi kanıtlamaktı. Para konusunda da tek kelime etmeyecek ve yüzsüzlük ederek onun benden istemesini bekleyecektim. Sonra da çekmeceyi açıp yedi rubleyi alacak ve sadece vermek istemediğim için vermeyeceğimi söyleyecektim. Vermiyordum, çünkü canım böyle istiyordu; çünkü ben efendiydim, o da saygısız bir uşaktı. Eğer aylığını nazik bir dille isterse, muhtemelen hemen yumuşayıp verirdim. Böyle yapmadığı takdirde haftalarca, belki de bütün bir ay parasını bekleyecekti.
Tüm kızgınlığıma rağmen Apollon'a dört gün sonra yenik düştüm. Bilinen yöntemini kullandı yine. (Daha önceleri de aynı şeyi yapmayı denemiştim, o nedenle nasıl tepki vereceğini tahmin edebiliyordum.) Yaptığı şey şuydu: Ben işe giderken ya da gelirken, evin girişinde durup bana dik dik bakardı uzun süre. Eğer bu bakışları beni caydırmaz, etkili olmazsa başka yöntemler denerdi. Kendi odamda kitap okurken ya da üzerimi giyinirken sessizce
139
gelir ve kapıda dikilirdi. Bir ayağını ileri atar, bir elini arkasına alır ve bana aşağılayıcı, küçümser bir şekilde bakmaya başlardı. Ne istediğini sorduğumda ise hiçbir karşılık vermez, bir süre bakışlarına devam eder, sonra da garip bir tarzda dudaklarını bükerek odasına doğru yollanırdı. Aradan bir iki saat ancak geçerdi ki, Apollon yine dikilirdi karşımda. Bazen öylesine sinirlenirdim ki, ne istiyor diye sormazdım bile. Ben de ona sert, emir verir gibi bakardım. Bu bakışmalar birkaç dakika sürdükten sonra Apollon, tekrar odasına dönerdi, tabii birkaç saatliğine...
Ben parasını vermemekte ne kadar ısrar edersem, Apollon da o uzun bakışlarında ve iç geçirmelerinde o kadar ısrar ederdi. Böyle iç geçirerek ruhumun ne kadar alçaldığını ölçüyordu sanki. En sonunda artık dayanamayacak hale gelirdim. Önce bir güzel bağırır çağırır, sonra da parasını çıkarıp verirdim.
Apollon, her zamanki "sert bakış" uygulamasına geçmişti ki, dayanamayıp üzerine saldırdım. Sinirden çatacak birini arıyordum zaten. Bir elini arkasına almış, ağır adımlarla odasına gidecekken arkasından bağırdım:
— Dur!.. Buraya gel!.. Sana gel diyorum!..
Galiba çok fazlaca bağırmıştım ki Apollon, derhal döndü ve bana şaşkın gözlerle bakmaya başladı. Buna rağmen konuşmuyordu, bu da iyice çileden çıkarıyordu beni.
— Hangi cesaretle ben çağırmadan odama girebiliyorsun? Yüzüme böyle dik dik bakabiliyorsun? Cevap ver bana!., diye bağırdım.
Herifin umurunda bile değildi, hâlâ bakışlarını çekmemişti üzerimden. Sonra da odasına gitmek üzere yürümeye başladı.
140
Sinirimden ne yaptığımı bilmiyordum.
— Dur!., diye haykırdım. Sakın kımıldama! Tamam işte, şimdi odama neden girdiğim anlat bakalım...
Hiç tınmıyordu... Başını ve kaşlarını kaldırarak, hiç duyulamayacak bir sesle, yavaş yavaş:
— Benden bir şey istersiniz diye geldim, ne de olsa benim işim bu, dedi.
Sinirimden titremeye başlamıştım.
— Bunu sormadım sana canavar herif!., dedim. Neden mi buraya geliyorsun? Aylığını vermiyorum ve sen de istemeyi gururuna yediremeyip bana hiçbir şey söylemiyorsun. İğrenç bakışlarınla da beni cezalandıracağını zannediyorsun. Öylesine aptalca, saçma sapan bir davranış ki bu, ancak senin gibi canavarlar yapabilir, canavar!.. Apollon aynı sakinlikle odamdan çıkmaya yeltenmişti ki, yakasına yapıştım.
— Bana bak!.. Paran burada işte, gördün mü? (Bu arada çekmeceden parayı çıkararak gösterdim.) Hepsi yedi ruble. Ama saygılı bir biçimde benden özür dilemediğin sürece tek kuruşunu alamazsın, anladın mı?
— Öyle şey olur mu hiç?., dedi hayretle.
— Olur elbette, olacak da!..
Bütün o bağırmalarım hiç etki etmemiş gibi o sakin sesiyle cevap verdi:
— Sizden özür dilememi gerektirecek hiçbir sebep yok!.. Canavar diye bağıran sizsiniz. Üstelik bana hakaret ettiğiniz için gidip sizi karakola şikâyet edebilirim.
— Ne duruyorsun öyleyse, gidip şikâyet etsene!.. Hemen, şimdi, şu anda... Ne istersen yap, ama sen bir ca
141
navar olmaktan asla kurtulamayacaksın!.. Canavar!..
Bana bir bakış fırlatarak, hiç umursamadan başı önünde çıktı odamdan.
Apollon çıktıktan sonra, bütün bu olanların Liza'nın yüzünden olduğunu düşünmeye başladım. Eğer o olmasaydı bunlar yaşanmayacaktı. Bir süre sonra tüm ciddiyetimi takınarak Apollon'un odasına doğru yürüdüm. Kalbim çok hızlı atıyordu. Çok yavaş konuşuyordum:
— Apollon!.. dedim. Derhal karakola git, buraya bir polis göndersinler.
Apollon, masaya oturmuş, gözlüğü gözlerinde, bir şeyler dikiyordu. Söylediklerimi duyunca gülmesi gelmişti.
— Hemen şimdi gidiyorsun. Yoksa çok pişman ederim seni bilmiş ol!..
Başını kaldırmadan elindeki iğneye iplik geçirmeye çalışıyordu. Bu arada kısık bir sesle:
— Galiba keçileri kaçırdınız. Hiç insan kendi kendini şikâyet eder mi? Beni korkutmak istiyorsanız boşuna uğraşmayın. Hiçbir şey yapamazsınız.
Omuzlanndan yakaladım ve çığlık çığlığa bağırdım:
— Hadi git!..
Suratına bir yumruk patlatmama ramak kalmıştı.
Tam o anda giriş kapısının sessizce açıldığını, içeriye birisinin girdiğini ve olanları seyrettiğini farkettim. Başımı çevirip de gelenin kim olduğunu görünce, utanç içinde odama doğru koştum. Saçlarımı avuçladım, duvara yaslandım ve bir ölü gibi öylece kalakaldım.
Bir süre sonra Apollon'un ayak sesleri duyuldu. 142
Kızgın bir bakışı vardı:
— Bir kadın sizinle görüşmek istiyor, dedi. Sonra da yana doğru çekilip Liza'ya yol verdi. Odadan çıkmıyor ve alaycı bir ifadeyle bizi süzüyordu.
Kızgın bir ifadeyle:
— Çık dışarı, çık!., diye bağırdım.
O anda duvar saatimden horultuya benzer bir ses çıktı: Saat yediyi vuruyordu.



Devamı...

6 Aralık 2008 Cumartesi

Yeraltından Notlar-6



IV
Veda partisine ilk gelenin ben olacağımı bir gün önceden beri biliyordum. Ama bunun bir önemi kalmamıştı artık.
Diğerleri henüz gelmediği gibi, bize ayrılan salonu bulmakta da güçlük çektim. Sofra hazırlanmamıştı ve garsonlarla uzunca bir konuşma yaptıktan sonra, yemeğin beşte değil altıda olacağını öğrendim. Daha sonra büfedekiler de aynı şeyleri söyledi, sorduğuma bin pişman olmuştum. Saat henüz beşi yirmi beş geçiyordu; yemek saatini değiştirdiklerinde, bunu bana da bildirmeleri gerekmiyor muydu? Posta denen şey ne işe yarıyordu? Beni garsonlara, daha da önemlisi, kendime karşı rezil duruma sokmuşlardı. Yine de masaya oturdum. Garson sofrayı hazırlamaya başlamıştı ama ben onun yanında daha bir utanç duyuyordum. Salonda lambalar yandığı halde saat altıya doğru masaya mumları getirdiler. Acaba bunlar, ben geldiğimde neden getirilmemişti?


Yan salonda suskun, asık suratlarından öfke akan iki adam yemek yiyorlardı. Uzaktaki bir salondan çok fazla gürültü geliyordu. Kahkahalar, Fransızca birtakım çığlıklar ve haykırmalar, orada kadınlı erkekli bir grup olduğunu gösteriyordu. Korkunç derecede sıkılmıştım; hayatım boyunca böyle anlar çok az olmuş olacak ki, saat altıda herkes geldiğinde, kurtarıcılarımı görmüş gibi sevindim. Neredeyse, onlara olan kızgınlığımı göstermeyi unutuyordum.
Zverkov, her zamanki gibi grubun başı olarak önde girdi içeriye. Zverkov, beni masada oturuyor görünce, yavaş adımlarla yaklaştı ve biraz eğilerek kırıtır gibi elini uzattı. Generallere yakışır bir incelik ve sevimlilikle yapmıştı bunu; diğer yandan bir tehlikeye karşı kendini korur gibi bir hali de vardı. Bense Zverkov'un içeriye girer girmez cırtlak bir kahkaha patlatacağını, yemek boyunca da bayat esprilerini ve soğuk şakalannı yapacağını zannediyordum. Doğrusu ben, kendimi bu şekil bir Zverkov'a ayarlamıştım, tepeden bakan ince ruhlu Zverkov, beni şaşkınlığa uğrattı. Anladığım kadarıyla Zverkov, kendisini benden üstün görüyordu. "Generaller gibi davranarak beni küçük düşüreceğini sanıyorsa aldanıyor, onun ağzının payını vermesini bilirim," diye düşünüyordum. Peki ya küçük görmek niyetinde değil de, sadece bana tepeden bakacağına ve beni korur gibi konuşabileceğine inanıyorsa? Bütün bunları düşündükçe boğulacak gibi oluyordum.
Zverkov, son zamanların modasına uyup, sözcüklere neredeyse ıslık çaldırarak, uzata uzata:
— Sizin de yemeğe katılacağınızı duyduğumda çok şaşırdım! dedi. Epeydir görüşemiyorduk sizinle. Bizden hep uzak duruyorsunuz, ama biz düşündüğünüz gibi kötü insanlar değiliz. Neyse, dostluğumuzu yenilediğimiz için mutluluk duyuyorum.
Daha sonra, hiç önemsemeyen bir tavırla arkasını döndü ve şapkasını pencerenin önüne bıraktı.
87Trudolyubov:
— Çok beklediniz mi? diye sordu. Sinirden titreyen, sert bir sesle:
— Dün bana söylendiği gibi tam beşte buradaydım, dedim.
Trudolyubov, şaşkın şaşkın Simonpv'a baktı ve:
— Yemek saatinin değiştiğini bildirmediniz mi?
— Yoo, hayır. Unutmuşum.
Bunları söyledikten sonra, özür bile dilemeden mezelere bakmaya gitti Simonov.
Durumumu komik bulmuş olacak ki Zverkov, gülerek:
— Vah vah!.. Demek bir saattir buradasınız! diye bağırdı.
Arkasından da Ferfiçkin denen aşağılık herif, sokak köpeklerinin havlamasını andıran bir sesle gülmeye başladı. Halimi çok komik bulmuştu herhalde.
— Bunda gülünecek ne var! diye bağırdım. Bu, tamamen sizin suçunuzdur. Bana haber veremez miydiniz? Bu... Bu... Bu, koca bir saçmalıktan ibaret.
Trudolyubov, kötü bir niyet taşımaksızın bana arka çıktı:
— Sadece saçmalık değil bu, siz çok naziksiniz. Buna açıkça küstahlık denir. Neyse ki bir art niyet yok. Nasıl oldu da Simonov... Hımm...
Ferfiçkin, söze karışarak:
— Bunu bana yapmış olsalardı, ben... demişti ki,
Zverkov sözünü keserek:
— Keşke bizi beklemeden, bir şeyler getirtip başlasaydınız yemeğe! dedi.
Öfkeli bir ses tonuyla:
— Bunu sizin izniniz olmadan da yapabilirdim elbette. Eğer beklemişsem...
Simonov, içeriye girerek:
— Baylar, yemek hazır! diye bağırdı. Her şey hazır ve şampanyalar da buz gibi söğüdü.
Daha sonra aniden bana döndü ve önceki gibi yüzüme bakmadan:
dedi.
• Adresinizi bilmiyordum ki, nasıl bulacaktım sizi?
Benim için pek de iyi şeyler düşünmediği belliydi. Öyle görünüyordu ki, dün olanlardan sonra benim hakkımda epey kafa patlatmıştı.
Hep beraber oturduk. Masa yuvarlaktı. Solumda Trudolyubov, sağımda da Simonov vardı. Tam karşımda Zverkov oturuyordu, Ferfiçkin de Trudolyubov'la onun arasında kalmıştı.
Zverkov, benimle konuşmayı sürdürmek için:
— Siz hâlâ "X" bakanlığında mı çalışıyorsunuz? diye sordu.
Sıkıldığımı anlamıştı ve konuşarak beni rahatlatacağını düşünüyordu aklınca. Büyük bir öfke duyarak, "Galiba şu şişeyi kafasına geçirmemi istiyor," diye düşündüm. Hiç sevmediğim konuşmalardı bunlar ve bu yüzden çabuk sinirleniyordum.
Gözlerimi önümdeki tabaktan ayırmayarak kaba bir sesle:
— Hayır, 'Y' bakanlığına geçtim! diye yanıt verdim.
— Öyle mi!.. Yeni işinizden memnun musunuz bari? Eski işinizi neden bırakmıştınız?
— Hiçbir neden yoktu, canım istedi ve ayrıldım.
Kendimi kontrol edemiyordum; heceleri Zverkov'dan daha fazla uzatarak konuşuyordum. Ferfiçkin, gülmemek için kendini zor tutuyordu. Simonov, alay eder gibi yüzüme bakıyordu. Trudolyubov ise yemeğini bırakmış, ilgiyle izliyordu beni.
Zverkov, anlamamazhktan gelmişti ama söylediklerime alındığı çok açıktı.
— Eee, söylesenize, ne kadar alıyorsunuz?
— Ne gibi?
— Yani, aylığınız ne kadar demek istiyorum.
— Yoksa beni sorguya mı çekiyorsunuz?
Daha sonra pancar gibi kızarmış bir yüzle ne kadar aylık aldığımı söyledim.
Zverkov, dudağını bükerek:
— Çok almıyormuşsunuz, dedi. Ferfiçkin, o iğrenç yılışmasıyla:
— Siz, bu aylıkla lüks lokantalarda yemek de yiyemezsiniz! diye atıldı ortaya.
Trudolyubov, ciddi bir ses tonuyla:
— Bu fakirliğin resmidir bence, dedi.
90
Zverkov, bana küçümser bir gözle bakarak, iğneleyici bir tavırla:
— Görmeyeli epey zayıflamış, değişmişsiniz! dedi. Ferfiçkin, pis pis gülerek:
— Bırakın canım, utandırmayın çocuğu! dedi. Daha fazla kendimi tutamadım ve patlayıverdim:
— Bunda hiç de utanılacak bir şey yok beyefendi! Anlayabiliyor musunuz? Şunu iyice kafanıza sokun ki Bay Ferfiçkin, bu lüks lokantada başkasının değil, sadece kendi paramla yemek yiyorum.
— Ne dediniz siz? Başkasının parasıyla yemek yiyen kimmiş?
Ferfiçkin, epey öfkelenmişti, çok ileri gittiğimi farkederek:
— Benim söylemek istediğim o değildi! Üstelik neden daha doğru düzgün bir konuya geçmiyoruz?
— Zekânızı göstermek istiyorsunuz galiba.
— Endişe etmeyin, bunun yeri burası değil zaten.
— Eee, siz de çok ileri gittiniz. Bakanlığın işleriyle uğraşırken aklınızı mı oynattınız yoksa?
Zverkov, emir verir gibi:
— Yeter artık, kesin şu zırıltıyı! diye bağırdı. Simonov:
— Saçma, saçma! diye söyleniyordu. Trudolyubov, sadece bana bakarak, sertçe:
— Evet, saçma! Sevdiğimiz bir arkadaşımızı yolcu
91ederken güzel bir parti verelim dedik, siz de eski yaralan deşiyorsunuz. Dün bize katılmak için dil döken sizdiniz, rahat durun bari...
Zverkov da bir taraftan bağırıyordu:
— Durun yahu! Yeter artık! Kesin şu dırıltıyı, hiç yakışmıyor size... Bakın size başımdan geçen bir olayı anlatayım. İki gün önce az kalsın evleniyordum!..
Daha sonra da Zverkov, iki gün önce evlilikten nasıl kurtulduğunu açık saçık bir dille anlatmaya başladı. Konuşmasının içerisinde bir tek evlilik lafı geçmiyor, sürekli generallerin, albayların, mabeyincilerin isimleri tekrarlanıyordu. Anlattığına göre, içlerinde en önemli insan da Zverkov'un ta kendisiydi.
Neredeyse, gülmekten kendilerinden geçeceklerdi. Ferfiçkin, ince ve sesli kahkahalar savuruyordu. Beni farketmiyorlardı bile; ben de bir köşede yenilmiş, onurum kırılmış bir şekilde sus pus oturuyordum. "Aman Tanrım, burası benim yerim olabilir mi?" diye düşünüyordum. "Ahmakça hareket ettim. Şu Ferfiçkin'e de gereğinden fazla yüz verdim. Salaklar, beni masalarına davet ederek bana onur verdiklerini düşünüyorlar. Aslında varlığımla ben onlara onur veriyorum. (Zayıflamışım... Giysilerim eskiymiş...) Lanet pantolon!.. Zverkov, biraz önce dizimin üzerindeki lekeyi gördü... Ne var yani? Şimdi kalkıp şapkamı alır ve tek kelime bile etmeden buradan çıkabilirim. Onları hiç de önemsemediğimi anlarlar. Eğer isterlerse yarın düello bile yaparım. Lanet olsun, yedi rubleye acıyacak değilim ya! Onlar, bunu düşünürler herhalde... Acımıyorum işte! Hemen şimdi gidiyorum."
Elbette ki, oturduğum yerden kalkamadım. Sinirimi bastırmak için Lafitte ve Keres şaraplanndan bardak bardak içiyordum. İçkiye pek alışık değildim, o nedenle
hemen başım dönmeye başladı. Sarhoşluğum arttıkça üzüntüm de artıyordu. Aniden içimde bir istek belirdi; hepsini çok kötü bir biçimde aşağılayıp kalkıp gitmek... O zaman "Evet, çok gülünecek bir tipi var, ama zekâsı harika," diyeceklerdi. Sonra... Aman, canlan cehenneme...
Baygın bakışlarımla, hiç de utanmadan hepsini şöyle bir gözden geçirdim. Beni tamamen unutmuşlardı. Birbirleriyle yüksek sesle konuşuyor, şakalar yapıp duruyorlardı. Sürekli konuşan kişi Zverkov'du. Söylediklerini dinlemeye başladım. Kendisine deliler gibi aşık olan güzel bir kadından bahsediyordu Zverkov. Her halinden yalan söylediği anlaşılıyordu. Bu meselede kendisine, üç bine yakın köylüsü olan, çok yakın dostu, Prens Kolya denen bir hassa subayı yardım etmişti.
Birden, lafa kanşarak:
— Peki ama, üç bin köylüsü olan dostunuz Kolya, veda partinize gelmedi! dedim.
Hepsi sustular. Daha sonra Trudolyubov, küçümseyen gözlerle bana bakarak:
— Siz, şimdiden sarhoş olmuşsunuz! dedi.
Zverkov da tıpkı bir böceğe bakar gibi bakıyordu bana. Bakışlarımı yere çevirdim. Simonov kalkarak bardaklara şarap doldurmaya başladı.
Önce Trudolyubov, ardından da diğerleri kadehlerini kaldırdılar. Ben öylece oturuyordum. Trudolyubov, Zverkov'a dönerek:
— İyi yolculuklar dileğiyle sağlığına içiyoruz! diye bağırdı. Eski günlerimiz ve geleceğimiz için baylar... Varolun!
Herkes kadehini dikip şaraplarını içti ve Zverkov'a sarılıp öptüler. Ben hâlâ kımıldamıyordum. Kadehim önümde dolu duruyordu.
Trudolyubov, öfkeyle bana döndü. Sabrının tükendiği anlaşılıyordu.
— Siz içmeyecek misiniz?
— Ben kendi adıma bir konuşma yaptıktan sonra içeceğim, Bay Trudolyubov.
— Kendini beğenmiş, sen de! diye söylendi Simonov.
Sandalyeden hızlıca kalkarak kadehi elime aldım. Benim için çok olağanüstü bir olaydı bu, ama aklıma söylenecek hiçbir şey gelmiyordu.
Ferfiçkin:
— Silence. (*) Akıl hazinemizin kapılan aralanıyor.
Zverkov, anlamıştı olacakları ve ciddi bir şekilde bana bakıyordu.
— Sayın Teğmen Zverkov! Şunu bilmenizi isterim ki, gösterişli laflardan ve bunları edenlerden, birilerinin elini eteğini öpmeye çalışanlardan hiç de hoşlanmam. Bu bir... İkincisi...
Herkes homurdanarak kımıldamaya başladı.
— İkincisi, zamparalıktan ve bunu yapanlardan nefret ederim. Üçüncüsü de, açık olmayı, dürüstlüğü ve doğru sözlülüğü severim.
Çok seri bir şekilde konuşuyordum. Söylediklerimi düşününce de her tarafım buz kesiliyordu.
— Düşünmeyi seviyorum Bay Zverkov! Eşit şartlar
(*) Silence: Susalım! 94
da süren arkadaşlıkları seviyorum... Eee... Daha ne diyecektim! Sevdiğim diğer bir şey de... Şey... Lafı daha fazla uzatmayayım... Sağlığınıza bay Zverkov! Gittiğinizde Çerkez kızlarım büyülemeyi ihmal etmeyin. Düşmanlarımıza acımayın ve... Neyse... Sağlığınıza bay Zverkov!
Zverkov, sandalyesinden kalkıp beni eğilerek selamladı. Bana çok kızdığı anlaşılıyordu, yüzü bembeyaz olmuştu.
Trudolyubov, masaya bir yumruk geçirerek:
— Lanet olsun! diye bağırdı. Ferfiçkin, çığlık atarak:
— Bunun canı tokat istiyor anlaşılan! diyordu. Simonov ise:
— Kovalım bu herifi buradan! diye söylendi.
Neredeyse öfkeyle üzerime yürüyeceklerdi ki Zverkov, onları durdurarak:
— Susun baylar! Yerinize oturun! Sizlere teşekkür ederim, ama bu beyin sözlerine verdiğim değeri kendim de gösterebilirim.
Ferfiçkin'e döndüm, kasılarak ve yüksek sesle:
— Bay Ferfiçkin! Şu anda söylediğiniz sözlerin hesabını yarın vereceksiniz!
— Düello mu demek istiyorsunuz! Hay hay!
Ferfiçkin'i düelloya çağırırken halim çok komik olmalıydı ki, hepsi gülmekten yere yattılar.
Trudolyubov, tiksinerek bakarak:
— Bırakın artık şunu! Görmüyor musunuz, kütük
95gibi sarhoş!
Simonov, yine homurdanarak:
— Onu aramıza aldığımız için kendimi affetmeyeceğim!
"Şu şişeyi alıp kafalarına geçirmeliyim," diye düşündüm ve şişeyi hızlıca alarak kadehimi doldurdum.
"Hayır, hayır... Sonuna kadar oturacağım burada. Siz, kalkıp gitmemi bekliyorsunuz, değil mi? Ama gitmeyeceğim. Burada oturarak size en ufak bir değer bile vermediğimi göstereceğim. Burası bir lokanta ve ben de yediklerimin karşılığını veriyorum. Sizleri, satranç oyunundaki piyon olarak görüyorum, üstelik oyun dışı bırakılmış piyonlar. Bu nedenle canımın istediği kadar içeceğim. Bana kimse karışamaz... İstersem şarkı da söylerim... Bu, benim hakkım... Hımm..." şeklinde düşüncelerim devam ediyordu.
Fakat şarkı söylemedim. Masadakilerin hiçbirine bakmamaya gayret ediyordum. Sakin olmaya çalışarak, ilk önce onların benimle konuşmasını beklemeye başladım. Ne yazık ki, tek kişi benimle konuşmadı. O zaman, onlarla barışmayı çok istedim. Saat sekiz oldu, sonra da dokuz... Masadan kalkmış ve yan taraftaki koltuklara oturmuşlardı. Zverkov, koltuğa uzanmış, bir ayağını da küçük, yuvarlak bir sehpanın üstüne koymuştu. Şarapları da yanlarına almışlardı. Gerçekten de Zverkov, tam üç şişe şampanya ısmarlamıştı. Doğal olarak beni çağırmadılar yanlarına. Zverkov'un etrafını çevirmiş, kendilerinden geçmiş gibi onu dinliyorlardı. Bu adamı çok sevdikleri anlaşılıyordu.
"Anlamıyorum! Anlamıyorum!" diye söylenip duruyordum. Arada bir coşarak, sarhoşlara ait yılışıklıkla birbirlerine sarılıp öpüşüyorlardı. Kafkasya'dan, gerçek aşk
96
lardan, kahramanlıktan, görevlerindeki başarılarından sözediyorlardı. Hiç de tanımadıkları Podhorjevski denen bir hassa subayının yıllık gelirinden bahsedip, böyle bir zenginliğe sahip olmanın kendilerini ne kadar sevindireceğinden sözediyorlardı. Sonra, yine hiçbirinin yakından görmediği Prenses D'nin güzelliğini ve kibarlığım anlata anlata bitiremiyorlardı. Daha sonra laf, dönüp dolaşıp Shakespeare'in ölümsüzlüğüne geldi.
Koltukların karşısındaki duvar boyunca, soba ile masa arasında yürüyor, konuşulanları gülümseyerek dinliyordum. Kendi başıma, onlarsız eğlenebileceğimi kanıt layarak, güçlü olduğumu gösterecektim. Sırf onlara inat, ayakkabılarımın topuklarına basıp gürültü çıkarıyordum. Fakat boşuna uğraşıyordum. Dönüp bana bakmamışlardı bile. Ama ben bu şekilde, masa ile soba arasında gidip gelerek, sekizden on bire kadar vakit geçirebilirdim. "Canım bunu istiyor, yasak değil ya!" diye düşünüyordum. Garsonun biri, salona girip çıkıyordu, birkaç kere durup yüzüme baktı. Gidip gelmekten başım dönmeye başlamıştı. Bazen durduğum yeri çıkarmak için dakikalarca düşündüğüm oluyordu. Geçirdiğim bu üç saat boyunca terden üç kez sırılsıklam oldum ve kurudum. Arasıra içimde korkunç bir acı hissediyor ve bu berbat, gülünç, korkunç anları on yıl, yirmi yıl, hatta kırk yıl geçse de unutamayacağımı düşünüyordum. Bir daha asla kendimi bu kadar alçaltmayacaktım, üstelik kendi ellerimle. Artık her şeyi açık bir şekilde görebiliyordum, ama yine de masa ile soba arasındaki yürüyüşümü durduramıyordum.
Koltuklarda oturan düşmanlarımla konuşur gibi, "Ah, siz benim neleri düşünüp anlayabilecek kabiliyette olduğumu, kültür seviyemi bir bilseniz!" diye düşünüyordum. Ama onlar, beni görmüyorlardı bile... Sadece bir kere, Zverkov Shakespeare'den bahsederken, alaylı alaylı gülmüştüm ve hepsi dönüp bana bakmıştı. Çok yapmacık
97
ve iğrenç bir gülüşüm vardı; bunun üzerine konuşmalarını kesip, onları adam yerine koymadan masa ile soba arasındaki hızlı yürüyüşümü seyrettiler büyük bir şaşkınlıkla... Bu da bir sonuç vermedi, yine kimse konuşmamıştı benimle. İki dakika sonra yine beni görmez oldular.
Saat on bir olmuştu. Zverkov, ayağa kalkarak:
— Baylar, şimdi hedefimiz orası! diye bağırdı. Diğerleri de hemen kabul ederek:
— Elbette, nasıl istersen! dediler.
Doğruca Zverkov'a döndüm. Kendimi çok yorgun ve halsiz hissediyordum ve bu durumdan kurtulmak için ölmeyi bile göze alabilirdim. Ateşler içerisinde yanıyordum; terden ıslanan saçlarım kuruyunca alnıma ve şakaklarıma yapışmıştı. Kararlı ve kaba bir ses tonuyla:
— Zverkov! dedim. Özür diliyorum sizden. Bay Ferfiçkin, sizden de. Sizleri gücendirdiysem baylar, hepinizden Özür diliyorum!
Ferfiçkin, cırtlak bir sesle ve alay ederek:
— İşte yola gelin böyle! Düello, herkesin yapabileceği bir şey değil.
Birden, öfkeden patlayacak gibi oldum.
— Hayır, benim düellodan korktuğum yok Bay Ferfiçkin! Hemen yarın sizinle düello etmeye hazırım. Üstelik bunu çok istiyorum, siz de gelmek zorundasınız. Size düellodan korkup korkmadığımı göstereceğim. İlk ateş eden siz olacaksınız ve ben de silahımı havaya boşaltacağım.
— Bu adam kendince eğleniyor! dedi Simonov.
98
Trudolyubov ise:
— Tamamen saçmaladı! diye karşılık verdi. Zverkov, beni küçümseyerek:
— Çekilin önümüzden, izin verin de geçelim! Daha ne istiyorsunuz! dedi.
Onlar da çok içmişlerdi ve hepsinin suratları kırmızı, gözleri parlaktı.
— Zverkov, sizinle dost olmak istiyorum. Biliyorum, sizi küçük düşürdüm, ama...
— Siz mi beni küçük düşürdünüz? Siz... Beni... Şunu iyice kafanıza sokun beyefendi, siz beni asla küçük düşüremezsiniz!
Zverkov'dan sonra Trudolyubov lafa kanşarak:
— Yeter artık, haydi çekil önümüzden! Hadi gidelim arkadaşlar...
Zverkov:
— Şimdiden anlaşalım baylar, Olympia benim! dedi.
Diğerleri gülerek:
— Sen istediğini al, bizim gözümüz yok! dediler.
Sanki yüzüme tükürmüşlerdi... Öylece kalakaldım. Hepsi gürültüyle çıktılar odadan. Trudolyubov, aptalca bir şarkı söylüyordu. Simonov, garsonun bahşişini vermek için geride kalmıştı. Ona doğru ilerledim, umutsuz ama kararlı bir sesle:
— Simonov, bana altı ruble verin! dedim. Simonov şaşırmıştı ve bana aptal aptal bakmaya
99
başladı. Çok sarhoştu.
— Şimdi siz, oraya da mı geleceksiniz bizimle?
— Evet!
— Param yok! dedi ve alay eder gibi gülerek paltosunu alıp dışarı çıktı.
Paltosundan tuttum, sanki kâbus görüyordum.
— Simonov! Paranızın olduğunu gördüm, neden bana vermek istemiyorsunuz? Beni bu kadar önemsiz mi görüyorsunuz? Ne olur, beni geri çevirmeyin! Sizden neden bu parayı istediğimi bir bilseniz!.. Geleceğim ve tüm planlarım buna bağlı...
Simonov, parayı çıkardı ve fırlatır gibi önüme attı.
— Bu kadar yüzsüzseniz, buyurun! dedi ve arkadaşlarının arkasından koşmaya başladı.
Aşağı yukarı bir dakika kadar yalnız kaldım. Darmadağın olmuş bir masa, yemek artıkları, yerde kırık bir kadeh ve sigara izmaritleri vardı. Kafam bir acayip olmuştu, içimde büyük bir eziklik hissediyordum. Üstüne üstlük, bütün olanlara şahit olan ve bana bakan bir de garson varken...
— Oraya! diye bağırdım. "Ya hepsi pişman olup ayaklarıma kapanacak, ya da... ya da Zverkov'u tokatlayacağım..."
100
Koşa koşa merdivenlerden inerken:
— Nihayet isteğine ulaştın! Karşındaki gerçeğin ta kendisi! Artık Roma'yı bırakıp Brezilya'ya yerleşen Papa da, Korno gölündeki balo da yok karşında. Tam ortasında bulunuyorsun yaşamın! diye kendi kendime söyleniyordum.
Birden, "Bütün bu yaşadıklarına gülecek kadar alçaldın sen," diye düşündüm.
Sonra kendi kendimi susturarak:
— Öyle olsun, ne yapayım! Zaten hiçbir şeyim kalmadı! dedim.
Çoktan gitmişlerdi bizimkiler, fakat nereye gideceklerini bildiğim için, bunun önemi yoktu.
Lokantanın önünde sadece bir kızak sürücüsü vardı. Gece çalışanlardan olmalıydı. Üzerindeki paltonun omuzlan, yağan sulusepkenden dolayı görünmez hale gelmişti. İnsanı fazlaca bunaltan, nemli bir hava vardı. Adamın atı, fazla iri olmayan, alacalı, uzun tüylü bir attı; o da
101karın altında uzun süre kalmıştı ve durmadan tıksırıyordu. Bu anlattıklarımı öylesine iyi hatırlıyorum ki...
Kızağa binerken, birdenbire Simonov'un para verişi geldi gözlerimin önüne ve öylece yığılıverdim kızağa, dizlerim tutmaz olmuştu.
— Tamamen pisliğin içine battım, bunu bu gece ya değiştiririm ya da geberirim! diye bağırdım.
— Hadi yürü!..
Yola çıktık, fakat benim kafamın içinde öyle çok şey vardı ki, düşünceler büyük bir hızla geçip gidiyordu.
— O adamlar, benimle dost olmak için asla önümde yalvarmazlar. Bu da tıpkı Korno gölü kenarındaki balo gibi adi, romantik, aptalca bir hayalden ibaret. Zverkov'u tokatlamaktan başka bir seçeneğim kalmadı artık. Tamam, kararımı verdim, Zverkov'u tokatlamaya gidiyorum. Arabacı! Hadi sür...
Arabacı, dizginleri daha hızlı sallamaya başladı.
— Onu gördüğüm an tokatı indireceğim suratına! Yoksa, önce birkaç laf söyleyip, ondan sonra mı vursam? Yok, yok... Görür görmez vurmalıyım. Hepsi oradadır, Zverkov da Olympia ile birlikte bir koltukta oturuyordur. Kahrolası Olympia, bir keresinde beni küçümseyerek suratımla alay etmiştin... Olympia'yı saçlarından, Zverkov'u da kulaklarından tutarım ve sürüklerim onları öylece!.. Hayır, hayır... En güzeli, tek kulağından tutup götürmek! Diğerleri de üzerime yürüyecek, beni dövüp dışarı atacaklardır. Eminim, böyle yapacaklardır. Olsun!.. İlk ben vurmuş olacağım ya! İnsanların gözünde Zverkov kötü bir üne sahip olacak ve bunu da beni dövmesi değil, ancak düello temizleyecek! Sonunda benimle dövüşmek zorunda... İstedikleri kadar dövebilirler şimdi beni!.. Adi herif
102
ler!.. Trudolyubov, içlerinde en güçlü olanıdır ve en çok da o üstüme gelecektir. Ferfiçkin, yanlardan saldırarak saçlarıma yapışır, eminim. Umurumda bile değil. Bütün bunlara hazırlıklı gidiyorum ben. En sonunda o küçük kafalarına sokabilecekler gerçeği, benim için zerre kadar değerleri olmadığını haykıracağım!
— Arabacı hadi, hızlı sür! diye bağırdım.
Çok yüksek sesle bağırmış olmalıyım ki, arabacı birdenbire irkildi ve kırbacını şaklatmaya başladı.
— Güneş doğarken dövüşürüz, kararlıyım... İşimden de vazgeçtim. Ferfiçkin, "bakanlık" diyerek işimle alay etti kendince. İyi de silahlan nereden bulacağım? Tamam! Aylığımı şimdi çekerim, mesele kapanır. Peki ya barutla kurşun? Bir de tanık lazım. Hiç arkadaşım da yok ki... Ama bunu da halledebilirim... Yolda karşıma çıkacak sıradan birisi, nasıl boğulurken hayatımı kurtarmak zorundaysa, bana tanıklık da etmek zorundadır. Böyle şeylerde durumun nasıl olduğunun önemi yoktur. Üstelik, işyerinden müdürüme rica etsem, o bile bana tanıklık yapacaktır; hem de bunu herkesten gizleyerek. Şefim Anton Antonoviç ise...
Birdenbire olaylar farklı bir açıdan çıktı karşıma ve düşündüklerimin ne kadar aptalca olduğunu anladım. Ama yine de...
— Arabacı, daha hızlı sür! demekten kendimi alamadım.
— Aman beyefendi!
Birden, yüzüme soğuk bir rüzgar çarptı.
— Acaba hemen eve mi dönsem? Tanrım! Bu partiye gelmek için neden bu kadar ısrar ettim ki sanki? Bir türlü inanamıyorum. Hele o masa ile soba arasındaki üç
103
saatlik gidip gelme... Bunun sorumlusu onlar ve cezasını onlar çekecek. Daha hızlı arabacı!..
— Peki ya karakola gidersem?.. Buna cesaret edemez onlar... Rezil olmaktan korkarlar. Belki de Zverkov, benimle düello etmeyi kabul etmeyecek; kendisi için alçaltıcı bulacaktır bunu. Eminim ki, böyle olacak... Ama ben, ne yapacağımı biliyorum. Zverkov'un yola çıkacağı posta merkezine gider, tam arabaya binmek üzereyken üstüne atlarım; hızlıca ayaklarından tutarım ve kaputunu çeker alırım sırtından. O da işe yaramazsa ellerini ısırırım. (Kızgın bir insanın neler yapabileceğini anlasınlar...) İsterse Zverkov kafama, diğerleri de sırtıma yumruklarını indirsin! Ben de oradaki herkese:
— Bakın şu hergeleye!.. Yüzünde benim tükürüğümle gidip de Çerkez kızlarını baştan çıkaracak!., diye bağırırım.
Elbette ki bu, benim sonumu getirir. İşimden kovulurum, yakalanıp yargılanır ve hapsi boylarım... Sonra da Sibirya'ya, sürgüne gönderilirim. Hiçbiri umurumda değil!.. On on beş yıl sürgün hayatından sonra, sersefil bir dilenci bile olsam, yine onun peşini bırakmam. Herhalde uzak bir şehirde evlenmiş, bir yuva kurmuş olurdu. Bir de yetişkin kızı olurdu... Ona şöyle bağırırdım o zaman:
— Gaddar herif!.. Şu çökmüş avurtlarıma, üzerimdeki yırtık elbiselere bak! İşimi, mutluluğumu, sanatı, bilimi, sevdiğim kadını... Her şeyimi kaybettim senin yüzünden. İşte silahlar!.. Ben, silahımı boşaltıyor ve seni affediyorum!
Sonra da havaya ateş edip, ortadan kaybolacak
tım...
Tüm bu anlattıklarımın Silvio (*) ve Lermontov'un
(*) Puşkin'in bir öyküsü.
104
Maskarad'ından olduğunu bildiğim halde, gözlerimin yaşarmasına engel olamadım. Sonra kendimden utanmaya başladım. Kızağı durdurdum ve aşağı indim. Yolun ortasında öylece kalakalmıştım, arabacı da şaşkın gözlerle bana bakıyordu.
Ne yapacağım şimdi!.. Oraya gitmem de, gitmemem de büyük aptallık olacaktı. Ama, Tanrım! Gitmemezlik olur mu? Üstelik bütün aşağılamalardan sonra!..
Hayır, olmaz! diye bağırarak tekrar kızağa atla
dım.
— Bunu yapmak zorundayım! Arabacı, oraya!..
Öylesine sabırsızlanmıştım ki, arabacının ensesine bir yumruk geçiriverdim. Arabacı:
— Ne oluyor beyefendi, neden vuruyorsun? diye bağırdı. Yine de ata hızlı bir kırbaç indirdi ve hayvan çifte atmaya başladı.
Sulu kar, lapa lapa yağıyordu; ama umurumda değildi bu ve ben paltomun yakasını açmıştım. Etrafımdaki her şeyden uzaklaşmıştım. Zverkov'u tokatlamaya kesin kararlıydım. Üstelik bu işin hemen şimdi olacağım, hiçbir kuvvetin de bunu durduramayacağını hissediyordum. Kar bulutlan arasında sokak fenerlerini zar zor seçiyordum; bunlar, bana cenaze alayındaki meşaleleri hatırlattı. Paltomun, ceketimin, hatta atkımın içine kadar girmişti kar. Fakat bunlara aldırdığım yoktu benim. Ne de olsa batmış bir adamdım ben.
Sonunda geldik. Kızaktan hızlıca indim ve kendimde olmayarak çıktım merdivenleri. Ellerimle ve ayaklarımla kapıyı tekmeliyordum. Ayakta duracak halim kalmamıştı. Geleceğimden haberdarlarmış gibi kapıyı hemen açtılar. Simonov, içeridekilere birisinin daha geleceğini
105söylemişti. Buraya ancak haberli gelinir ve çok dikkatli olunurdu. Polislerin ne zamandır ortadan kaldırmaya çalıştığı "moda mağazalarından biriydi bu ev. Gündüzleri mağazaydı gerçekten, ama geceleri randevulu konuklar alınırdı.
Hızlı hızlı yürüyerek dükkanı geçtim ve salona girdim. Birden, şaşkınlıktan kalakaldım öylece... Salonda bir tane mum yanıyordu sadece ve hiç kimsecikler yoktu.
— Neredeler? diye sordum.
Karşımda duran kadın, evin sahibiydi; benden söz edilmiş olmalıydı ki, yüzüme sırıtarak bakıyordu. Biraz sonra bir kapı açıldı ve içeriye birisi girdi.
Hiç kimseyi umursamadan salonda bir aşağı bir yukarı dolaşıyordum, bir taraftan da kendi kendime konuşuyordum. Ölümden dönmüş gibi seviniyordum. Tüm benliğimi kaplamıştı bu sevinç. Çünkü, kesinlikle tokat atacağımı biliyordum. Ama kimse yoktu artık, her şey tamamen değişmişti. Etrafa şaşkın şaşkın bakıyordum. Kendime gelememiştim, içeriye giren bir kıza takıldı birden gözlerim: Genç, soluk yüzlü bir kız duruyordu karşımda. Düzgün kara kaşları vardı kızın ve şaşkın bir ifadeyle bana bakıyordu. Bu bakışı çok sevdim, eğer sırıtarak baksaydı ondan nefret edecektim. Hâlâ kendime gelememiştim ve kızın yüzüne dikkatli bakmaya çalışıyordum. Kızın yüzünde saflık, yumuşaklık ve fazlaca ciddiyet okunuyordu. Bu yüz ifadesiyle çok şeyini yitirmiş olmalıydı burada; çünkü bizimkilerden hiçbirinin onu görmediklerinden eminim. Uzun boyu, biçimli bir vücudu, sağlıklı bir görüntüsü vardı; ama yine de güzel sayılamazdı. Çok sade bir giysi vardı üzerinde. Pek de hoş olmayan bir içgüdüyle kıza doğru yanaştım.
Birdenbire duvardaki aynaya takıldı gözlerim. Bü
106
tün akşam boyunca yaşadıklarımdan sonra solgun, bitkin, öfkeli suratım ve darmadağın saçlarımla çok berbat görünüyordum. "Aman, bana ne... Beni çok çirkin bulursa daha fazla sevinirim," diye düşündüm.
107VI
...Duvarın diğer tarafından bir saatin sesi geldi; sanki birisi hırlıyormuş gibi çıkmıştı ses. Bu garip saat sesini, cırtlak çan sesleri takip etti. Saat ikiydi. Kendime geldim sonra, birdenbire... Aslında uyumuyordum, sadece biraz dalmıştım.
Çok büyük bir elbise dolabı, etrafta bir sürü kutu ve kumaş parçalan vardı; ıvır zıvır birçok eşyayla dolu olan bu salon çok basık, dar ve karanlıktı. Salonun diğer bir köşesinde, masanın üzerinde sönmek üzere olan bir mum vardı; arasıra parlıyor sonra yine azalıyordu. Birazdan tamamen karanlık olacaktı bu salon.
Pek uzun sürmedi kendime gelişim. Bütün her şey, sanki üzerime saldırmak için bekliyorlarmış gibi, aniden çıktılar karşıma. Her şeyi unutmuşken bile, düşlerimin etrafında dönüp durduğu bir nokta vardı zihnimde. En garip şey de, ayıldıktan sonra, o gün olup bitenlerin benimle hiçbir ilgisi yokmuş gibi, kendi dışımda olarak hatırlamam.
108
Kafam sersem gibiydi. Sanki havada uçan bir şey üstüme geliyor ve beni rahatsız edip duruyordu. Çok korkunç bir kızgınlık hissediyordum içimde ve bunu boşaltacak fırsat kolluyordum. Birdenbire yanımda bir çift kocaman göz gördüm, dikkatle bana bakıyordu. Çok soğuk, hüzünlü, umursamaz ve yabancı bakışlardı bunlar; altında ezildiğimi hissediyordum.
Birden, beynimde bir düşünce oluştu... Rutubetli ve karanlık yeraltına girişlerimde de aynı sıkıntıyı yaşardım. Karşımdaki siyah, iri gözlerin beni böylesine incelemesi hiç de normal bir şey değildi. Kızın yanında neredeyse iki saat hiç konuşmadan yattım, herhalde ihtiyaç hissetmedim... Sonra, bunu düşününce de gülmek geldi içimden. Fuhuşun anlamsızlığını ve bir akrep kadar iğrenilecek bir şey olduğunu düşününce, irkildim birden. Gerçek aşkın bittiği yerde başlıyordu fuhuş; bütün rezilliği ve kabalığıyla... Uzun uzun bakıştık kızla; gözlerini kaçırmadığı gibi bakışlarındaki anlamı da değiştirmemişti. Sonunda korkmaya başladım ve bu işi sonlandırmak için:
— Adın ne senin? diye sordum, pek duyulmayan sesimle.
— Liza.
Sanki fısıldar gibi söylemiş ve hemen gözlerini yere indirmişti; çok rahatsız edici bir hali vardı.
Konuşmadım. Sonra ellerimi başımın altına koyup sırtüstü yattım; çok sıkıntılı bir şekilde tavanı seyrediyordum.
— Kar yağıyor... Hava bugün... berbat! dedim. Kız, hiçbir cevap vermedi. Daha fazla sıkılmıştım... Bir süre sonra ona doğru dönüp, sinirlenmiş gibi:
109— Buralı mısın? diye sordum.
— Hayır.
— Nerelisin?
— Riga'lıyım... Kız, zoraki konuşuyordu.
— Alman mısın?
— Hayır, Rus'um.
— Ne kadar oldu buraya geleli?
— Nereye?
— Bu eve.
— İki hafta.
Gittikçe yavaşlıyordu konuşması. Diğer yandan da mum sönmüştü, kızın yüzünü göremiyordum.
— Annenbaban var mı?
— Evet... Hayır...Var.
— Onlar nerede?
— Onlar... Riga'dalar.
— Ne iş yapıyorlar?
— Hiç... Öylesine...
— Ne demek "hiç, öylesine..." Neciler, neyle uğraşır
lar?
— Esnaflar.
— Onların yanında mı oturuyordun?
— Evet.
— Kaç yaşındasın?
110
— Yirmi.
— Neden ayrıldın onlardan?
— Öyle işte...
Öyle işte, "yeter artık, sıktın" demek oluyordu. İkimiz de sustuk.
Niçin kalkıp gitmiyordum, bilmiyorum! Sıkıntıdan boğulacak gibi oluyordum. Gün boyunca yaşadıklarım, zihnime hücum ediyorlardı. Birdenbire aklıma, sabah işe giderken gördüğüm bir şey geldi. Aslında konuşmak istemiyordum ama yine de:
— Bugün bir tabutu götürürken, neredeyse düşürüyorlardı! dedim.
— Tabutu mu?
— Evet, Sennaya sokağında bir bodrumdan çıkarılıyordu.
— Bodrum mu?
— Yok, yok... Bodrum katından... Bilirsin öyle yerleri... Kötü bir evdi... Pislik içerisindeydi her taraf... Çöpler, kabuklar... İğrenç kokuyordu...
Yine sustuk. Buna bir son vermek için:
— Bugün hiç de ölü gömecek gün değil doğrusu! de
dim.
— Neden?
— Neden mi? Her taraf kar, çamur... (Esnedim) Kız, bir suskunluk anı geçirdikten sonra:
— Ne değişir ki? dedi.
— Yoo, her şey değişir!.. (Tekrar esnedim.) Mezarcı
111lar kardan ıslandıkça küfür edip duruyorlardır, üstelik mezarın içi de vıcık vıcık su olur.
— Mezarda suyun ne işi var ki?
Kız, bunu sert bir sesle, yavaş ve meraklı bir tonda sormuştu. Bu sırada içimden bir şeyler beni dürtüklemeye başlamıştı.
— Ne işi mi var? Altı verşok su birikir dipte. Zaten Volkov'da kuru bir tek mezar kazılamaz.
— Neden?
— Neden mi? Orası çok sulak bir bölgedir. Her taraf bataklıklarla doludur. Resmen suyun içine gömerler ölüyü. Kaç kez gözlerimle gördüm.
(Doğrusunu söylemek gerekirse, hiç böyle bir şey görmemiş, Volkov mezarlığına adımımı bile atmamıştım. Bunlar, hep başkalarından duyduğum şeylerdi.)
— Ölmekten korkar mısın?
Kız, kendim koruyacakmış gibi irkilerek:
— Neden ölecek misim? dedi.
— Önünde sonunda sen de öleceksin! Üstelik, bahsettiğim kız gibi!.. Onun da kimsesi yoktu, senin gibi!.. Veremden ölmüş.
— Keşke hastanede ölseydi, zavallı...
(Ölen kıza böylesine acıması, onu tanıdığı yolunda şüpheler uyandırdı bende.)
Konuşmayı uzattıkça uzatıyordum.
— Patronuna borcu varmış. Veremli olduğu halde o evde çalışmaya devam etmiş. Kızı tanıyan arabacı ve askerlerin konuşmalarını duydum. Meyhaneye gidip onun
112
hatırasına içeceklerdi... (Anlattıklarımın çoğu yalandı.)
Uzun bir sessizlik anı geçirdik. Kız öylece, hiç kımıldamadan yatıyordu.
— Sen hastanede ölmeyi mi tercih edersin? diye sordum.
— İkisi de aynı şey değil mi? Sonra da sinirlenerek:
— Üstelik, neden ölüyormuşum ki? dedi.
— Şimdi olmasa da, bir gün öleceksin ya!
— Onu o zaman düşünürüm.
— Tamam, şu anda genç, güzel, tazesin; değerin de buna göre... Ama bir sene sonra gör bakalım, ne kadar yıpranacaksın.
— Bir senede mi?
— Bir senede mutlaka değerin düşecektir. O zaman, buradan daha kötü bir eve düşersin. Altı yedi sene sonra da hiçbir şeyin kalmaz ve Sennaya sokağında bir bodrumda bulursun kendini. Bununla da kalmaz, bir de hastalanırsın. Çeşit çeşit hastalık var. Süreceğin hayatla hiçbir hastalıktan kurtulamazsın. Sonra da ölür gider
sin!..
Birden hırçmlaştı ve acı dolu bir sesle:
— Ölürsem öleyim! dedi.
— Yazık olmaz mı?
— Kime?
— Sana, gençliğine...
Tekrar bir sessizlik anı geçirdik.
113— Hiç nişanlandın mı sen?
— Size ne bundan?
— İstersen söyleme, sana ısrar etmem. Üstelik neden kızıyorsun ki? Senin birçok sıkıntı çekebileceğim düşündüm ve acıdım sadece... Yoksa beni ilgilendirmiyor.
— Kime acıdınız?
— Sana...
Kız silkinerek, daha kısık bir sesle:
— Acımanıza değmez!., dedi.
Bunu duyunca çok sinirlendim. Ben ona acıyacağım ve o beni...
— Ne zannediyorsun, iyi bir iş yaptığını mı?
— Hiçbir şey...
— Bu daha kötü... Fazla zaman kaybetmeden toparla kendini... Çok zamanın olacak daha; gençsin, mutlaka birisini sever, evlenir ve mutlu olursun.
Kız, her zamanki sertliğiyle sözümü kesip:
— Evlenen herkes mutlu mu?
— Haklısın, evlenen herkes mutlu olmaz, ama burada yaşadıklarınla ölçülemeyecek kadar iyi bir hayat yaşarsın. Sen sevdikten sonra mutlu olman önemli değildir. Bazen hayatın çektirdiği acılar da güzeldir. Ama burası, iğrenç bir pislik yuvasından ibaret...
Tiksinir gibi başımı diğer tarafa çevirdim. Öylesine konuşmuyordum artık, ne söylediğimin bilincindeydim. Yıllardır oturduğum köşede depoladığım düşünceleri birisine dökmek için büyük bir arzu duyuyordum. Sanki içimde bir yangın başlamıştı ve önümde bir hedef belirmişti.
114
— Sen burada olduğuma bakma benim, sana örnek olamam ben. Belki senden de kötü bir insanımdır...
Bunlan söyledikten sonra, birdenbire kendimi temize çıkarma isteği duydum ve:
— Hoş, ben sarhoş olduğum için geldim buraya, dedim. Hem de kadınla erkek arasında çok fark vardır. Ben buraya gelip her şeyi yapar, sonra da çeker giderim; çünkü buraya tutsak değilim. Bir silkinmeyle bütün pisliklerimden temizlenirim. Fakat sen yapamazsın bunu. Eli kolu bağlanmış bir tutsaksın sen. Burada vücudunu ve ruhunu satıyorsun. Zamanla, seni bağlayan zincirleri kırmak isteyeceksin, fakat sen uğraştıkça daha da sıkacak zincirler seni. Ben, o zincirlerin ne bela olduğunu biliyorum. Sana bu kadarını söyleyeyim şimdilik, fazlasını anlayamazsın hem de. Şimdi anlat bakalım, borcun var mı patrona? Bak, nasıl da anlıyorum...
Kız, soruma bile cevap vermedi, beni can kulağıyla dinliyordu.
— Öyle bir zincirdir ki bu, kurtulana bravo doğrusu. Zaten hep böyle olur. Öldüğünde ancak kurtulabilirsin. Üstelik, nereden biliyorsun benim senden daha mutsuz olmadığımı? Mutsuzluğumdan kendimi pisliğin içerisine atmış olabilirim. İnsanlar üzülünce içer, değil mi? Ben de üzüntümden buraya geldim. Söylesene, bunun neresinde iyilik var? Az önce... Seninle... Beraber olduk... Tek kelime konuşmadık seninle. Sonra da iki yabancı gibi konuşmaya başladık... Sevişmek bu mudur? İnsanlar, böyle mi beraber olmalı? Bu, kepazelikten başka bir şey değildir.
Kız, sert bir sesle ve heyecanla:
— Evet! diyerek bana hak verdi.
115"Evet" demesi, beni oldukça şaşırtmıştı. Demek ki az önce beni dinlerken, o da aynı şeyleri düşünüyordu. Bu durumda, bu kızın bazı şeyleri anlama yeteneği vardı. "Gerçekten de önemli bir benzerlik" diye düşünürken neredeyse sevinçten ellerimi ovuşturacaktım. Böylesine taze bir ruha sahip olmak pek de zor olmayacaktı benim için.
Benim için bir oyundu bu ve.iyice kaptırmıştım kendimi.
Kız, başını bana doğru iyice yaklaştırdı; görmüyordum, sadece dirseklerine dayandığını seçebiliyordum karanlıkta. Beni inceliyor olabilirdi. Gözlerini görebilmeyi çok isterdim. Derin derin nefes alıyordu.
Öncekinden daha sert konuşmaya başladım:
— Evini bırakıp da neden buralara geldin?
— Öyle işte.
— Baba evi başka olur... Karnın tok, kafan rahat olurdu... Ne de olsa doğup büyüdüğün yer...
— Ya bunun tam tersiyse?
O anda aklımdan, "Bırak şu duygusal laflan da, kızın anlayacağı dilden konuş... Sonra çabaların boşa gider," diye geçirdim.
Ama bunlar, sadece aklımdan geçmişti. Bu kız beni çok etkiliyordu. Sinirlerim de boşalmıştı ve kendimi iyice kaptırıvermiştim. Ayrıca, temiz duygular taşırken de kolaylıkla konuşabilir insan.
Derhal toparlandım ve:
— Sen de haklı olabilirsin, dedim. Yaşanan bazı şeyleri anlamak zordur. Bak, sana ne diyeceğim. Birileri seni üzmüş olabilir, belki sen de onları üzdün; ama onlar,
senden daha fazla suçludurlar. Neler yaşadığını bilmiyorum, ama şunu söyleyebilirim ki, senin gibi birisi buraya kendi isteğiyle düşmez.
— Ben nasıl bir kızım ki?
Çok kısık bir sesle söylemişti bunları ve güçlükle duyabilmiştim.
İçimden, 'Tüh be, şimdi tatlı sözler söylemek zorundayım. Ne kadar da kötü... Ama, belki de iyidir," diye geçiriyordum. Kız susuyordu.
— Bak Liza! dedim. Kendimi şöyle bir düşünüyorum da, neler neler geliyor aklıma. Çocukluğumda bir ailem olsaydı eğer, şu an bambaşka biri olurdum herhalde. Ne kadar kötü de olsa, bir aile her zaman iyidir; anne baba, insanın kötülüğünü istemez hiçbir zaman. Senede bir kere de olsa sevgilerini gösterirler. Bir yuvan olduğunu bilirsin her zaman. Benim ailem olmadı hiç yanımda, belki de bu yüzden duygusuz bir adam oldum.
Uzun bir süre bekledim.
"Acaba söylediklerimi anlamıyor mu? Ben de tutmuş akıl hocalığı yapıyorum, ne gülünç!" diye geçiriyordum içimden.
— Ben baba olursam, bir de kızım olursa, onu oğullarımdan daha fazla sever, ilgi gösterirdim.
Böyle söyleyerek onun dikkatini çekmek düşüncesindeydim. Fakat şunu belirtmeliyim ki bu sözleri söylemek, yüzümü kızartmıştı.
— Neden söylediniz bunu?
Bu soru, beni dinlediğini gösteriyordu.
— Bilmem... Birisim tanırdım Liza; adamın yüzün
117de somurtan bir ifade vardı her zaman. Buna karşın kızlarını çok sever, her isteklerini yerine getirirdi, neredeyse ellerini ayaklarını öperdi. Baloda kızı dans ederken onu ayakta bekler ve gözlerini bir an ayırmazdı. Kızı için deli oluyordu neredeyse... Kız yorgun düşüp uyuyunca babası kalkar, onu öper, koklardı. Kendisi çok kötü giyinirdi, biraz da cimriydi, ama kızı için neredeyse tüm parasını harcardı. Kızına birçok hediye alırdı, eğer bunlar beğenilirse o zaman keyfine diyecek olmazdı. Bence babalar, annelerden daha fazla düşkündür kızlarına; bu nedenle kız, baba evinde mutludur... Benim bir kızım olsa, herhalde onu hiç evlendirmezdim.
Liza gülümseyerek:
— Neden? dedi.
— Kıskançlıktan ölürüm. Elin adamını öptüğünü, onu benden daha fazla sevdiğini düşününce kudururum. Düşününce bile kötü oluyorum. Elbette saçmalıyorum ben, sonunda her insan alışır. Fakat şunu söyleyeyim ki, kızım evlenene kadar çok yorulurdum. Çünkü onu isteyenleri kötülemek için elimden geleni yapardım. Sonunda da istediği birine verirdim onu elbette. Şu bir gerçektir ki bir baba, kızının sevdiği adamdan hep nefret eder. Hep böyledir bu. Zaten kavgalar da bu yüzden çıkar.
Liza aniden:
— Fakat bazı aileler de kızlarını tertemiz evlendirmek yerine satmak için uğraşırlar, dedi.
Yaa! Mesele buydu demek ki!
— Böyle şeyleri ancak, Tanrı tanımayan, sevgi fukarası aileler yapar; bunlann ortadan kalkmaları gerekir, Liza! diye bağırdım. Akıl, sevginin olmadığı yerde aranmamalıdır. Bu tür aileler mutlaka var, fakat benim sö
züm onlara değil. Sen de pek iyi şeyler yaşamadın herhalde evinde. Anlaşılan sen de talihsizlerdensin. Bunların hepsi fakirlikten ileri geliyor.
— Sadece zenginler mi iyi yaşarlar? Namuslu insanlar, fakirken de iyi bir hayat sürebilirler.
— Hımm... Belki haklısın. Fakat şu da var ki Liza, insan, mutluluğunu pek görmez, nedense hayatın hep üzüntüleri, sıkıntıları görünür ona. Fakat bir an olsun gerçeği görebilsek, aslında mutlu olacak birçok nedenin olduğunu görürüz. Bence mutluluk; her şeyin yolunda gittiği, kocanın seni çok sevdiği, koruduğu, bir an bile ayrı kalmak istemediği bir ailede vardır. Sıkıntılı günleri olsa bile, karıkoca mutludurlar. Sıkıntı çekmeyen insan yoktur zaten. Eğer evlenirsen bir gün, bunu sen de anlarsın... Bir de sevdiğin bir adamla evlenirsen, evliliğinin ilk yılları rüya gibi geçer. Birbirini seven karıkoca arasındaki kavgalar, her zaman tatlıya bağlanır. Hatta bazı kadınlar, kocalarını sevdikleri ölçüde, çok kavga ederler. Ben tanıdım böyle birisini. Kocasına, "Seni sevdiğimden kavga ediyorum, yanlış anlama sakın," derdi. İnsanın sevdiği kişiye eziyet ettiğini hiç duymuş muydun?
Kadınlardan daha çok çıkar böyle tipler. Eziyet ederken, "Bu sıkıntıya katlansın ki, ben onu birazdan sevip okşayacağım," diye düşünürler. Evin tüm neşesi bu kadınlardır. İnan bana, çok namuslu, huzur ve mutluluk dolu bir hayattır bu... Bunun yanında çok kıskanç kadınlar da vardır. Böyle bir kadını da tanıdım. Kocası dışarı çıktığı an hemen bir merak sarar onu, "acaba nereye, hangi kadına gitti" diye. Sonra da kocasının peşine düşüp gizli gizli takip eder. Yaptığının hiç de hoş bir davranış olmadığını kendisi de bildiği halde, kendisini durduramıyordu. Bütün bunları yapmasının nedeni, kocasını çok sevmesiydi. Kavgalardan sonraki barışmalar, (affederek
118
119
tya da özür dileyerek farketmez) tadılacak en güzel hazdır. Öylesine mutlu eder ki karıkocayı bu durum, sanki yeni tanışmış ya da evlenmiş gibi hissederler kendilerini. En önemli noktalardan biri de şudur ki, kankocanın sevişmelerinden hiç kimsenin haberi olmamalı, bu konular kimseye anlatılmamalıdır. Sıkıntılarını öz annelerinden bile gizlemeli, aralarında hakem olmasını istememelidirler. Karıkocanın en iyi hakemi ancak kendileri olabilir. Aşkın bir kutsallığı vardır, bunu sarsmamak için tüm yabancı bakışlardan sakınmak gerekir. Böylece aşkın kutsallığı daha da artacak ve tam anlamıyla mutluluk yaşanacaktır. Sonuçta karıkoca arasındaki saygı da pekişecektir; evliliğin temeli de saygıdır zaten. Eğer severek evlenmişlerse, bunu neden söndürsünler ki?.. Aşkın devamının bir yolu yok mudur? Ben, olmadığını zannetmiyorum. Adam, çok onurlu ve iyi bir insansa aşkını tüketmez. Evliliğin ilk yıllarında yaşanan ateşli aşk, yerini güçlü bir sevgiye bırakacaktır elbette. Zaman geçtikçe karıkoca arasındaki ilişki daha da kuvvetlenir, her şeylerini beraber ve birbirlerine danışarak yaparlar. Bir de çocukları oldu mu, en kötü günleri bile mutlu geçer onların. Yeter ki sevgilerinde ve güvenlerinde azalma olmasın. Çocuklar için çalışmak, fedakârlıkta bulunmak da büyük bir zevktir. Gelecekte de bütün bu yapılanlar için çocuklar sana sevgi duyacaklardır. Yani gelecek için sevgi yatırımında bulunuyorsun sen. Çocuklar büyüdükçe seni kendilerine örnek ve yaslanacakları bir kuvvet olarak görürler. Sonra, şunu da hissedersin ki, öldüğünde senin duyguların ve fikirlerinle beraber olacaklardır onlar. Çünkü kendilerine seni örnek almışlardır. Çocuk sahibi olmak, gerçekten de kutsal bir görevdir. Anne ile babayı birbirine yaklaştıran en önemli unsurlardandır. Bazıları da çocuk yetiştirmenin zor olduğunu söyler. Bence böylesine kutsal bir göreve laf söylenmemek'.
120
Liza! Küçük çocukları sever raisin? Ben bayılırım. Düşünsene; küçücük, pembe yanaklı bir oğlun var ve memeni emip duruyor. Erkeklerden hiçbirinin, kucağında çocuk olan bir kadına kötü gözle bakacağım zannetmiyorum. Pembe yanaklı bebek oynadıkça, minicik ellerini, ayaklarını hareket ettirdikçe insanın gülesi gelir. Bir de insana uzun uzun, her şeyden anlar gibi bakmaları vardır. Meme emerken elleriyle sıkar, Kendince bazı oyunlar oynar. Babası yanlarına geldiğinde meme emmeyi bırakır, başım arkaya atarak babasına güler" gülecek bir şey varmış gibi... Sonra doğrularak tekrar meme emmeye devam eder. Dişleri çıktığında ise annesinin memesini ısırır, sonra da "Bak, nasıl ısırdım?" der gibi bir bakış fırlatır. Çocuk, bir ailenin mutluluk kaynağıdır Hayır, hayır Liza! İnsan, ancak yaşamı öğrendikten sonra başkalarını eleştirebilir.
Sustum. Meğer böyle duygusal tablolar çizmek gerekiyormuş bu kıza diye düşünürken bir yandan da çok içten olduğuma inanıyordum. Sonra aniden aklıma, "Peki şimdi bir kahkaha patlatıverirse ne yaparım?" diye bir düşünce geldi. Bunu düşündüğüm an, öfkeden kıpkırmızı olmuştum. Özellikle konuşmamın sonlarında iyice kendimi kaybetmiştim. Şimdi ise gururumu kırıyordu bu durum. Sessizlik iyice uzamıştı. Bir ara kızı dürtmek geldi içimden. Tam o anda:
— Siz neden öyle... dedi ve sustu.
Bu sözleri, bana her şeyi anlatmıştı. Öncekiler gibi sert ve kaba değil, ince ve utangaç bir ses tonu vardı. Öylesine titrek bir sesti ki, kendimi suçlu hissetmeye başladım.
Cana yakın bir şekilde:
— Ne demek istiyordunuz? diye sordum.
— Şey... Siz...
— Evet!
— Şey... Sanki kitap okur gibi konuşuyorsunuz.
Bunları söylerken de sesinde alay eden bir ton farkettim. Böyle bir şey yapacağım getirmemiştim aklıma ve hayli üzdü bu durum beni. Liza da alay ediyordu. Hoyratça ruhlarına girmeye çalışanlara karşı, duygulu ve saf insanların yaptığı gibi bir tür gururlulukla kendini saklıyordu. Birkaç kez daha alay edeceği yönünde hisler uyandırmıştı bende, en sonunda da etti işte. Fakat bu kez anlayamamıştım. Kendime sitem edeceğim halde tutmuş kıza sinirleniyordum.
"Ben sana haddini bildiririm," dedim içimden.

Devamı...

Site Hakkında...

Karşılaştırmalı Edebiyat şimdiye kadar
kez ziyaret edildi. İlginize teşekkür ederiz ::
© 2006-2010 9Kare.Net Yazı İşleri Ürünüdür :: iletişim ::
Resized Header Image Copyright © DHester by freewebpageheaders.com

© Blogger templates The Professional Template Tasarım: Ourblogtemplates.com 2008


PageRank Checking Icon

Takipçilerimiz