Karşılaştırmalı Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Karşılaştırmalı Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mayıs 2010 Cumartesi

Karşılaştırmalı Edebiyat Üzerine Akademik Kaynaklar

Türkçe'de yakın zamana kadar Karşılaştırmalı Edebiyat alanına dair yayınlanan akademik çalışmalar oldukça kısıtlı yayınlardan oluşuyordu. Geçtiğimiz on yıl içerisinde hem bölüme olan ilgi üniversiteler düzeyinde arttı hem de alanlarında uzman isimler ard arda çok değerli çalışmalar yayınladılar. Aşağıda Karşılaştırmalı Edebiyat alanına dair yayınlan eserleri ve makalelerden örnekleri bulabilirsiniz.



Karşılaştırmalı Edebiyat Bilim Binnaz Baytekin Sakarya Kitapevi 2006

Karşılaştırmalı Edebiyat İncelemeleri , Emel Kefeli 2000

Deneme Üzerine Bir Karşılaştırmalı Edebiyat Çalışması Gürsel Aytaç hece yay. 2007

Karşılaştırmalı Edebiyat - Günümüz Post Modern Bağlamda Algılanışı kamil Aydın, Birey yay.

Karşılaştırmalı Edebiyat Bilimi Gürsel Aytaç Say Yay. 2010

Yavuz BAYRAM KARŞILAŞTIRMALI EDEBİYAT BİLİMİ ve BİR UYGULAMA Türkiyat Araştırmaları Dergisi* s16.

Ahmet Cuma, Edebiyat Sosyolojisi ve Karşılaştırmalı Edebiyat Bilimi Sanat ve Bilimin Sınır Ötesi Etkileşimi . Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi N22 / 2009

Hasan SEBUKTEKİN NEDEN KARŞILAŞTIRMALI EDEBİYAT? D.Ü.Ziya Gökalp Eğitim Fakültesi Dergisi 7, 1-17 (2006)

Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu KARŞILAŞTIRMALI EDEBİYAT ARAŞTIRMALARI AÇISINDAN KLÂSİK TÜRK EDEBİYATI İLE İRAN EDEBİYATI

Devamı...

28 Mayıs 2010 Cuma

Üniversitelerde Karşılaştırmalı Edebiyat Eğitimi

2010 yılında Karşılaştırmalı Edebiyat bölümleri Yükseköğretim Kurumu'nun sınav sisteminde yaptığı yeni değişikliklere göre, bütün üniversite adaylarının girdiği YGS'ye ek olarak LYS-5 olarak kategorilendirilen sınav ile Dil-1 alanından öğrenci alacak.
(Seneye OSYM'nin yeni süprizi olur mu bilemiyoruz!)

Dil1 puan türü hesaplanırken YGS'de çıkartılan netlerin puana dağılımı (dolayısı ile ağırlıkları) ise şu yüzdelerde :
türkçe %15, temel matematik %6, sosyal %9, fen %5 ve yabancı dil %65
LYS-5'in toplam soru sayısı ise 80 ve süresi 120 dakika olacak. Yabancı dil testi için tek soru kitapçığı ve tek cevap kağıdı kullanılacak.

Soruların konulara dağılımı ise şu şekilde:
kelime bilgisi ve dil bilgisi: 20 soru
çeviri : 12 soru
okuduğunu anlama: 48 soru.
YGS ve LYS-5 puanları ile öğrenci alan Karşılaştırmalı Edebiyat lisans bölümlerini aşağıdaki bağlantılardan inceleyebilrisiniz:


İstanbul Bilgi Üniversitesi:Karşılaştırmalı Edebiyat Lisans Programı

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi: Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü

Doğrudan Karşılaştırmalı Edebiyat bölümü olmamakla birlikte Koç Üniversitesi de
İngiliz Dili ve Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü ile edebiyat ve dil bilimi alanı ile oldukça kapsamlı bir lisans bölümünü bünyesinde barındırmaktadır.

Koç Üniversitesi İngiliz Dili ve Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü


Karşılaştırmalı Edebiyat eğitimine verilen önemin artmasıyla lisans bölümlerinin yanı sıra yeni lisansüstü programlar açılmış, edebiyat dışından da gelen farklı uzmanlık alanlarına sahip kişilerin karşılaştırmalı edebiyat alanında eğitim almasına olanak sağlanmaktadır.


İstanbul Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Yüksek Lisans Programı


Yeditepe Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Yüksek Lisans Programı


Fatih Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Doktora Programı

Devamı...

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Karşılaştırmalı Edebiyat'çıların Hayali Öğretmenlik





Geçtiğimiz hafta, "Karşılaştırmalı Edebiyat'a öğretmenlik hakkı verin" konulu yazımla ilgili birçok mail ve telefon aldım. Üniversiteler ve öğrencilerin genelde ortak görüşü, haklı olduğumdan yanaydı. Bu arada sayıları az da olsa, yanlış düşündüğümü belirtenler de oldu. Bu konuda iki üniversitemizin düşüncelerini sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bilgi'nin isteği
İstanbul Bilgi Üniversitesi olarak, Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü mezunlarının öğretmenlik hakkıyla ilgili 8 Aralık 2004'te YÖK'e başvurmuştuk. Daha sonra, 17 Haziran 2005'te de MEB Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı'na başvurduk. Ancak yanıt almış değiliz. İki başvurumuzda da, aynı noktalara dikkat çektik. Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı'nın MEB'e bağlı kurumlara öğretmen olarak atanacakların, atamalarına esas olan alanlarla, mezun oldukları yükseköğretim programları ve aylık karşılığı okutacakları derslere ilişkin çizelgenin 68. sırasında atamasına esas olan İngilizcenin, mezun olduğu yükseköğretim programı listesine eğitim dili İngilizce olan üniversitemizin Fen Edebiyat Fakültesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü'nün eklenmesini talep ettik.

Yazılarımızda, ÖSS Y-DİL puanı ile öğrenci kabul eden Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümümüzde İngiliz ve Amerikan edebiyatlarının temel alındığını vurgulayarak, bu bölümü bitiren öğrencilerine "İngilizce Öğretmenliği Sertifika Programı'ndan" mezun oldukları takdirde, MEB'e bağlı eğitim kurumlarına öğretmen olarak atanabilmeleri konusunda Talim ve Terbiye Kurulu listesine Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümümüzün eklenmesini dile getirdik.

Osmangazi'nin düşüncesi
Osmangazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi bünyesinde kurulan ve ÖSS YDİL puanı ile öğrenci kabul eden Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümümüz ilk mezunlarını 2003-2004'te vermiştir. Bazı mezunlarımız bölümümüze müracaatla yabancı dil öğretmeni olmak istediklerini belirtmişlerdir. Programa başlamak için 960 saatlik yabancı dil hazırlık eğitimi zorunludur. Bunun yanında lisans eğitimi süresince 32 kredilik zorunlu yabancı dil dersi alınmaktadır. Ayrıca öğrenciler ilgi alanlarına göre üç batı diline hâkim (İngilizce, Almanca, Fransızca) edebi metin incelemeye yönelik 8 kredilik ve aynı dile yönelik 8 kredilik karşılaştırmalı edebiyat semineri dersi almaktadır.
Program sonunda öğrenciler İngilizce, Almanca ya da Fransızcada, en az ikisiyle ilgili yeterlilik kazanmaktadır. Bu öğrencilere İngilizce öğretmenliği hakkının tanınması için ilgili Talim ve Terbiye Kurulu kararının yeniden düzenlenmesine ihtiyaç duyulmaktadır.
Milli Eğitim Bakanımız Nimet Çubukçu'nun İngilizce öğrenimine ne kadar ciddi baktığını biliyorum. Sayın Bakan'dan Karşılaştırmalı Edebiyat bölüm mezunlarına da "İngilizce öğretmenliği sertifikası" hakkı verilmesi konusunu bir kez daha incelemesini rica ediyorum.
08.07.2009 tarihli Sabah Gazetesi arşivinden

Devamı...

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Karşılaştırmalı Edebiyat'a öğretmenlik hakkı verin


Türkiye'nin AB ile sürdürdüğü üyelik görüşmelerinde eğitim, bilim ve kültürdeki başlıkları başarıyla tamamlandı. AB, eğitimde 29 kritere göre değerlendirme yapıyor. Eğitim alanındaki çalışmaları 13 ana başlık altında toplayan AB, değerlendirmede özellikle yabancı dil öğrenimini esas alıyor. Bu düşünce karşısında da MEB yabancı dil alanına özel ilgisi olan öğrencilerin ihtiyaçlarına cevap verebilmek amacıyla müfredata ağırlıklı olarak dil dersleri koydu. Böylece haftalık ders saatleri ve yükü AB ülkeleri ile uyumlu hale getirildi.


Bir yıl hazırlık

Bu sistemin ilk ve ortaöğretimde iyi yürümesi için İngilizce öğretmeni açığı olmaması gerekiyor. YÖK bunun için üniversitelere "İngilizce öğretmenliği sertifika programı" açma izni verdi. Bu programlara İngiliz Dili ve Edebiyatı, Amerikan Kültürü ve Edebiyatı, İngilizce Mütercim Tercümanlık, Çeviribilim ve İngilizce Dil Bilimi mezunları katılabiliyor.
Ne yazık ki Osmangazi, İstanbul Bilgi ve Koç üniversitelerinin bünyesinde bulunan, Dil puanıyla öğrenci alan, 1 yıl hazırlık artı 4 yıl lisans programı olmak üzere, yüzde 100 İngilizce eğitim yapan Karşılaştırmalı Edebiyat bölümü yok. Bu bölümün öğrencileri diğer bölümlerle eşit düzeyde İngilizce eğitimi alıyor. Ayrıca bu bölümün öğrencileri, İngilizce Öğretmenliği için yeterli krediyi de elde ediyor.

Olumlu bakıyor
Bu konuya eski Milli Eğitim Bakanımız Hüseyin Çelik de olumlu bakıyordu. Bu bölümün çok zor olduğunu belirten Çelik, görülen İngilizce eğitimin benzer bölümlere eşit olduğunu söylerdi. Ayrıca bu bölümde, İngiliz ve Amerikan edebiyatlarının diğer ülke edebiyatlarıyla karşılaştırılmasının bir ayrıcalık olduğunu belirtirdi.
Zaten konuyla ilgili daha önce görüştüğüm eski MEB Talim Terbiye Kurulu Başkanı Prof. Dr. İrfan Erdoğan da aynı fikirdeydi. Sonra bu konu bilemediğim bir nedenden dolayı rafa kaldırıldı. Şayet yeni Milli Eğitim Bakanımız Nimet Çubukçu uygun görürse, Karşılaştırmalı Edebiyat bölümünün, İngilizce Öğretmenliği hakkını, değerli komisyon üyelerinin bir kez daha inceleyeceklerine inanıyor ve gençler adına şimdiden teşekkür ediyorum. Bu bölümü, MEB'in 119 sayılı kararın ek çizelgesinde görmek onları mutlu edecek.

01.07.2009 tarihli Sabah Gazetesi arşivinden

Devamı...

23 Ağustos 2009 Pazar

İngilizce Öğretmenliği Hakkı



1- Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü mezunlarının İngilizce Öğretmeni olmaları için gösterdiğiniz gayretleri tüm gücümüzle destekliyoruz. Her konuda okuyucusunun yanında olan SABAH' ın, bu konuda da yanımızda olmasından dolayı herkese teşekkür ediyoruz.


Osmangazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi bünyesinde 2000-2001 öğretim yılında kurulan ve ÖSS Y-DİL puanı ile öğrenci kabul eden Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümümüz ilk mezunlarını 2003-2004'te vermiştir.

Bazı mezunlarımız bölümümüze müracaatla yabancı dil öğretmeni olmak istediklerini belirtmişlerdir. Programa başlamak için 960 saatlik yabancı dil hazırlık eğitimi zorunludur. Bunun yanında lisans eğitimi süresince 32 kredilik zorunlu yabancı dil dersi alınmaktadır. Ayrıca öğrenciler ilgi alanlarına göre üç batı diline hâkim (İngilizce, Almanca, Fransızca) edebi metin incelemeye yönelik 8 kredilik ve aynı dile yönelik 8 kredilik karşılaştırmalı edebiyat semineri dersi almaktadır. Program sonunda öğrenciler İngilizce, Almanca ya da Fransızca'da, en az ikisiyle ilgili yeterlilik kazanmaktadır. Programın bu özellikleri düşünüldüğünde öğrencilerimiz seçimlik derslerini aldığı yabancı dile göre ilgili yabancı dil öğretmenliğine ilişkin yeterliliklerini sağlamaktadırlar. ÖSS Y-DİL puanı ile öğrenci kabul eden bu bölümde, 1 yıl hazırlık artı 4 yıl lisans programı olmak üzere yabancı dille eğitim yapılmaktadır. Öğrencilerimize lisans eğitimi sonrası, "İngilizce Öğretmenliği Sertifika Programını" tamamladıktan sonra, İngilizce Öğretmenliği hakkının tanınması için ilgili Talim ve Terbiye Kurulu kararının yeniden düzenlenmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi.


2- Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü mezunlarının İngilizce Öğretmeni olmaları için gösterdiğiniz gayretlere tüm kalbimizle katılıyoruz. Size ve SABAH' a teşekkür ederiz. Ülkemizde sadece üç üniversitede yürütülen Karşılaştırmalı Edebiyat lisans programlarının mezunlarının, kayıt yaptırdıkları bazı "İngilizce Öğretmenliği Sertifika Programı'ndan", mezun oldukları bölüm ilgili listede yer almadığı için çıkarıldıkları yönündeki bilgiler sanırım size de ulaşmıştır.
Bilgi Üniversitesi Rektörlüğü olarak, Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü mezunlarının öğretmenlik hakkıyla ilgili 8 Aralık 2004'te YÖK'e başvurmuştuk. Daha sonra, 17 Haziran 2005'te de MEB Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı'na başvurduk. Ancak yanıt almış değiliz. İki başvurumuzda da, aynı noktalara dikkat çektik: Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı'nın MEB'e bağlı kurumlara öğretmen atanacakların atamalarına esas olan alanlarla, mezun oldukları yükseköğretim programları ve aylık karşılığı okutacakları derslere ilişkin çizelgenin 68. sırasında atamasına esas olan İngilizce'nin mezun olduğu yükseköğretim programı listesine eğitim dili İngilizce olan üniversitemizin Fen Edebiyat Fakültesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü'nün eklenmesini talep ettik. Yazılarımızda, ÖSS Y-DİL puanı ile öğrenci kabul eden Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümümüzde İngiliz ve Amerikan edebiyatlarının temel alındığını vurgulayarak, bu bölümü bitiren öğrencilerine "İngilizce Öğretmenliği Sertifika Programı'ndan" mezun oldukları takdirde, MEB'e bağlı eğitim kurumlarına öğretmen olarak atanabilmeleri konusunda Talim ve Terbiye Kurulu listesine Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümümüzün eklenmesini dile getirdik. İstanbul Bilgi Üniversitesi.


3- İstanbul Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü'nden bu sene mezun oluyorum. İngilizce Öğretmenliği Sertifikası konusunda bizleri yalnız bırakmadığınız için size ve SABAH'a teşekkür ediyoruz. Bu bölümü okurken çok emek harcadığımıza inanıyorum. ÖSS'de bu bölüme dil puanıyla girdim. Dört sene bütün derslerimi İngilizce okudum. Benim gibi bu bölümde okuyan ve mezun olan insanların İngilizce Öğretmenliği Sertifikası' na diğer bölümlerdeki insanlar kadar, bu hakka
sahip olduklarına inanıyorum. Rumuz: I. G.
26.12.2007 Tarihli Sabah gazetesi arşivinden

Devamı...

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Karşılaştırmalı Edebiyat'a Olumlu Bakıyor


Geçen hafta Haber Türk'te "Basın Kulübü" programında eğitim tartışıldı. Öncelikle programında eğitim sorunlarına yer veren değerli dostum Melih Meriç'e teşekkür ederim. Programda konusunun uzmanı gazeteciler vardı. Konuğumuz ise Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'ti . Çelik, kendisine yöneltilen tüm soruları açık yüreklilikle ve bilimsel yanıtladı. Sorunlara "neden, niçin, nasıl" ilkeleriyle yaklaştı.



Konu, konuyu açarken sıra "Karşılaştırmalı Edebiyat" bölümüne verilmesi düşünülen "İngilizce Öğretmenliği Sertifikası'na" geldi. Bu konuya Sayın Bakan çok olumlu bakıyor. Bu bölümün çok zor olduğunu belirten Çelik, görülen İngilizce eğitimin benzer bölümlere eşit olduğunu söyledi. Ayrıca bu bölüm de, İngiliz ve Amerikan edebiyatlarının diğer ülke edebiyatlarıyla karşılaştırılmasının bir ayrıcalık olduğunu belirtti. Sonuçta önümüzdeki dönemde "Karşılaştırmalı Edebiyat" bölümüne "İngilizce Öğretmenliği Sertifika Programı'na" katılma hakkı verilebileceğini söyledi. Zaten bu konuyla ilgili daha önce görüştüğüm MEB Talim Terbiye Kurulu Başkanı Prof. Dr. İrfan Erdoğan da aynı fikirde. Bu durumda Karşılaştırmalı Edebiyat bölümünün, İngilizce Öğretmenliği hakkını değerli komisyon üyelerinin bir kez daha inceleyeceklerine inanıyor ve gençler adına şimdiden teşekkür ediyorum.
AB eğitimde 29 kritere göre değerlendirme yapıyor. Eğitim alanındaki çalışmaları 13 ana başlık altında toplayan AB, değerlendirmede, öğretmenlerin yaş dağılımından öğretmen başına düşen öğrenci sayısı, ortaöğrenimi tamamlayanların oranı, fen, matematik ve teknoloji bölümlerinde okuyanların oranı, eğitime yapılan harcama, yabancı dil öğrenimi ve mesleki eğitim saatlerine uzanan göstergeleri esas alıyor.
Ortaöğretimde yabancı dil alanına özel ilgisi olan öğrencilerin ilgi, istek ve ihtiyaçlarına cevap verebilmek amacıyla müfredata ağırlıklı olarak dil dersleri konuldu. Yabancı dil öğrenimi ağırlıklı olarak ilköğretimde 4. sınıftan başlatıldı. AB ve OECD ülkelerinde olduğu gibi yabancı dili günlük hayatta kullanılabilir kılmak amacıyla, interaktif yaklaşım esas alınarak, öğretim programları ve haftalık ders saati sayıları belirlendi.

Öğretmenlik hakkı verilmeli
Yabancı dilde interaktif yaklaşım sisteminin iyi yürümesi için İngilizce öğretmeni açığı olmaması gerekiyor. MEB ve YÖK bunun için üniversitelere "İngilizce Öğretmenliği Sertifikası Programı" açma izni verildi. Bu programlara İngiliz Dili ve Edebiyatı, Amerikan Kültürü ve Edebiyatı, İngilizce MütercimTercümanlık, İngilizce Dil Bilimi son sınıf veya mezunları katılabiliyor. Programda İngilizce, Takviyeli İngilizce, İkinci Dil İngilizce, Mesleki İngilizce, Dil Bilim, Türkçe, Güzel Konuşma ve Yazma ile bu alana yönelik programlardan mezun olmayanlar bakımından öğrenimi itibariyle atanabileceği alan dersleri veriliyor.
Ne yazık ki, ÖSS-Y Dil puanıyla öğrenci kabul eden, 1 yıl hazırlık artı 4 yıl lisans programı olmak üzere yüzde 100 İngilizce eğitim yapan Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü bu listede yok. Oysa ki, İngiliz ve Amerikan edebiyatlarının temel alındığı bu bölümde dil hazırlık eğitimi zorunlu. Bunun yanı sıra lisans eğitimi süresince gerekli krediler kadar yabancı dil dersi alınıyor. Programın bu özellikleri düşünüldüğünde öğrencilerin "İngilizce Öğretmenliği'ne" ilişkin yeterlilikleri sağlanıyor.

Gelişmiş ülkelerdeki üniversitelerde, başta ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa olmak üzere birçok ülkede yıllar önce kurulmuş Karşılaştırmalı Edebiyat bölümlerinin görevi ve işlevi, farklı dillerde yazılmış iki eseri konu, düşünce ya da biçim bakımından incelemek, ortak, benzer ve farklı yanlarını saptamak, nedenleri üzerine yorumlar getirmek. Bu da, hem birey olarak bizlerin, hem de yeryüzündeki ulusların birbirlerini iyi anlamalarına, yıllar yılı oluşa gelmiş önyargıların ortadan kalkmasına yardımcı olacak.
Hüseyin Çelik'in İngilizce öğrenimine ne kadar ciddi baktığını biliyorum. Sayın Bakan'dan Karşılaştırmalı Edebiyat Bölüm mezunlarına da "İngilizce Öğretmenliği Sertifikası" hakkı verilmesi konusunu bir kez daha değerlendirmesini rica ediyorum. Özellikle İngilizce eğitimini üst düzeyde alan bu gençlere hepimizin sahip çıkması gerektiğine inanıyorum. Bu bölümü, MEB'in 119 sayılı kararın ek çizelgesinde görmek onları çok mutlu edecek.
19.12.2007 tarihli Sabah Gazetesi arşivinden

Devamı...

20 Ağustos 2009 Perşembe

Karşılaştırmalı Edebiyat ve AB



Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) ortaöğrenimi yeniden yapılandırdı. Buna göre tüm genel ve mesleki-teknik orta öğrenimde süre 4 yıla çıktı. Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik "AB'nin önünde eğitim, araştırma, bilim, istatistik gibi konular öncelikli" diyerek 4 yıllık eğitimin gerekçesini belirtti.


AB ile üyelik süreci görüşmeleri süren Türkiye'nin görüşmelerde eğitim, bilim ve kültürdeki başlıkları başarıyla tamamlandı. AB, eğitimde 29 kritere göre değerlendirme yapıyor. Eğitim alanındaki çalışmaları 13 ana başlık başlık altında toplayan AB, değerlendirmede, öğretmenlerin yaş dağılımından öğretmen başına düşen öğrenci sayısı, ortaöğrenimi tamamlayanların oranı, fen, matematik ve teknoloji bölümlerinde okuyanların oranı, eğitime yapılan harcama, yabancı dil öğrenimi ve mesleki eğitim saatlerine uzanan göstergeleri esas alıyor.
Yabancı dil alanına özel ilgisi olan öğrencilerin ilgi, istek ve ihtiyaçlarına cevap verebilmek amacıyla müfredata ağırlıkla olarak dil dersleri konuldu. Haftalık ders saati sayıları, ders çeşitliliği ve yükü azaltılarak, haftalık ders saatleri ve yükü AB ülkeleri ile uyumlu hale getirildi. Yabancı dil öğrenimi ağırlıklı olarak ilköğretimde 4. sınıftan başlatıldı. AB ve OECD ülkelerinde olduğu gibi yabancı dili günlük hayatta kullanılabilir kılmak amacıyla, interaktif yaklaşım esas alınarak, öğretim programları ve haftalık ders saati sayıları belirlendi.

Talim Terbiye Kurulu karar verecek


Yabancı dilde interaktif yaklaşım sisteminin iyi yürümesi için İngilizce öğretmeni açığı olmaması gerekiyor. MEB ve YÖK bunun için üniversitelere "İngilizce Öğretmenliği Sertifikası Programı" açma izni verdi. Bu programlara İngiliz Dili ve Edebiyatı, Amerikan Kültürü ve Edebiyatı, İngilizce Mütercim-Tercümanlık, İngilizce Dil Bilimi son sınıf veya mezunları katılabiliyor. Programda İngilizce, Takviyeli İngilizce, İkinci Dil İngilizce, Mesleki İngilizce, Dil Bilim, Türkçe, Güzel Konuşma ve Yazma ile bu alana yönelik programlardan mezun olmayanlar bakımından öğrenimi itibarıyla atanabileceği alan dersleri veriliyor.
Ne yazık ki, Osmangazi ve İstanbul Bilgi üniversitelerinin bünyesinde bulunan, ÖSSY Dil puanıyla öğrenci kabul eden, 1 yıl hazırlık artı 4 yıl lisans programı olmak üzere yüzde 100 İngilizce eğitim yapan Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü bu listede yok. Bunun sonucu Karşılaştırmalı Edebiyat mezunları listedeki bölümlerle aynı İngilizce eğitimi almalarına rağmen "İngilizce Öğretmenliği Sertifika Programı'na" başvuramıyor. Bu olumsuzluğu gören Talim ve Terbiye Kurulu, Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü son sınıf veya mezun öğrencilerinin de "İngilizce Öğretmenliği Sertifika Programı'na" başvurabilmeleri için gerekli çalışmaları başlattı.
İngiliz ve Amerikan edebiyatının temel alındığı bu bölümde dil hazırlık eğitimi zorunlu. Bunun yanı sıra lisans eğitimi süresince gerekli krediler kadar yabancı dil dersi alınıyor. Programın bu özellikleri düşünüldüğünde öğrencilerin "İngilizce Öğretmenliği'ne" ilişkin yeterlilikleri sağlanıyor. Özellikle vakıf üniversitelerinin ve özel okulların ihtiyaç duyduğu bu gençlere duyarlılık gösteren kurul üyelerini kutluyorum.
13 Kasım'da başlayıp 17 Kasım'da sona erecek olan 17. Milli Eğitim Şurası'na davet edildim. Bana gösterilen güvenden dolayı çok mutlu oldum. Ancak bu tarihlerde ÖSS ile ilgili konferans programlarım çakıştığı için katılamıyorum. Başta değerli Bakanım Sayın Hüseyin Çelik olmak üzere, tüm MEB camiasından özür dilerim.

15.11.2006 tarihli Sabah Gazetesi arşivinden

Devamı...

20 Aralık 2008 Cumartesi

Aralıkta Dünya Edebiyatı-World Literature in Between



Varlık dergisinin 75. Yıldönümü etkinlikleri kapsamında, İstanbul Bilgi Üniversitesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kültür AŞ ve KA Araştırma Ltd. Şirketi'nin ortak destekleri ile İstanbul Bilgi Üniversitesi Santralistanbul kampüsünde düzenlenen "Aralıkta Dünya Edebiyatı" Sempozyumu üç gün boyunca konunun takipçileri tarafından büyük ilgi ile karşılandı.
18-19-20 Aralık günlerini kapsayan ve toplam 5 panelden oluşan sempozyum kapsamında Türk ve dünya edebiyatının önemli isimleri, akademisyenler, edebiyat eleştirmenleri ve edebiyat çevreleri ve tabii ki öğrenciler, biraraya gelerek edebiyatın hem kendisini hem de diğer sosyolojik ve tarihsel durumlarla ilişkisini tartıştılar.



Karşılaştırmalı Edebiyat.com olarak ancak 19 Aralık Cuma günü, Ferda Keskin yönetiminde gerçekleştirilen, “Milliyetçilik ve Kozmopolitlik/Nationalism and Cosmopolitanism” ana temalı 3.panele katılabilmiş olsak da konferans salonunun havasını, kısa süreliğine de olsa, solumuş olmak güzeldi. Katıldığımız panelin konuşmacıları ve sunumlarını sıralarsak :

Bruce Robbins (Columbia Üniversitesi) "Hipotetik Bir Yıldız Gözlemcisi: Chomsky ve Kozmopolitlik/A Hypothetical Extraterrestrial Observer: Chomsky and Cosmopolitanism"
Mads Rosendahl Thomsen (Aarhus Üniversitesi, Danimarka), “Edebiyat Tarihine Bir Meydan Okuma Olarak Uluslararası Edebiyatlar/Transnational Literatures as a Challenge to Literary History”
Süreyyya Evren, “Üç Bayrağı Yakmak / Milliyetçilik, Anarşistlik ve Edebiyat-Burning Three Flags / Nationalism, Anarchism and Literaturet”
Murat Belge (İstanbul Bilgi Üniversitesi), “Türk Edebiyatında Milliyetçilik ve Kozmopolitlik / Nationalism and Cosmopolitanism in Turkish Literature”



Halen devam eden sempozyumun bugünkü son programı ise şöyle:

20 Aralık

10:00-12:00: Panel 4, “Şarkiyatçılıktan Sonra Edebiyat”
Yöneten: Bruce Robbins (Columbia Üniversitesi)
Konuşmacılar:
Aamir Müfti (UCLA), “Şarkiyatçılık ve Dünya Edebiyatının Kurumlaşması”
Sabry Hafez (SOAS), “Şarkiyatçılıktan Sonra Edebiyat ve Garbın Süregelen Cazibesi”
Burcu Gürsel (Pennsylvania Üniversitesi), “Din, Eşitlik, Akıl: Osmanlı ve Fransız Egemen Söylemlerinin Savaş Alanı Olarak Mısır”
12:00-13:00: Öğle Yemeği
13:00-15:00: Panel 5, “Sürgünde Karşılaştırmalı Edebiyat”
Yöneten: Faruk Birtek (Boğaziçi Üniversitesi)
Konuşmacılar:
David Damrosch (Harvard Üniversitesi), “Sürgünden Sonra: İstanbul’dan Geçen Yollar”
Emily Apter (NYU), “Bağlamında ve Dışında Hümanizm: Edward Said’in Sürgün Karşılaştırmacılığı”
Djelal Kadir (Penn State Üniversitesi), “Karşılaştırmalı Edebiyatın Konumu”
15:30-17:30: Yuvarlak Masa ve Tartışma
Yöneten: David Damrosch (Harvard Üniversitesi)
Konuşmacılar: Karşılaştırmalı Edebiyat/ Dünya Edebiyatı Öğrencileri


December 20
10:00-12:00: Panel 4, “Literature after Orientalism”
Chair: Bruce Robbins
Speakers:
Aamir Müfti (UCLA), “Orientalism and the Institution of World Literatures”
Sabry Hafez (SOAS), “Literature after Orientalism and the Enduring Lure of the Occident”
Burcu Gürsel (University of Pennsylvania), “Religion, Equality, Intellect: Egypt as the Battleground for Ottoman and French Sovereign Discourses”
12:00-13:00: Lunch
13:00-15:00: Panel 5, “Comparative Literature in Exile”
Chair: Faruk Birtek (Boğaziçi University)
Speakers:
David Damrosch (Harvard University), “After Exile: İstanbul Trajectories”
Emily Apter (NYU), “Humanism in and out of Place: Edward Said's Exilic Comparatism”
Djelal Kadir (Penn State University), “The Place of Comparative Literature”
15:30-17:30: Round Table and Discussion
Moderator: David Damrosch
Discussants: International Students of Comparative/World Literature

Akademik edebiyat çalışmalarına bir taş daha ekleyen bu etkinlikte emeği geçen herkese çok teşekkür ediyoruz.
Varlık Yayınlarından çıkacak olan sempozyum derlemesini ise merakla bekliyoruz...

Devamı...

14 Eylül 2008 Pazar

KARŞILAŞTIRMALI EDEBİYAT ÖĞRETİMİ İÇİN BİR MODEL ÖNERİSİ

Aşağıda okuyacağınız makale “I. Ulusal Karşılaştırmalı Edebiyat sempozyumu, 6-8 Aralık 2001 / Eskişehir: T.C. Osmangazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fak. Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü, 2002 (editör, Ali Gültekin)” baskılı sempozyum makalelerinin derlendiği yapıttan alınmıştır. Sayın Ali Gültekin'in çalışmasını Karşılaştırmalı Edebiyat eğitiminin nasıl olması gerektiği konusunda önemli bir şablon örneği olduğu için sitemizde paylaşmak istedik.

Yrd.Doç.Dr. Ali GÜLTEKİN
Osmangazi Üniversitesi
Fen Edebiyat Fakültesi
Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü
Eskişehir





Karşılaştırma, 18. yüzyılın sonlarına doğru bilimsel bir yöntem niteliğine kavuştuğunda, sosyal ve fen bilimlerinde ulusal olanla yabancı ülkelerdeki durumu karşılaştırma anlamında 'komparatistik' çalışmalarda uygulama alanı bulmuştur (Aytaç, 2001, s. 7). 19. yüzyılın başından itibaren ise, başta edebiyat, anatomi, dilbilim, pedagoji, hukuk, psikoloji, antropoloji, sosyoloji olmak üzere birçok bilim alanında komparatistik çalışmalar büyük bir gelişme kaydetmiştir (Nünning, 2001, s. 327). Bu yüzyıldan günümüze değin hem akademik bir disiplin hem de eleştirel bir sistem olarak betimlenmeye çalışılan karşılaştırmalı edebiyat, tarihsel süreç içerisinde birçok edebiyat kuramcısı ile uygulayıcısı tarafından çok önemli bir çekim merkezi haline gelmiştir (Bkz.:Dyserinck, 1992, s.31). Özellikle de son yıllarda gerek dünyanın değişik ülkelerinde ve gerekse Türkiye'nin birçok üniversitesinde, özellikle batı filolojilerinin bulunduğu yüksek öğretim kurumlarında karşılaştırmalı edebiyat çalışmalarına olan ilginin büyük oranda arttığını görüyoruz (Ekerman ve Yıldız, 1999, s. 127).

19. yüzyılın başlarından 20. yüzyılın ortalarına kadar dönemin siyasal ve kültürel ruhuna uygun olarak ulusçu ve Avrupamerkezci bir gelişim süreci gösteren karşılaştırmalı edebiyat çalışmaları Almanya, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerle sınırlı kalmıştır. Diğer taraftan bu sınırlama, adından söz ettiğimiz ülkelerin yazarları, yapıtları, yapıt içerikleri ve ele alman konulan bakımından da edebiyat dünyasında kendini hissettirmiştir.

Diğer edebiyat ve sanat alanlarında olduğu gibi, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren oluşan yeni sosyo-kültürel, siyasal ve ekonomik koşullar ile İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya üzerinde oluşan yeni demografik yapı, sömürge ulusların bağımsızlık istemlerinde bulunmaları, başta Amerika olmak üzere, birçok Batı ülkesinin demokratikleşme adı altında vatandaşlarına seçme-seçilme, yurttaşlık, insan ve kadın hakları gibi bir takım temel hak ve özgürlükleri tanıması, Karşılaştırmalı edebiyat söyleminin de yeni bir oluşum içerisine girmesine neden olmuştur. Günümüzde küreselleşme ve liberal demokratikleşme olarak ifade edilen bu yeni süreçte, karşılaştırmalı edebiyat daha farklı bir boyut kazanmış, liberal ve kozmopolit bir yaklaşımla algılanmaya ve uygulanmaya başlamıştır. Özellikle 1980 ile 1990 yılları arasında gelişme adına daha hızlı bir ivme kazanan bu süreç, karşılaştırmalı edebiyat disiplinine yeni bir anlayış ve yeni bir kimlik kazandırmıştır. Avrupamerkezcilik anlayışı yerini, uluslarüstü, evrensel ve küresel bir yaklaşıma bırakmıştır (Aydın, 1999, s. 10)..

Başta Amerika Birleşik Devletleri, Fransa, İngiltere ve Almanya olmak üzere, Kanada, Japonya, İtalya, Avustralya, İsveç, Norveç, Finlandiya, Kore, Avusturya, Yugoslavya, Mısır, Rusya, İsrail gibi ülkelerdeki akademik çevrelerde karşılaştırmalı edebiyata ilginin büyük oranda artması (Bkz. Corbineau-Hoffmann,2000, s.9), adı geçen ülkelerde bu alandaki çalışmaların yüksek öğretim düzeyinde ele alınmasına olanak tanımış ve bunun sonucu olarak da, bugün yukarıda adı geçen ülkelerin birçok üniversitesinde lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimi veren birimler kurulmuştur. Bu birimlerin bazen Karşılaştırmalı Edebiyat bazen de Genel ve Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü adı altında kurulduğunu görüyoruz.

Ülkemizde ise, Aytaç'ın da belirttiği gibi, karşılaştırmalı edebiyat derslerinin ilk kez 1943 ile 1960 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü öğretim elemanı doçent Perin tarafından verildiğini tespit ediyoruz (Aytaç, 2001, s.53).

Ancak, Türkiye'de ilk kez bilimsel anlamda karşılaştırmalı edebiyat çalışmalarının yoğun bir şekilde Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'ndeki filolojilerde, özellikle Batı Dilleri Bölümü Alman Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı'nda Prof Dr. Gürsel Aytaç yönetiminde yapıldığına tanık oluyoruz. Hatta sayın Aytaç'ın bu bağlamda, 701i yılların ortalarından günümüze değgin lisansüstü ve doktora seviyesinde birçok tez yönettiğini de biliyoruz (Bkz. Aytaç,2001, s.54).

Yine, doksanlı yılların başlarında bir vakıf üniversitesi olarak kurulan ve çalışma alanı olarak Türk Edebiyatı ile İngiliz ve Amerikan Edebiyatlarını seçen İstanbul Bilgi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü, bir taraftan lisans ve yüksek lisans düzeyinde eğitim işlevini yerine getirmeye çalışırken, diğer taraftan da bu alanda karşılaştırmalı edebiyat çalışmalarını sürdürmektedir. Bu alanda eğitim veren bir diğer eğitim kurumu ise, 2000 yılının Nisan ayında kurulan Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü'dür. Bu bölüm tarafından yürütülen karşılaştırmalı çalışmalar ise, daha geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır. Yeni kurulan bu bölümün çalışma alanı ise, - şimdilik - Türk Kültür ve Edebiyatı ile Alman, İngiliz, Amerikan, Kanada ^e Fransız Kültür ve Edebiyatlarıdır. Bölümün ileriye dönük hedefine gelince, Türk Cumhuriyetleri ile Ortadoğu, Doğu ve Uzakdoğu kültür ve edebiyatlarını da çalışma alanına dahil etmektir. Diğer bir ifade ile Türk Kültür ve Edebiyatı ile Dünya Edebiyatlarını karşılaştırmaya çalışmaktır. Böyle bir hedefe kısa zamanda ulaşmak, zannedildiği gibi, hiç de o kadar kolay değil. Zira bunun için, hem maddi ve manevi bakımdan büyük desteğe hem geniş çaplı bir kadroya hem de uzun zamana gereksinim vardır.

Bu çalışmada, 2000-2001 öğretim yılından itibaren eğitim öğretim faaliyetlerine başlayan Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü'nün dört yıllık liSans programının nasıl ortaya çıktığı, hangi amaçla kurulduğu, böyle bir bölümün toplumumuzun ve ülkemizin kalkınmasına ve tanıtılmasına ne denli katkıları olacağı, model programın oluşturulma safhasında hangi yerli ve yabancı ders programlarından yararlanıldığı, bu bölümden mezun olacakların ileriki yaşamlarında ne gibi iş olanaklarına sahip olabilecekleri ve nerelerde çalışabilecekleri şeklindeki sorulara yanıt vermeye çalışacağız. Bu çalışmanın asıl amacı ise, şu anda Türk yüksek öğretim sistemi içerisinde var olan ya da ileride kurulacak olan yeni Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümlerinde uygulanmak üzere, tarafımızdan geliştirilen bir Program Modeli 'ni siz değerli katılımcılara tanıtmak ve programın daha da geliştirilmesi için 1. Ulusal Karşılaştırmalı Edebiyat Sempozyumuna katılan siz katılımcıların değerli katkılarını sağlamaktır.

Karşılaştırmalı edebiyat bölümü kurma düşüncesinin oluşması ve bölümün kurulması:


Böyle bir bölümü kurma düşüncesi, bundan 12 sene önce oluşmaya başladı. Zira, Avusturya'nın Innsbruck Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Enstitüsü tarafından yüksek lisans ve doktora seviyesinde yürütülen edebiyatlar ve kültürler arası karşılaştırmalı çalışmalar insanı son derece etkiliyordu. İşte o zaman, Almanların dünya çapındaki edebiyat dehası ve Gürsel Aytaç'ın da vurguladığı gibi, "20. yüzyıl sonrasının 'küreselleşme' eğiliminin de fikir babası" (Aytaç, 2001, s. 17) olarak kabul edilen Johann Wolgang Goethe'nin, "Dünya Edebiyatı" (Weltliteratur) kavramıyla ne anlatmak istediğini daha iyi anlamaya başladık. Ona göre, dünya edebiyatını bir eğitim, bir kültür aracı olarak görmek (Bkz. Konstantinovic, 1992, s.281), "milli edebiyatları ikinci plana" atmak demek değildir, zira "milletlerin de bireyler gibi kendine özgü özellikleri" vardır, bunlar da milli edebiyatlarda dile gelir, "... dünya edebiyatının eğitsel önemi" de, işte burada yatmaktadır (Aytaç, 2001, s. 16) . Ünlü şair ve edebiyatçımız Atilla İlhan'ın da dile getirdiği gibi, biz de Türk ulusu olarak, dünyanın edebi nimetlerinden yararlanmalıyız, ancak dışarıdan aldıklarımızı yeni bir senteze tabi tutarak, bize has olanı, bize özgü olanı yaratmak, ortaya koymak kaydıyla (Bkz. Aytaç, 1989, s.23).

Bölümün Kurulma Amacı:

Böyle bir bölümü kurmaktaki amaçlarımızdan biri, yapılacak olan karşılaştırmalı edebiyat çalışmalarıyla Türk insanının duygu ve düşünceleri ile Türk kültürünün temelini oluşturan değer yargılarını dış dünyaya anlatmak ve bunun sonucu olarak da, Türkiye ile Türk insanının yurt dışında daha iyi anlaşılmasına ve tanınmasına katkıda bulunmak ve Türkiye ile Türk insanı hakkında yanlış bilgilenme sonucu oluşmuş önyargılar ile düşmanca duygu ve düşüncelerin ortadan kalmasına yardımcı olmaktır.

Amaçlarımızdan bir diğeri de, "kültürler arasında iletişim" görevini üstlenecek, öğrendiği diller ile eğitimini aldığı edebiyatları "öğretecek, tanıtacak, araştıracak, ama bunları yaparken bir sömürge aydını kimliğine bürünmeyecek, yöneldiği kişilerin yani bilgi ve araştırmalarının ulaşacağı toplumun dil, edebiyat ve kültürüyle bağlantı kurmayı, karşılaştırmalar yapmayı, sentezlere varmayı ihmal etmeyecek" (Aytaç, 1999, s. 144) karşılaştırmalı edebiyat bilimcileri yetiştirmek ve bunların da daha sonradan gerek çalışma dünyasında gerekse akademik dünyada "gerek farklı ulusların yazarları arasında edebi iletişimi sağlayacak" (Corbineau-Hoffmann, 2000, s. 18) ve gerekse kendi halkının aydınlanmasına katkıda bulunacak ve farklı ülkelerde ve farklı dünyalarda yaşayan insanlara Türk kültürünü aktaracak bir kültür elçisi olmak için gelecekteki yaşamlarında yerlerini almalarına yardımcı olmaktır.


Birden fazla dil öğrenecek ve öğrendiği dillerin kültür ve edebiyatlarını da yakından tanıma olanağı elde edecek olan mezunlarımız, gazete ve televizyonlarda, yayınevlerinde, bankalarda, kitapçılarda, kütüphaneler vb. yerlerde edebiyat ya da kültür programları sorumlusu; Dışişleri, Kültür, Milli Eğitim, Turizm ve Savunma Bakanlıklarının yurtiçi ve yurt dışı temsilciliklerinde kültür ataşesi; Turizm sektöründe rehber, tercüman; ulusal ve uluslararası alanda iş yapan yerli ve yabancı firmalarda görev üstlenebilecek, geleceğin nitelikli yönetici adayları olarak kültür ve edebiyat dünyasında kendilerine seçkin bir yer edinebileceklerdir.

Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü Ders Program Modeli'nin Oluşumu

Model Programı oluşturma aşamasında birçok noktayı göz önünde bulundurmak gerekiyordu. Bunlar;

1. Türk Yüksek Öğrenim Sisteminde yer alan bir Edebiyat ya da Fen Edebiyat Fakültesi çatısı altında kurulacak böyle bir bölümün dört yıllık lisans programında en fazla 136 kredilik derslerin yer alması zorunluluğunun bulunması,

2. Hem Türk Kültür ve Edebiyatını hem de çalışma alanı ya da alanları seçilen ya da seçilecek olan ülke kültür ve edebiyatlarını içerecek ders ya da derslerin programa alınması zorunluluğu,

3. Halen eğitim-öğretim faaliyetinde bulunan İstanbul Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü programında yer alan derslerin de yeni kurulan bölümümüz programında yer alma zorunluluğunun bulunması,

4. Mezunlarımıza ileriki yaşamlarında Eğitim Bilimleri Enstitüleri tarafından açılan tezli ve tezsiz yüksek lisans programlarına katılarak Milli Eğitim Bakanlığına bağlı orta öğretim kurumlarında edebiyat öğretmeni olarak çalışabilme olanağını da sağlamak için, devlet üniversitelerindeki Edebiyat ve Fen Edebiyat Fakültelerinin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümleri programlarında yer alan derslere de paralellik göstermesi gerekliliğidir.

Bölüme Öğrenci Kabulü:

Üniversitemiz Fen Edebiyat Fakültesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümüne öğrenci yabancı dil (Almanca, İngilizce ve Fransızca) puanı ile kabul edilmektedir. Bölümü kazanan öğrenciler, bölümü kazandıkları dilin dışında ikinci bir yabancı dilden (Almanca, İngilizce ve Fransızca) bir yıl süreyle 900 saatlik zorunlu yabancı dil hazırlık sınıfına devam eder. Ancak, öğrenci istediği takdirde, söz konusu dillerden muafiyet talebinde bulunabilir. Muafiyet sınavda başarılı olduğu takdirde, doğrudan birinci sınıfa geçer.

Model Programda Yer Alan Dersler

a) Türü

İlişikteki programdan da tespit edileceği gibi, bölümün dersleri, zorunlu, zorunlu seçimlik ve YÖK zorunlu dersler olmak üzere üç gruptan oluşmaktadır:









Bu dersler, hazırlık sınıfını takiben öğrencinin yabancı dilini daha da geliştirmesi için programa yerleştirilmiş olan derslerdir. Bu dersler, haftada 4 saat 4 kredi olarak verilen Almanca, İngilizce, Fransızca ve Rusça derslerinden oluşan derslerdir. Bölümü kazanarak geldiği (Almanca, İngilizce, Fransızca) ve hazırlık sınıfında öğrendiği (Almanca, İngilizce, Fransızca) dilin dışında bu derslerden en az ikisini yabancı dil olarak almak zorunda olan bir öğrenci, 900 saatlik hazırlık sınıfı programı üzerine seçtiği taktirde 4 yıllık lisans programına konan 480 kredi/saatlik yabancı dil (Almanca, İngilizce, Fransızca) derslerini de alarak yabancı dil bilgisini en iyi seviyeye ulaştırır. Bunların dışında, öğrenci istediği taktirde Rusça da kendisine yeni bir yabancı dil dersi olarak sunulur (240 kredi/saat).


Diğer taraftan, programa konan Çağdaş Alman, İngiliz, Amerikan, İsviçre-Avusturya, Fransız ve Çağdaş Rus Edebiyatlarından Seçme Metinler dersleri orijinal dilde zorunlu seçimlik ders olarak sunulur. Böylelikle de öğrencilere, hem dil bilgilerini tazeleme ve geliştirme hem de ilgili ülkelerin kültür ve edebiyatlarını yakından tanıma olanağı sağlanır. Bu grupta sözü edilen dersler zorunlu-seçmeli olduğundan, lisans öğrenimi boyunca her yarıyıl biri (toplam 8 adet) zorunlu olarak seçilir. Bu dersler, Model Programda da toplam 16 kredi/saatlik bir yer tutar.



Mezuniyet

Bir öğrencinin, Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü lisans programından mezun olabilmesi için lisans öğrenimi sonunda 130 kredi/saat mesleki zorunlu ve seçmeli ders ile 6 saat/4 kredilik zorunlu seçimlik ders alarak toplam 136 kredi/saat ders yükünü tamamlamak zorundadır.
Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümünden mezun olabilmenin en önemli koşullarında bir diğeri de, Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü Staj Yönetmeliğine göre, 4. yarıyılın sonundan itibaren minimum 240 saat ya da 30 iş günü staj yapma zorunluluğunun bulunmasıdır. Öğrenciler bu zorunlu staj yükümlülüklerini, yurt içi ve yurt dışında yerli ve yabancı radyolar, televizyonlar ve gazeteler ile yaymevlerinde getirirler. Bununla ilgili olarak bölüm tarafından Türkçe, Almanca, Fransızca ve İngilizce olarak hazırlanan staj defteri de, dekanlığın resmi bir yazısı ile birlikte staj yerine teslim edilmek üzere stajyer öğrencilere verilir. Staj bitiminde staj evrakları, staj yapılan işyeri tarafından dekanlığa resmi yoldan ya da ağzı mühürlenmiş ve iş yeri yetkilisi tarafından imzalanmış olarak stajyer öğrenci ile de gönderilebilir.
Lisans öğrenimi sonunda yasal olarak öngörülen minimum krediyi alan ve staj sorumluluğunu başarıyla yerine getiren bir öğrenci, Karşılaştırmalı Edebiyat Bilimcisi unvanını almaya hak kazanır.
Sonuç olarak söylemek gerekirse, günümüzde dünyanın birçok ülkesinde insanların birbirlerini daha iyi anlamaları, yeryüzündeki insanlar ve uluslar arasında dostluk, barış ve kardeşlik duygularının yeşermesi, insanların ve ulusların birbirlerine daha anlayışla yaklaşmaları, birbirlerini her yönden daha yakından tanımalarına bağlıdır. İnsanların ya da o insanların oluşturduğu toplumların birbirlerini daha yakından tanımalarının yolu da, karşılıklı olarak birbirlerinin edebiyat ve kültürlerini iyi bir şekilde tanımaları ile doğru orantılıdır. Bu nedenle, tıpkı bir kültür elçisi gibi görev üstlenecek, birden fazla yabancı dil bilen, öğrendiği dillerin kültür ve edebiyatlarını yakından tanıyan, iyi yetişmiş insanlara günümüzde her zamankinden daha fazla gereksinim duyulmaktadır. Tıpkı yabancı ülkelerde olduğu gibi, bizim ülkemizde de sözünü ettiğimiz insanları yetiştirecek kurumlara gereksinen vardır. Özellikle yüksek öğrenimi esnasında Türk ve dünya kültür ve edebiyatlarıyla donanmış ve birden çok dile hakim olan insanları yetiştirecek kurumların başında ise Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümleri gelmektedir. Bu nedenle, bu amaca yönelik eğitim veren bu bölümlerin ülkemiz Yüksek Öğretim sistemi içerisinde süratle yerlerini almaları gerekmektedir.Biz de bu düşünceden hareketle, ileride bu alanda eğitim vermek üzere kurulacak olan yeni karşılaştırmalı edebiyat bölümlerinde kullanılmak amacıyla, Türk eğitim sistemine uygun karşılaştırmalı edebiyat öğretimi için aşağıda görüldüğü gibi bir "Model Program*" geliştirmeye çalıştık.










KAYNAKÇA

Aydın, Kamil Karşılaştırmalı Edebiyat. Günümüz Postmodern Bağlamda Algılanışı. Birey Yayıncılık. Mayıs 1999.
Aytaç, Gürsel Çağdaş Türk Romanları Üzerine İncelemeler.
Gündoğan Yayınlan. Ankara, 1990.
Edebiyat Yazıları 1. Gündoğan Yayınları. Ankara, 1990.
Edebiyat Yazılan 2. Gündoğan Yayınları. Ankara, 1991.
Edebiyat Yazıları 3. Gündoğan Yayınlan. Ankara, 1995.
Karşılaştırmalı Edebiyat Bilimi. Gündoğan Yayınları.Ankara, 1997.
Karşılaştırmalı Edebiyat Bilimi. Kültür Bakanlığı
Yayınları. Ankara, 2001.

Corbineau-Hoffmann, A. Einführung in die Konıparatistik. Erich Schmidt Verlag, Berlin, 2000.
Dysernick, H.-Syndram, K. U. Komparatistik und Europaforschung.
Bouvier Verlag. Bonn-Berlin, 1992.
Erkman, F /Yıldız, C. Türkiye Üniversitelerinin Almanca
Bölümlerinde Yapılan Çalışmaların Bibliyografyası. Marmara Üniversitesi Yay:650, Atatürk Eğitim Fakültesi Yay:33. İstanbul, 1999.
Zerinsckek, K. Theoretische Überlegungen und Südeuropâische VVechselseitigkeit. Festschrift für Zoran Konstantinovic. Cari Winter Universitâtsverlag, Heidelberg, 1981.
Nünning 2001
Konstantinovic, Z.Vergleichende Literaturwissenschaft. Peter Lang Verlag. Bern-Frankfurt am Main-New York-Paris, 1988.

Devamı...

10 Eylül 2008 Çarşamba

III. Uluslararası Karşılaştırmalı Edebiyatbilim Kongresi



Sitemizde örnek makalelerini bulabileceğiniz ve ilk kez Aralık 2001 tarihinde düzenenlenen Uluslararası Karşılaştırmalı Edebiyat Sempozyumu bu sene 18-20 Mart 2009 tarihler arasında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi, Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü tarafından "III. Uluslararası Karşılaştırmalı Edebiyatbilim Kongresi" adıyla düzenleniyor. Detaylarını internet sitesinden öğrenebileceğiniz kongrenin düzenleme kurulu başkanı Prof.Dr. Ali GÜLTEKİN.
Programı ve katılımcıları henüz belli olmasa da bildiri konuları "Genel Edebiyat Bilimi, Ulusal Edebiyat, Farklı Dillerin Edebiyatı, Dünya Edebiyatı, Sınırları Aşma ve Kültürler Arasılık, Eser, Yazar, Konu, Motif ve Figür Araştırması, Alımlama / Alımlama Estetiği, Edebiyat Teorileri - Edebiyat Yöntemleri, Kültürlerarası Yorumlama, İmgebilim, Inter Medya (Sanatlar Arası Etkileşim), Edebi Çeviri, Genetik ve Tipolojik Karşılaştırma, Metinler Arasılık, Disiplinler Arasılık"
olarak belirlenmiş.
Martın üçüncü haftası tüm karşılaştırmalı edebiyatçıları ve edebiyat tutkunlarını Eskişehir'de 3 günlük bir maraton bekliyor. Karşılaştırmalı Edebiyat.com olarak Eskişehir'de olmayı ve sizleri de aramızda görmeyi umuyoruz...

Devamı...

5 Eylül 2008 Cuma

Yansıtma Kuramı-1 (2.Bölüm)


Sanat Geneli ya da Özü Yansıtır

Platon'un öğrencisi Aristoteles bugün hâlâ önemini sürdüren Poetika eseriyle, edebiyat kuramı konusunda büyük bir adım atmıştır. Tragedyanın yapısı üzerinde çok önemli şeyler söylemişse de, biz yine ana çizgimize bağlı kalarak edebiyatın özü ve işlevi sorunlarına bakalım.

"Şairin ödevi, gerçekten olan şeyi değil, tersine olabilir olan şeyi, yani olasılık veya zorunluluk kanunlarına göre mümkün olan şeyi ifade etmektir.
Tarih yazarı ve şair, biri düz yazı, öteki nazım, yazdığı için birbirlerinden ayrılmazlar, çünkü Herodotos'un eserinin mısralar haline getirilmiş olduğu düşünülebilir, bununla birlikte, ister nazım, ister düz yazı halinde olsun, Herodotos'un eseri bir tarih eseridir. Ayrılık daha çok şu noktada bulunur: Tarihçi daha çok gerçekten olan şeyi ifade eder, şair ise olabilir olan şeyi ifade eder.
Bunun için şiir, tarih eserine göre daha felsefi olduğu gibi, daha üstün olarak da değerlendirilebilir, çünkü şiir, daha çok genel olanı, tarih ise tek olanı tasvir eder. Genel olan deyince de olasılık veya zorunluluk kanunlarına göre belli özellikteki bir kimsenin böyle veya şöyle konuşmasını, böyle veya şöyle hareket etmesini anlıyoruz." (12)


Platon'a bir cevap sayılabilecek bu cümleler tarih boyunca değişik biçimlerde yorumlanmıştır; ama biz Aristoteles'in ne demek istediğini, ayrıntıları ve tartışmaları bir yana bırakarak açıklamaya çalışalım. Gerçi yazar hayatı, insanları, onların tutkularını, özelliklerini anlatır, ama bu, gerçek hayatı olduğu gibi anlatmak değildir. Yazar bir adamın hayatını günü gününe en küçük ayrıntısına kadar anlatsa, sanat yapmış olmaz. Her gün yediği yemekleri, yaptığı işi, bütün konuştuklarını, çeşitli duygularını anlatsa meydana getireceği oyun, hikâye ya da şiir karmakarışık, çorba gibi bir şey olur. Bunların hepsi gerçek hayattan alınmış da olsa bize hayatın anlamı hakkında pek bir şey bildirmez. Bir adamı olduğu gitş anlatmak tarihin işidir, sanatın değil. Sanatçının hayatı, insanı, dünyayı yansıtması başka anlamdadır. O bir tek adamın hayatını doğru olarak anlatmaya kalkışmaz ."bir adamın hayatında genellikle hayatı, insanoğlunun, hayatını, yani hayatta evrensel olan unsurları yansıtır. Olanı değil, olabilir olanı. Bunun için de anlatmak istediğinin özüne ait olmayan unsurları, ayrıntıları, rastlantısal olanları atar, gerekli olanı ayıklar, seçer ve bunların arasında bir bağ gözeterek olaylar örgüsünü bir tek çizgi üzerinde kurar. Seçme işi hem esere yapı bakımından bir birlik, hem de insan dünyasıyla ilgili bir anlam sağlar. Eğer hayatı aynen kopya etseydi, bir sürü gereksiz ayrıntı, anlamsız olaylar, konuşmalar işe karışacak, tek olanı yansıtmaktan ileriye gidemeyecekti yazar. Oysa seçme sonucu, kişiliğin ne gibi olaylara yol açtığını, durumların kişiliği nasıl etkilediğini, bir durumun nasıl gelişebileceğini göstermektedir ki, yazar, tek olanı kullanarak genel olanı açıklar. Aksi halde adamın hayatındaki olaylar bir çuvala doldurulur gibi bir araya toplanacak ve açıklanmak istenen önemli nedensonuç bağları bulanacak, açıkça , belirmeyecektir. Bundan ötürü Aristoteles için olay örgüsü çok önemlidir, çünkü bir durumun nedensellik ilkesine göre oluşumunu ve gelişimini gösterir. Tarihçi, olmuş olanla yetinmek zorundadır, sanatçı ise bir hikâyeyi kullanır ya da uydururken olayları öylesine bir düzene sokar ki bu düzendeki olabilirlik, bilimsel bir genellik taşıt İşte bundan ötürü edebiyat tarihten daha felsefîdir ve daha genel bir hakikati yansıtır. Söz gelişi, hayatta talihin oynaklığını, felâketin insanı daha bilge bir insan yaptığını, ya da bir insanın başına gelen olaylarda kişiliğinin nasıl bir rol oynadığını açıklar.

Platon, sanatçının tekolanı yansıttığını ve dolayısıyla okura gerçeklik (hayat) hakkında bilgi veremeyeceğini ve zaten şaire özgü bir bilgi alanı olmadığını iddia etmişti. Aristoteles, şairin (yazarın) hayatı, insan yaşantısını anlamını bilmediğini söylemek istiyor. Bir bakıma söz konusu olan insan psikolojisidir. Onun için sanatçı, Platon'un sandığı gibi bizi gerçeklikten uzaklaştıran, sahte bilgiler sunan bir adam değil, bize hayatı açıklaya,.bir adamdır.

Aristoteles'in öğretisini felsefi dille anlatacak olursak kendi metafiziğine dayanarak şöyle açıklayabiliriz: Platon'un duyu dünyasının dışında var olduğunu söylediği idealar (formlar) Aristoteles'e göre duyu dünyasındadır. Madde ve form daima bir aradadır ve bunların birleşmesidir ki duyu dünya
sındaki nesneleri meydana getirir. Bundan ötürüdür ki sanatçının yansıttıkları (taklit ettikleri) duyu dünyasından olmakta beraber genelolanı açıklayabilir. Ancak, sanatçı genel olanı yansıtmak için, formu belirtmeye yarıyacak şeyleri seçerek gereksiz ayrıntıları atar ve öyle bir olaylar dizisi kurar ki bunların birbirini zorunlulukla izlemesi belli bir formun nasıl geliştiğini, nasıl bir sonuca yöneldiğini gösterir.
***

Sanatın işlevi, etkileri, yararlan, zararları konusuna gelince Aristoteles bu konuda Platon'dan başka türlü düşünmektedir. Tragedyanın tanımını yaparken, "acıma ve korku duygularını uyandırmak suretiyle bu duyguların arın(katharsis) sağlar" diyor.13 Aristoteles katharsis kavramını daha fazla açıklamadığı için tam ne demek istediği üzerinde bugüne dek süregelmiş tartışmalar doğmuştur. Genellikle kabul edilen bir yorum, tragedyanın seyircide bu duyguları uyandırmak ve harcatmak suretiyle onu daha sakin ve psikolojik bakımdan daha sağlıklı bir duruma getirdiğidir. Bir başka yoruma göre bu duygulardan kurtulmak değildir söz konusu olan; bu bencil duyguların tragedyayı seyrederken yücelmesi ve değerlenmesidir. Son zamanlarda çok değişik bir yorum daha atılmıştır ortaya. Bu yorumu yapan G.E Else'e göre arınma seyircide meydana gelmez, eserde bu duyguları davet eden olayların (davranışların) armmasıdır. Oğlun babasını öldürmesi, anasıyla evlenmesi gibi hareketler, temizlenmesi gereken yasak hareketlerdir.

Katharsis'in yorumu ne olursa olsun, Aristoteles, hiç şüphe yok ki Platon'un aksine tragedyanın ahlâk bakımından yararlı olduğuna inanıyordu.
Böylece Aristoteles edebiyatın hem bilgi kazandırdığını söylemek, hem de yararlı psikolojik etkisine işaret etmekle V Platon'dan ayrılmakta ve sanatı savunmaktadır.

Batı'da sanatın yansıtma olduğu fikri, Rönesans'dan sonra tekrar canlanmış ve neoklasikler Aristoteles'i izlerken . onun görüşünü kendilerine göre birkaç şekilde yorumlamışlardı. Burada bunlardan en önemlileri olan iki kuranff üzerinde duracağız: 1) Sanat geneltabiatın yansıtılmasıdır. 2) Sanat idealleştirilmiş tabiatın yansıtılmasıdır.
Her iki kurama göre de sanat yansıtmadır, fakat yansın * lan gerçeklik aynı değildir. Aristoteles, "şairin ödevi gerçekten olan şeyi değil, tersine, olabilir olan şeyi" yansıtmaktır demişti. Bu iki kuram da Aristoteles'in bu sözüne dayandırılabilir. İlk önce birinci görüşü alalım. "Sanat geneltabiatın yansıtılmasıdır" sözü ile dile getirilen bu görüşte "tabiat" deyince yalnız ağaçlan, dağları, kırları kastetmiyorlardı

şüphesiz; özellikle insan tabiatını, insanların davranışlarım, geleneklerini, uygarlığı düşünüyorlardı. Geneltabiat, görünenin altında yatan gerçeklikti.
Bu gerçekliği yansıtmak ancak öze inmekle, yani insan tabiatında ortak tümelleri, ortak özellikleri yansıtmakla olur. Deniyor ki, sanat, nesneleriny&_ insanların herkes tarafından bilinen ortak özelliklerini anlatmalı, nesnelerin ve insanların kendilerine özgü bireysel taraflarını konu yapmamalı. Neoklasiklere göre insan aslında her yerde aynıdır; gerçi çeşitli ülkelerde ve çağlarda başka âdetler, inançlar, yaşayış biçimleri vardır, ama bunlar geçici ya da o yere, o çağa özgü şeylerdir. Bütün bunların altında ortak olan bir insan tabiatı yatar. İnsanların tutkuları, aşk, acı duyguları, çocuklarına sevgisi, v.b. esasta birdir, değişmez. İnsan tabiatının özünü yansıtmak demek bu ortak yönleri belirtmek, bireysel olanı, yöresel olanı, anormal olanı bir tarafa bırakmak demektir. Böylece geneli yansıtırken sanatçı özü yansıtmış olur.
Bunu yapmasının bir gerekçesi şudur: Sanat ciddî bir , konusunun da önemli olması gerekir, çünkü ancak
njbbu şekilde bize bazı hakikatler sunabilir. Edebiyatın bize hakikati açıklaması, bu genel doğrulan (geneltabiatı) yansıtmasıyla mümkündür, çünkü gerçek bilgi, tümel değerlerin, ilkelerin ve özelliklerin bilgisidir. Duyguları ve davrarv V nışlarıyla başka insanlara benzemeyen kişiler, belli bir çağda görülen bir akım, ya da belli bir zümrenin yaşayışı fazla önem taşımaz. Kalıcı şeyler olmadığı için gerçekliği bunlar oluşturmaz.
Ortak tümelleri yansıtmanın bir gerekçesi daha vardır. İnsanlar arasında ortak olan yönleri yani zamana ve yere göre değişmeyen geneltabiatı konu edinen yazar, herkesin her çağda okuyup tadına varabileceği konulan seçmiş "İnsanların çoğunluğunun uzun zaman için hoşlanacağı şeyler, ancak geneltabiatın doğru yansısıdır. Özel gelenekleri, âdetleri çok az kişi bilir ve bundan ötürü ne derece doğru yansıtıldığını bilenler de çok az olur."14 Homeros ve Shakespeare gibi yazarlar, yöresel ve özel olana itibar etmez; savundukları değerler, kişilerinin duyguları ve tutkuları her zaman herkesin anlayacağı cinstendir. Yazar geneltabiatı yansıtırsa okura sadece gerçekliği sunmakla kalmaz, aynı zamanda her çağın okuruna seslenecek sağlam konuları işlemekle klasik olmak imkânını kazanır. Buna karşılık örneğin, on yedinci yüzyıldaki sofu (puritan) sınıfla alay eden Hudibras eseri bir zaman sonra ilginç olmaktan çıkar.(15)

Genel insan tabiatını yansıtmak biraz daha değişik bir yoruma da elverişliydi. Yine neoklasiklerde rastladığımız bu yoruma göre sanatçı, kişiliği ile başkalarından ayrılan insanları değil, belli başh tipleri ele almalıdır: Kıskanç adam, cimri adam, ukalâ adam, asker, kral v.b. Bunların her
biri kendi tiplerinin özüne uygun çizilmeli ve ona göre davrandırılmahdırlar. On yedinci yüzyılın sonlarında yazan İngiliz eleştiricisi Thomas Rymer, örneğin Othello'daki İago'nun, tipine uygun olmadığı kanısındadır, çünkü askerler dürüst, açık kalpli olurlar, oysa Shakespeare, İago'yıı yalan
cı, kötü, düzenbaz bir adam yapmıştır. Aristoteles'in, genelden "belli özellikteki bir kimsenin böyle veya şöyle konuşmasını, böyle veya şöyle hareket etmesini anlıyoruz" sözü,neoklasiklerce bazen işte böyle belli tiplerin alışılmış özellikleri diye yorumlanıyordu.

Sanat İdeal Olanı Yansıtır
Tabiat kavramından anlaşılan başka bir anlam da "düzeltilmiş" (idealleştirilmiş) tabiat idi. Bu yorum da Aristoteles'e dayanıyordu, çünkü Aristoteles "şairin görevi gerçekten olan şeyi değil, olabilir olanı ifade etmektir" demişti. Yine Poetika'nm başka bir yerinde de şu cümle var: "şair... nesneleri nasıl olmaları lâzım geliyorsa, o şekilde tasvir etme lidir."16
Biliyoruz ki dünyada çirkin, kaba, hoşa gitmeyen şeyler haksız olaylar vardır. Sanat eserinin zevk vermesi beklendiğine göre, bu hoşa gitmeyen şeyleri atması ve yalnız güzeli hoş olanı seçmesi, doğru olur. Şairlerin, yazarların bahsettikleri nehirler, kırlar, mis kokulu çiçekler dünyada bulamayacağımız kadar güzeldir. "Tabiatın dünyası pirinçtendir, şairlerinki altından" diyor bir Rönesans yazarı.17 Fransızların la belle nature adını verdikleri bu idealleştirilmiş tabiatın yanı sıra bir de ahlâkî bakımdan idealleştiril\miş insan ve insan ilişkileri vardır. Pylades gibi sadık bir arkadaş, Orlando gibi bir yiğit, Aenas gibi her bakımdan müf kemmel bir adam ancak sanat eserlerinde bulabileceğimiz \deal örneklerdir.18
Yüceleştirilmiş tabiatı savunanlar, böylece, bizim gördüğümüz gerçek dünyayı ve hayatı değil, hayal edilen mükemmel bir dünyanın yansıtılması gerektiğini söylüyorlardı. Buna rağmen sanat görüşleri yine de gerçekliği yansıtma ilkesine dayanıyordu. Ama tamamiyle uydurma, hayal ürünü bir eser neyi yansıtmış sayılabilir? Gerçeklikle ne ilgisi vardı bunun?
idealleştirmeyi savunanlar bu sorunun cevabını NeoPlaton'cu bir felsefeye dayanarak veriyorlardı. Platon'un kendisi gerçi şairi görünüşe saplanmış, asıl gerçekliği bilmeyen bir adam sayıyordu, fakat daha sonraları Plotinos (IS. 204270) sanatçıyı bu aşağı durumdan kurtaran ve hemen hemen yaratıcı durumuna sokan bir dönüş yapmıştı. Sanatçı^ Platon'un sandığı gibi formların (idealann) kopyalannı değil doğrudan doğruya formları yansıtır ve bunun içindir ki bizi asıl gerçeklikle karşı karşıya getirir.
"Tabiattaki nesnelerin taklitlerini veriyor diye sanatları hor görmemeliyiz; unutmamalıyız ki görünen nesneleri kopya etmez sanat; tabiatın kendisinin kopya ettiği formlara (idealara) uzanır doğrudan doğruya... Tabiatın eksikliklerini giderir. Fidias, Zeus'un heykelini yaparken duyu dünyasından bir model kullanmadı, fakat Zeus görünür olmak isteseydi nasıl bir form alırdı diye düşündü ve bunu kavradı."19

Aristoteles, Platon'a cevap olarak yazarın geneVi yansıttı¬ğını söylerken kendi metafiziğine dayanıyordu. Söz konusu düşünür ve eleştiriciler ise yine Platon'cu bir felsefe kulla-narak, yazarın gerçekliği yansıttığını söylerler. Bu bakım-dan Aristoteles'den önemli bir noktada ayrılıyorlar, çünkü Aristoteles sanatın gerçekliği yansıttığını söylerken, bu dünyadaki bir gerçekliği yansıttığını düşünüyordu. Ideal-leştiriciler ise aşkın (transcendental) bir gerçekliği düşün-mektedirler. Her bakımdan mevcudun daha iyisi idealleştirmek demek, bu düşünürlere göre gerçekliğe yaklaşmak demektir, çünkü dünyada görmediğimiz bu kişiler ve nesneler, daha gerçek olan idealar dünyasını yansıtır.

Nesnelerin özünü vermek, bu dünyadakilerin kusurlarını silmek ve onları olduğu gibi değil, olmaları gerektiği gibi yansıtmakla kabildir. Zaten duyu dünyasında varlıkların mükemmel olmalarına madde engel olur. istenilen formun gerçekleşmesini güçleştirir. Bunun için maddenin neden olduğu kusurları gidermek sanatçının işidir. Bundan ötürü ressam, yazar veya şair de, gördüğü gibi değil olması gerektiği gibi çizer tabiatı.
Rönesans'da canlanan bu NeoPlatonist görüş italya'dan Fransa ve ingiltere'ye de atlamıştı ve on sekizinci yüzyılda hâlâ devam etmekteydi.

İşlev
Gördük ki sanatın işlevi konusunda Platon olumlu değil. Özellikle edebiyatın zararlı etkilerinden şikâyetçi. Buna karşılık Aristoteles, edebiyatın bir çeşit bilgi kazandırdığına ve tragedyanın da arınma sağladığına inandığı için sanatın yararlı bir işlevi olduğunu söylüyordu.
Rönesans ve neoklasik çağ düşünürleri, Aristoteles'den kaynaklanmakla birlikte, sanatın işlevi konusunda Aristoteles'den uzaklaşmakta ve daha didaktik bir görüşe kaymaktadırlar. Horatius (I.Ö. 658) Ars Poetika adlı eserinde sanatın iki işlevi üzerinde durmuştu: Zevk vermek ve eğitmek, iyi bir eser hem zevk verecek hem de eğitecektir. Rönesans'ta ve neoklasik çağlarda da bu iki işlev şart koşuluyordu. Söz konusu zevk ne kadar ince ve yüce olursa olsun sanatın tek amacı olarak ileri sürülürse, bu amaç sanatın önemine yakışmayacak kadar ciddiyetten yoksun, önemsiz bir amaç olurdu. Onun için sanatın sadece zevk verici ya da ¦eğlendirici olduğunu savunanlar çok azdı. Eğlendirerek "eğitmekti sanattan beklenen.
Tipik bir Rönesans eleştiricisi ve şairi olan Sir Philip Sidney'in bu konudaki fikirleri şöyledir: Sanat yansıtmadır ve amacı eğlendirerek eğitmektir. İnsanlara, doğru yaşamasını öğretecek bilgilerin arasında en önemlileri ahlâk felsefesi ve tarihtir. Fakat her ikisi de eksiktir. Çünkü felsefe kuramsal olduğu için sadece birtakım soyut kurallar kor ortaya ve bu kuruluğu yüzünden pek etkili olamaz. Tarih ise somuttur, canlıdır, ama alanı dardır, yalnız olmuş olanı anlatır, olması gerekeni bildirmez; çünkü insanlara örnek teşkil edecek, onların ders olacağı olayları ve durumları uyduramaz. Felsefe ve tarihin eksik yanlarını tamamlayarak yararlı taraflarını kendinde toplayan ancak ve ancak edebiyattır. Edebiyat hem olayları somut hale sokmakla felsefenin kuruluğunu ve soyutluğunu giderir, hem de olması gerekeni telkin etmekle tarihin noksanını. Bundan başka tarih gerçeği söylemek zorunda olduğu için insanlara fena örnek olacak olayları da nakleder. Oysa sanatçı olayları kendi yarattığı için iyiyi daima ödüllendirip kötüyü cezalandırabilir. Bundan ötürü edebiyat eğitme bakımından felsefeden de, tarihten de daha etkilidir.20
Aristoteles'in şair gerçekten olan şeyi değil, olabilir olanı nlatmalıdır iddiası, Sidney'de bulduğumuz didaktik anlamı şımaz. Belli kişilerin içinde bulunduğu durumların, belli koşullar altında olasılıkla (probability) nasıl gelişeceğini göstermek bakımından bir gerekliliktir bu. Nedensonuç ilişkisiyle ilgili bir gereklilik. Rönesans ve neoklasik çağ düşünürleri ise "olması gereken"i ahlâkî anlamda bir gereklilik olarak yorumlamış ve böylece edebiyatı ahlâk dersi veren eğitici bir araç saymışlardır. Başka şekilde söylersek, Aristoteles'in "olabilir olan" deyimiyle ideal bir durumu kastettiği sanıldı ve bu söz bir formun gelişmesi değil de mevcut ideal formun yansıtılması anlamında yorumlandı.

Aristoteles'e göre edebiyatın değeri kısmen eğitici olmasından gelir ama bu eğiticilik bilgisel anlamda, yani hayatı, gerçekliği okura göstermek anlamındadır. Söz konusu çağlarda ise edebiyat yalnızca bilgisel değil aynı zamanda erdemli hayatın yol göstericisidir. Nasıl yapacaktı bunu edebiyat? Yazar dürüst, erdemli kişileri örnek olarak gösterebilirdi eserinde. Ama edebiyatta yalnız erdemli, iyi insanlar yer almaz, kötüler de vardır. Yazar kötüleri de nasıl bir akıbetin beklediğini açıklayacaktı. Tragedya insanların zaaflarına, kusurlarına sahnede ayna tutarak kaçınılması gereken kötülükleri gösterecekti. Talihin oynaklığını, Tanrı'nın adaletini örneklerle gözler önüne sererek uyaracaktı seyirciyi. Adalet yerini bulmalıydı eserde. Gerçi hayatta öyle olmuyordu; kötüler her zaman cezalarını bulmuyor, iyiler mutluluğa kavuşmuyorlardı. Ama madem ki yazarın bir görevi de eğitmekti, öyleyse olanı değil olması gerekeni yansıtmalıydı yazar. Kötüler cezalarını bulmalı, iyiler mutlu sonuca varmalıydı. Scaliger, Sidney Corneille, Dr. Johnson hep bu öğretiyi savunmuşlardır.

Dipnotlar:

12 Aristoteles, Poetika, Çev.: İsmail Tunalı, Remzi Kitabevi, 1963, 1451b.
13 Aristoteles,a.g 449b
14 Dr. S. Johnson, "Preface to Shakespeare", Johnson on Shakespeare içinde, Der.: Walter Raleigh, Oxford, s.ll.
15 Bkz.: Dr. S. Johnson, Lives ofthe English Poets, Everyman I, s.122-23.
16 Aristoteles, a.g.e., 1460b.
17 Sir Philip Sidney, Apologiefor Poetry, Der, j. Churton Collins, Oxford, s.8.
18 Sir Philip Sidney, a.g.e., s.8-9. 34
19 Platinos, Ennead'lar, V VIII. I.
20 Bkz.: Sir Philip Sidney, a.g.e., s.12-21.

Kaynak: Berna Moran, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, İletişim yay., İstanbul, 2000

Devamı...

1 Eylül 2008 Pazartesi

Yansıtma Kuramı-1 (1.Bölüm)


"Sanat nedir?" sorusuna verilen ilk cevap (hiç değilse Batı'da) sanatı bir yansıtma, benzetme, ya da taklit olarak görme eğilimindeydi. Sanat eserlerinde gördüğümüz, doğadır, insandır, hayattır ve sanatçı eserinde bize bunları yansıtır; bir ayna tutar dünyaya sanki. Platon'un Devlet diyalogunda Sokrates, Glaukon'a ressamın yaptığı işi anlatmağa çalışırken "istersen bir ayna al eline, dört bir yana tut. Bir anda yaptın gitti güneşi, yıldızları, dünyayı, kendini, evin bütün eşyasını, bitkileri, bütün canlı varlıkları"(1) diyerek, ressamın yaptığı işin dünyaya bir ayna tutmak olduğunu söyler ve biraz aşağıda şairin de ressamdan farklı olmadığını belirtir: "Tragedya şairinin de yaptığı bu değil mi? Benzetme değil mi onun yaptığı da?"(2)

Sanatı bir yansıtma olarak görmek yüzyıllar boyu devam etmiş ve zamanımıza kadar gelmiş bir kuramdır. Bu görüşü savunanların sık sık başvurduğu 'ayna' benzetmesi de düşüncelerine ışık tutan açıklayıcı bir benzetmedir. Lucas de Heere, on altıncı yüzyılda Van Dyck'in resimlerini överken diyor ki:
"Bunlar ayna, evet resim değil ayna bunlar".(3) Leonardo da Vinci de resimle ayna arasındaki benzeyişe işaret eder:
Eğer yaptığınız resmin, doğada konu olarak seçtiğiniz nesnelere tam benzeyip benzemediğini anlamak istiyorsanız bir ayna alın ve bu nesnelerin orada nasıl yansıdığına bakarak aynada gördüğünüzü resminizle karşılaştırın. (4)

Sanat eserini aynaya benzetmek yalnız resim sanatı için söz konusu değildi; Sokrates'in dediği gibi şairin yaptığı da bir yansıtmaydı. Yunan şairi Simonides'in "Resim sessiz bir şiir, şiir konuşan bir resimdir" sözü de, eleştiri tarihinde sık sık rastladığımız bir fikri dile getirir. Ayna benzetmesini on sekizinci yüzyılda Dr. Jojhnson edebiyat için kullanır ve Shakespeare'i överken, okura hayatı doğrulukla yansıtan bir ayna tuttuğunu söyler.(5). Daha zamanımıza yaklaşırsak başka örnekler de bulabiliriz. Stendhal, Kırmızı ve Siyatida. aynaya benzetir romanı: "Yol boyunca gezdirilen bir aynadır roman" (Bölüm 13). Marksist Plehanov için de "Edebiyat ve sanat hayatın aynasıdır." (6). Bizde de, örneğin, Recaizade Ekrem, Araba Sevdası'na yazdığı önsöz'de, hikâye ve romanın "birer ibrejLaynası" olduğunu söyler
Bütün bu sanatçıların, eleştiricilerin ve düşünürlerin paylaştıkları bir anlayış, sanatın en önemli özelliğinin doğayı insanı, hayatı, kısaca gerçekliği yansıtmak olduğudur. Sanat ile gerçeklik arasında daima bir ilişki bulmakta ısrar edilmesine şaşmamak gerekir, çünkü ne de olsa sanatla insan, doğa ve hayat arasında sıkı bağlar vardır. Gelgeldim nasıl bir gerçekliği yansıtır sanatçı? Gerçeklik nedir? Bu sorulara verilen cevaplar farklıdır. Yansıtılan gerçeklik kavramı yazar, düşünür ya da estetikçiler için başka başka anlamlar taşımıştır elbet. Bundan ötürü bu öğretiyi açıklamak bir bakıma, gerçeklik kavramına verilen anlamlan belirtmektir. Genellikle 'gerçekliği yansıtma' deyince belli başlı üç görüşle karşılaştığımızı söyliyebiliriz. Birincisi sanatın görüngüyü olduğu gibi (yüzey gerçekliği) yansıttığı düşüncesidir, ikincisi genel'i (tümeli) ya da özü yansıttığını söyler. Nihayet sonuncusu da sanatın ideal olanı yansıttığına inanır. Ama ortaya atılan yansıtma kuramlarını iki döneme ayırmak doğru olur, çünkü on sekizinci yüzyılın ortalarına kadar ileri sürülenler aynı geleneğin çizgisi üzerine yerleştirilebilir ve daha çok Aristoteles'in çeşitli yorumları olarak ele alınabilirler. On dokuzuncu yüzyıldan bu yana ise yansıtma kuramı biraz daha başka bir kılık altında ve doğrudan doğruya Aristoteles'den hareket etmeksizin ileri sürülmüştür. Bundan ötürü, ilk önce on sekizinci yüzyılın ortalarına kadar olan dönemde yansıtma kuramının belli başlı üç şeklini inceleyelim.

Sanat Görüngü Dünyasını Yansıtır

Sanatçının şu gördüğümüz dünyayı, buradaki nesneleri, insanları, elinden geldiğince onlara sadık kalarak yansıttığına ya da yansıtması gerektiğine inanır bu kuram. Doğalcı olan bu anlayışa göre, sanatçı bize hayatı, ya da hayatın bir parçasını, bir yönünü, bir kesitini olduğu gibi sunar. Yüzeysel bir gerçekliğin kopyasıdır eser. Bu basit yansıtma (benzetme) anlayışının Eski Yunan'da yaygın olduğu anlaşılıyor. Hepimizin bildiği hikâyeler vardır bu konuda. l.Ö. V yüzyılın sonlarında resimleriyle ün salmış olan Zeuxis, elinde üzüm tutan bir çocuğun resmini yapmış ve üzümler öylesine gerçek gibi duruyorlarmış ki kuşlar gelip yemeye kalkışmışlar. Bundan dolayı övüldüğü zaman, Zeuxis, üzülerek, ' "çocuğun resmini daha iyi yapabilseydim kuşlar ondan ' korkardı" demiş. Aynı çağda yaşayan Parrhasios'un yaptığı bir perde resmiyle rakibi Zeuxis'i aldattığı ve gerçek perde sandırdığı bilinen hikâyelerdendir yine.
Resmin de edebiyatın da, özü ya da ideali değil de görüngü dünyasını (duyular dünyasını) yansıttığı inancında olduğu için, Platon'u birçok bakımlardan bu kuramın temsilcisi olarak inceleyebiliriz.
Sanatla ilgili sorunlara ilk kez ciddiyetle eğilen Platon'un sanat kuramı tutarlı bir sistem değildi, lon, Şölen, Devlet, Phaidros, Sofist, Kratylos ve Kanunlar gibi diyaloglarında sanat hakkında bazen birbirini tutmayan fikirlere rastlamamızın bir nedeni de, herhalde Platon'un fikirlerini zamanla değiştirmiş olmasıdır. Ne ki biz burada edebiyat ile ilgili görüşlerini inceleyeceğimizden tartışmalara sebep olmuş, müzik, heykel, mimari ile güzellik arasındaki bağlara değinen bazı sorunları bir yana bırakacağız. Bizi ilgilendiren edebiyat olduğu içindir ki bu kitapta Platon'un kuramını, yansıtılanın görüngü dünyası olduğunu ileri süren bir kuram olarak inceliyoruz. Eğer Platon'un estetiğinin bütünü söz konusu olsaydı, bu kuramdan ayrıldığı yerler üzerinde durmamız gerekirdi. Platon'un görüşlerini incelerken başlıca iki ana soruya eğileceğiz:

1) Edebiyatın özü nedir?
2) Edebiyatın etkisi nedir?

Platon'un bu sorulara verdiği cevapları araştırmadan önce felsefesinin temel düşüncesini hatırlamalıyız. Platon göreceliğe (relativism) inanmış Sofistlerin aksine kesin bilgiye susamış bir adamdı. Değişmeyen, insandan bağımsız, mükemmel bir gerçekliğin varlığını kanıtlamaya çalıştı. Böylece, durmadan değişen duyu dünyasına karşılık, ancak düşünce ile kavranabilen değişmez bir idea'lar (form'lar) dünyasına inandı. Bilindiği gibi Platon'un felsefesinde asıl gerçeklik, duyularla değil de zihinle kavranabilen idea'lar (form'lar) dünyasıdır. Bizim gördüğümüz, beş duyumuzla algıladığımız şu maddesel dünya, ağaçları, denizleri, insanları, hayvanları, evleriyle ancak bir kopyadan (mimesis'den) ibarettir. Bunlardan her birinin bir ideası vardır ki asıl gerçek olan odur. Durmadan değişen, daima oluş halinde bulunan duyu dünyası hakkında sağlam ve kesin bir bilgiden söz edemeyiz. Gerçek bilgi değişmeyen ideaların bilgisidir ve bundan ötürü filozof da ancak aklın objesi olabilen idealar dünyasını kendine bilgi konusu olarak seçer.
Kendisi bir taklit, (yansıtma) (mimesis) olan bu duyular dünyasının bir kısmı (unsurlar, hayvanlar, bitkiler, insanlar vb.) Tanrı tarafından, bir kısmı ise (binalar, âletler, eşyalar vb.) insanlar tarafından meydana getirilmiştir. Ama gerçeklik derecesi bir kopyanmkinden de aşağı olan şeyler vardır. Tanrının eserleri arasında yalnız doğal nesneler yoktur, bir de bunların yansıları vardır: Parlak yüzeylerde (örneğin suda) nesnelerin yansımaları gibi. Bunlara Platon eidola (görüntü, image) diyor. Eidoîa'ların gerçeklik derecesi büsbütün azdır. Duyular dünyasının kendisi ideaların bir kopyası olduğu için gerçeklikten bir derece uzaklaşmıştır zaten, eidola'lar ise duyular dünyasındaki nesnelerin kopyaları ol; duğu için ideaların kopyasının kopyasıdır.
Sanata gelince, resim de şiir de eidola'lar gibi duyular dünyasındaki nesnelerin, insanların yansılarıdır. Bundan ötürü Platon sanatın yansıtma (mimesis) olduğunu söyler. Mimesis, Platon'u Batı dillerine çevirenleri ve Platon'u inceleyen felsefecileri çok uğraştırmış olan bir sözcüktür. Türkçede de tam karşılığını bulmak imkânsız, çünkü Platon'da bu sözcüğün tam ve kesin bir anlamı yok. Kullanıldığı yere göre anlam bazen genişler bazen daralır (7) ve Türkçede bunların hepsini aynı sözcükle karşılayamayız. Biz burada mimesis'z karşılık, yetersiz olduğunu bile bile 'yansıtma' sözcüğünü kullandık, çünkü bizi ilgilendiren özellikle edebiyattır ve edebiyat eserinde dünyanın, insanların, hayatın yansımasından söz etmek 'taklit'den daha uygun göründü bize.

Neyi yansıtır sanatçı? Yine Devlet diyaloguna dönerek ressamın ve şairin yaptığı işi Platon'un nasıl anladığına bakalım. Sokrates'in Glaukon ile konuşması şöyledir:
...İstersen bir ayna al eline, dört bir yana tut. Bir anda yaptın gitti güneşi, yıldızları, dünyayı, kendini, evin bütün eşyasını, bitkileri, bütün canlı varlıkları.
Evet, görünürde varlıklar yaratmış olurum, ama
hiçbir gerçekliği olmaz bunların.
iyi ya, tam üstüne bastın işte düşüncemin; çünkü
bu türlü varlık yaratan ustalar arasına ressamı da ko
yabiliriz, değil mi?
Koyabiliriz tabiî.
Yaptığı şeyin gerçekliği yoktur diyeceksin, ama
ressamın yaptığı sedir de bir çeşit sedir değil midir?
Evet görünüşte bir sedir onunki de.
Ya dülgerin yaptığı? Biraz önce demiştin ki dül
ger sedir ideasmı, yani bizce aslını, özünü yapmaz,
bir çeşidini yapar.
Sedirin aslını yapmadığına göre, gerçeğini değil,
gerçeğine benzeyen bir örneğini yapmış olur (596e,
597a).

Böylece gerçeklik dereceleri gittikçe azalan üç sedir gelir meydana, birincisi sedir ideası (Platon bu diyalogda bunun Tanrı tarafından yapıldığını söylüyor), ikincisi onu taklit eden dülgerin ya da marangozun yaptığı sedir; üçüncüsü ise marangozunkini kopya eden ressamın yaptığı sedir. Yani kopyanın kopyası. Edebiyat için de durum aynı.
"Tragedya şairinin de yaptığı bu değil mi? Benzetme değil mi onun da yaptığı? O da kuraldan, yani doğrudan, üç sıra aşağıdadır öyleyse, bütün benzetmeciler gibi" (597c).
Ressamın renklerle yaptığını şair sözcüklerle yaptığına ve şu gördüğümüz duyular dünyasını yansıttığına göre kopyanın kopyasını sunuyor demektir. Sanat eserleri gerçekliği yansıtmaz, bizi hakikate iletmez; tersine hakikatten uzaklaştırır bizi. Asıl gerçekliği değil de şu görünen yüzeysel gerçekliği yansıtan sanatçı hakikatten uzaklaşan bir adamdır. İnsanın amacı idea'lara yönelmek olmalıdır, oysa sanatçı bizi ters yola götürüyor. Devlet'in onuncu kitabında, işte bu açıdan sanata karşı çıkar Platon.

Şairin ya da yazarın, bize doğruları sunamamasının bir başka nedeni de, yazdığı şeyler hakkında yetkiyle konuşacak durumda olmamasıdır. Platon sanat sorununu incelerken edebiyatı daima felsefeye rakip gibi görmekte ve felsefeden çok aşağı olduğunu kanıtlamaya çabalamaktadır. Özellikle Homeros'u Yunan'da bir bilgi kaynağı sayan, nasıl davranüacağmı onun öğütlerinden, verdiği örneklerden öğrenmek gerektiğine inananlar vardı. Eserleri eğitimde önemli rol oynardı. Platon bu inancı yıkmak ve edebiyatın bize gerçek bilgi sağlıyamıyacağı gibi ahlâk bakımından da zararlı olduğunu belirtmek ister.
Savaş, devleti yönetme, insanları eğitme, yetiştirme gibi önemli konularda Homeros' ve diğer şairlerin sanıldığı
gibi kimseye yol göstermiş olmadıklarını; hiçbir devletin, düzeninde yaptığı değişikliği onlara borçlu olmadığını; Solon gibi kanunlar getirmediklerini; savaşların onların öğütleriyle kazanılmadığını; adam yetiştirmediklerini koyar ortaya. Zanaatkarların da ne yapmak istedikleri hakkında sahip oldukları bilgiden yoksundur sanatçılar, çünkü onlarınki gerçek bir sanat bile değildir; olsa olsa benzetmedir. (8)

Aynı konuyu İon'da da ele alır Platon. Şairlerin kendilerine özgü bir bilgi alanı yoktur. Sözünü ettikleri şeyleri doğru olarak bilenler başkalarıdır. Nasıl araba sürüleceğini bilen arabacıdır; dalgalar arasında kalmış bir geminin kaptanı bilir ne yapılacağını. Böylece, îon'da birbiri ardına, her türlü teknik alanda şairin yetkisiz olduğu öne sürülür. Her ne kadar bir ara lon, ozanın kendine özgü alanı olarak genel insan tabiatını göstermeğe yeltenirse de Sokrates meseleyi teknik ve bilimsel bilgiler tarafına sürükler.
ton diyalogunun esas konusu ise şairlerin nasıl yazdıklarıdır. Platon, Sokrates'in ağzından ozan lon'u sorguya çekerek şairin akla dayanmadığını, bir nevi vecd içinde, kendinden geçmiş olarak, ilhamla şiir yazdığını belirtir. Yazdığının anlamını kendi de bilmez. Platon, îon'da şairlerin bu özelliğini olumlu bir şey saymaz aslında. Alay etmektedir daha çok. Ama şunu da söylemek gerekir ki bu aklı aşma yeteneğini olumlu bir yöntem saydığı diyaloglar da vardır.

Platon'un gerek Devlet ve gerekse îon'da açıkladığı fikirlerine göre edebiyat öğretici olamaz, bize gerçekleri bildiremez; şairler de gerçek bilgiye sahip olmayan benzetmeci kişilerdir.
Edebiyatın etkileri sorununa gelince; Platon bunlar üzerinde uzunca durur. Esas amaç ideaları bilmek olduğuna ve güzellik ideası da önemli bir yer tuttuğuna göre insan bekler ki sanat eserindeki güzellik, güzellik ideasına (to kedon) bir basamak teşkil etsin. Oysa Platon bu noktayı geliştirmiyor. Yer yer sanatın güzelliğinden övgüyle söz ederse de bu daha çok mimari ve heykeltraşlık sanatları içindir. Güzellik nedir? sorusunu tam olarak cevaplandırmaz, ama genellikle orantı, ölçü, denge gibi özelliklerin güzelliği sağladığı inancındadır. Edebiyat ise bu açıdan ele alınmaz, topluma etkisi bakımından ele alınır. Zaten o çağlarda 'sanat' ve 'sanatçı' kavramları bugünkü anlamlarını taşımıyordu. Sanat eserinin güzelliği sayesinde estetik zevk uyandırması düşüncesi gelişmemişti. Gerçi insanoğlu ilkel çağlardaki mağara resimlerinden tutun da çeşitli çağlarda yaptığı eşyada, âletlerde, taş oymalarında, çömleklerde, kumaşlarda büyük bir sanat anlayışı, biçim endişeleri göstermiştir, ama bütün bu eserler belli bir işte kullanılmak üzere yapılırdı; salt güzelliğinden zevk alınacak bir sanat eseri kavramı henüz belirmemişti bile. Mısır sanatı üzerinde yetkiyle konuşanlar, Mısırlıların yarattıkları sanat eserleriyle sanat açısından ilgilenmediklerini söylüyorlar. Bunlar mezarlara konan, ya da insanları ölümsüz kılmak için yapılan şeylerdi. Eski Yunan'da da sanat eserinin uyandırdığı estetik yaşantının,_şa.nat eseri yaratmak için yeterli bir neden olabileceği düşün,cesi henüz başlamamıştı.

Platon da edebiyatın toplumdaki rolünü ve yaptığı etkileri önemli bulur. Devlet'in üçüncü kitabında gençlerin nasıl yetiştirileceğini ve eğitileceğini tartışırken şiirlerde ve masallarda zararlı etkiler yaratabilecek parçalar üzerinde durur. Tanrıların ve büyük kahramanların, onlara yakışmayacak davranışlarda bulunmaları, ağlayıp sızlanmaları, yalan söylemeleri, ahlâksızlık etmeleri; kötü insanların mutluluğa kavuşmaları gençlere fena örnek olur. Bu gibi parçalar esererden çıkartılmalıdır.
Platon eserlerde yer alan bu uygunsuz parçalardan başka bir de belli türlerin zararlı olduğu kanısındadır. Şiirleri, anlatım yöntemi bakımından üçe ayırır: 1) Şair söyliyeceklerini kendi ağzından söyler, anlatır. O çağdaki dithyramb'lar bu türe örnektir. 2) Mimesis yöntemine dayanan eserler, yani tragedya ve komedya. Bunlarda şair, kendi ağzından konuşmaz, eserdeki kişilerin ağzından konuşur, onları taklit eder. Burada mimesis çok daha dar anlamda, başka birini temsil etme (impersonation) anlamında kullanılmaktadır. 3) İki yöntemin karışık olarak kullanıldığı destan (epos) türü. Bu kez şair kâh kendi anlatır öyküyü, kâh kişileri konuşturur.(9)

Son iki türü zararlı bulur Platon, çünkü bunlarda taklit işe karışmaktadır ve taklit edilen kişiler, çoğunlukla özenilecek kişiler değildir. Korkakları, sarhoşları, köleleri, delileri taklit ede ede taklit edilen şeye alışılır. "Bu alışkanlık da bedeni, konuşmayı, görüşleri değiştiren ikinci bir tabiat olur." (10). Bundan ötürü bu gibi eserleri yazanın da, oynayanın da, seyredenin de, okuyanın da kişiliği zarar görür.
Platon'un son bir itirazı daha var edebiyata. Edebiyat bizim duygusal yanımıza seslenir. Coşkun duygularla davranan kişiler bizi çeker ve heyecanlandırır. Oysa dengeli insan, bilge kişi, akimi kullanarak duygularını dizginlemesini bilen kişidir. Bir felâketle karşılaştığımızda acımızı belli etmemek için dişimizi sıkarız, çünkü erkek adama yaraşan budur. İşte bundan ötürü duygu yanımızı coşturan edebiyat kişiliğimizi bozar. "Tutku gibi, öfke gibi içimize hoş veya acı gelen ve ister istemez gündelik hayatımıza giren duygular şiir benzetmesinin etkisi altında kalmaz mı? Benzetme bu duyguları kurutacak yerde sulayıp besler, dizginlenmesi gereken tutkulara içimizin dizginlerini verir, böylece de iyi ve mutlu olmamıza değil, kötü ve mutsuz olmamıza yol açar."(11)
Edebiyatın, tiyatronun insanlar üzerinde derin etkileri olduğunu bildiği içindir ki Platon, Devlet diyalogunda ideal bir toplum kurmağa çalışırken bunların eğitimde nasıl bir rol oynayacağını inceden inceye araştırır. Sonunda, ancak Tanrıları ve iyi insanları öven eserlere, yani güdümlü sanata razı olarak, daha önemli saydığı amaçlar uğruna, ne kadar hoş olursa olsun mevcut sanata kapıları kapatır. Kısacası Platon'a göre zamanındaki edebiyatın işlevi kötüye işlemektedir, ama sanatçıları sansüre tâbi tutarak, güdümlü bir sanat sağlanabilirse o zaman edebiyatın işlevi de yararlı olur.


Platon'un edebiyata itirazlarını özetlemek istersek bunların başlıca iki yönden yapıldığını söyliyebiliriz: 1) Bilgi yö-nünden. 2) Ahlâk yönünden. Bilgisel yönden itirazı iki te-mele dayanıyor:
a) Şair, bizi, asıl gerçekliği teşkil eden idealardan uzaklaştırır.
b) Şairin yetkiyle konuşacağı hiçbir konu yoktur.


Ahlâk yönünden olan itirazları da üç temele dayanıyor:
a) Eserlerde gençlere fena örnek olacak parçalar var.
b) Tragedyalarda ve destanlarda kötü kişileri taklit ederek temsil etme fena etkiler bırakır.
c)Edebiyat, dizginlememiz gereken duygusal yanımızı
coşturur.


Dipnotlar:

1 Platon, Devlet, çav.: Sabahattin Eyüboğlu- M.Ali Cimcoz, Remzi Kitabevi, 1942,596 d-e.
2 Sabahattin Eyüboğlu, a.g.e., 597 d.
3 Bkz.: Rene Huyghe, The Discovery of Art, 1959, s.68.
4 Leonardo da Vinci, Literary Works, Der.: Jean Paul Richter, Londra 1883,1. no.529.
5 Dr. S. Johnson, "Preface to Shakespeare", Johnson on Shakespeare, Der.: Walter Raleigh, Oxford, s.ll.
6 G.V Plehanov, Sanat ve Sosyalizm, Çev.: Selim Mimoğlu, Sosyal Yayınlan, s.176.
7 Bkz.: Richard McKeon, "Literary Criticism and the Concept of Imitation in An-tîquity", Criucs and Criticism içinde, Der.: R.S. Crane, Chicago University Press.
8 Bkz.: Platon, Devlet, 601a-602c. 24
9 Platon, a.g.e., 393a-394c.
10 Platon, a.g.e., 395c.
11 Platon, a.g.e., 606d.

Kaynak: Berna Moran, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, İletişim yay., İstanbul, 2000




Devamı...

3 Nisan 2008 Perşembe

Kuruluşundan Bugüne Karşılaştırmalı Edebiyat-1

Jale Parla*


Karşılaştırmalı Edebiyat Disiplininin Kuruluşu ve Amaçları

Karşılaştırmalı Edebiyat’ın akademik bir disiplin olarak kuruluşu, Fransa’da Fernand Baldensperger’in Karşılaştırmalı Edebiyat Enstitüsü’nü ve Karşılaştırmalı Edebiyat Dergisi’ni kurduğu 1921 yılıyla başlatılır.


Baldensperger, Columbia, Harvard, ve UCLA’da ders vermiş ve ABD’de bu disiplinin iki kurucusundan biri olan Harry Levin’le çalışmıştır. Disiplinin Levin’le birlikte anılan diğer kurucusu ise İkinci Dünya Savaşı sırasında Viyana’dan ABD’ye göçen ve Yale’de Karşılaştrmalı Edebiyat bölümü başkanı olan Çek asıllı, Prag Dilbilim Çevresi üyelerinden René Wellek’tir. Amerikan üniversitelerinde disiplinin yaygınlaşması, deyim yerindeyse “kökü dışarda” akademiklerin öncülüğünde gerçekleşmişti. Leo Spitzer, Erich Auerbach, René Wellek, Roman Jakobson, Renato Poggioli, Claudio Guillén, Michel Rifaterre, Franco Moretti karşılaştırmacılar arasında ilk anda akla gelebilecek isimler ve hepsi “göçmen.” Disiplinin, kurulduğu günden bugüne büyük bir titizlikle savunduğu ve koruduğu “ulusüstücülük” ilkesinin temelinde karşılaştırmacıların bu kozmopolitliğinin katkısı olmalı.
Ulusal edebiyatlara bir alternatif olarak kurulan Karşılaştırmalı Edebiyat disiplininin temelinde siyasi ve ahlaki bir ilke yatıyordu: İkinci Dünya Savaşı faciasını yaşayan Batı dünyasını edebiyat aracılığıyla yeniden birleştirmek ve bu yolla Üçüncü Dünya Savaşı’nı önlemek. Böylesine büyük bir iddiaya sahip olmasına karşın, karşılaştırmacıların en sık muhatap oldukları ve yanıtlamakta zorlandıkları iki soru vardır. Birincisi, “karşılaştırmalı” sıfatıyla neyin kast edildiği, yani neyle neyin karşılaştırılacağı; ikincisi, hangi yöntemle karşılaştırılacağıdır.
“Karşılaştırmalı” sıfatı disiplinin kurulduğundan bugüne birçok anekdota vesile olmuş bir sıfattır. En çarpıcılarından biri, Harry Levin’in anlattığı bir anekdottur (Levin 74-76). Levin’in adını vermek istemediği bir karşılaştırmalı edebiyat profesörü, şair Dylan Thomas’ın Amerikan üniversitelerini dolaşıp şiirlerini okuduğu bir sırada onunla tanıştırıldığında, Dylan Thomas bu profesöre dönüp, “Ya öyle mi, demek karşılaştırmacısınız? Edebiyatı neyle karşılaştırıyorsunuz?” diye sorup kocaman bir kahkaha attıktan sonra, Levin’in telaffuz etmek istemeyeceği dört harfli bir sözcük söyleyerek, “...le mi?” demiş. Bu dört harfli sözcüğün “shit” olduğunu kestirmek zor değil. Ama bu çok uç örnek bir yana, sözcük gerçekten de, bizzat karşılaştırmacıları bile zorlamış bir sözcüktür. Peter Brooks, örneğin, Bernheimer’ın yayımladığı kitaba yazdığı makalesine şu sözlerle başlar: “Bir karşılaştırmalı edebiyat doktorasına sahip olduğum halde, hiçbir zaman bunu hak ettiğime inanamadım. Çünkü hiçbir zaman hangi alanda, hangi disiplinde çalıştığımı ya da ders verdiğimi bilemedim” (97).
Yale’deki bölümün saygın isimlerinden Peter Brooks’un yukardaki sözlerinin nedeni, Karşılaştırmalı Edebiyat disiplininin başka disiplinlerle ve komşu alanlarla örtüşmesi, bu yüzden de sürekli özerk bir disiplin olarak kendi sınırlarını çizmeye çalışmasından kaynaklanır. İşte bu yüzden disiplinin kurulduğu günden bugüne kuram, yöntem, ve uygulamaya ilişkin sorular karşılaştırmacıları, ulusal bir edebiyatta çalışan meslektaşlarını uğraştırmadığı ölçüde uğraştırmıştır. Bu konuda, yani disiplinin yöntem ve uygulama alanlarını belirlemek konusunda referans noktası oluşturan üç rapor vardır: 1965 tarihli Levin Raporu; 1975 tarihli Greene Raporu, ve 1993 tarihli Bernheimer Raporu (Bernheimer 21-48). 1965’deki Levin Raporu’nda şu sorulara yanıt aranıyordu: Karşılaştırmalı edebiyat çalışmaları ayrı bir bölüm mü olmalı, yoksa ulusal edebiyat bölümlerinden uzmanların işbirliğiyle oluşturulmuş, ama en az bir ya da iki karşılaştırmacının da bulunduğu bir program mı? Lisans programı mı, yoksa adayların ancak bir ulusal edebiyatta lisans yaptıktan sonra kabul edileceği yüksek lisans programları mı? Karşılaştırmalı edebiyatçının formasyonunun temel koşulu olan yabancı dil bilgisi en az kaç yabancı dili kapsamalı? 1965 Levin Raporu’nda vurgulanan, yabancı dil ve kültür tarihi formasyonu idi. Metinler mümkün olduğu ölçüde orijinalden okunmalıydı (Bernheimer 21-27). 1975’teki Greene Raporu şunları vurguluyordu: Karşılaştırmalı edebiyat, edebiyatın diğer sanat ve insan bilimleriyle ilişkilerini inceler; felsefe, tarih, fikir tarihi, dilbilim, müzik, plastik sanatlar ve folklor gibi. Karşılaştırmacılarda yabancı dil bilgisi ve edebiyat eleştirisine yatkınlık aranır. Karşılaştırmalı edebiyat disiplinini kuruluşundaki Avrupa merkezciliğinden kurtarmak için Avrupa ulusları dışındaki ulusal edebiyat bölümleriyle işbirliği yapmak gerekir. Karşılaştırmalı Edebiyat doktorası yapacaklar için lisans eğitimlerinin bir ulus edebiyatından olması gerekir. Metinleri çeviriden okumak özendirilmemelidir (Bernheimer 28-38). 1993’te yazılan Bernheimer Raporu ise Karşılaştırmalı Edebiyat’ın artık yeni disiplinlerle, yeni metodolojilerle uzlaşması gerektiğini öne çıkaran bir rapordu; özellikle de Kültürel Çalışmalar, Kültürel Teori, ve Eleştirel Teori ile (Bernheimer 39-48).

Etkileşim Yönteminden Yapısökümcü Yönteme Karşılaştırma Uygulamaları
Fernand Baldensperger’in öncülüğünde Sorbonne’da uygulanan karşılaştırmalı edebiyatta benimsenen yönteme göre karşılaştırmanın geçerliliği için önce mutlaka etkileşim tespit edilmeliydi. İki yazar karşılaştırılmadan önce, mektupları, kütüphaneleri incelenerek, hatta okudukları kitapların kenarına aldıkları notlar, altını çizdikleri satırlara bakılarak, arkadaşları araştırılarak, aralarındaki etkileşim saptanmalıydı. Ya da gene somut etkileşim kanıtlandıktan sonra, “İngiltere’de Don Kişot”, “Fransa’da Goethe” gibi çalışmalara cevaz veriliyordu. 1960'larda, Wellek ve Levin'in öncülüğündeki Amerikan ekolü, bu türden somut gerekçelerin yanı sıra, karşılaştırmanın bazı "evrensel" tema ve motiflerle de yapılabileceğini önerdi. Levin'in sözünü etmekten, örnek olarak göstermekten bıkmadığı kitap ise Erich Auerbach'ın Mimesis'i idi. Çünkü bu kitapta Auerbach, Batı kanonunun önemli yapıtlarının "üslup" özelliklerini karşılaştırarak bir edebi gerçekçilik kuramı öne sürüyordu. Örneklemi, 3000 yılı ve sekiz dili kapsıyordu. Bunu yaparken, incelediği yazarların birbirlerini okuduğunu varsayıyor, ama olası etkileşimleri kanıtlamak uğruna ortaya uzun dipnotlarla desteklediği bir araştırma koymuyordu. Mimesis'de tek bir dipnot yoktur. Bir de bahanesi vardı: İstanbul Universitesi'nde böyle bir araştırmaya olanak verecek bir kütüphane olmadığını söylüyordu. Ama bana sorarsanız, bu, Auerbach'ın işine gelen bir bahaneydi; özellikle de meslektaşı Leo Spitzer'in metin analizinde kullandığı çok ayrıntılı dipnotçuluğa ve Baldensperger ekolünün "etkileşim dogması"na karşı bir savunma. Auerbach, klasik ve modern dillerdeki uzmanlığını, yakın okumadaki yetkinliğini kullanmak ve hayranlık duyduğu Giambattista Vico'nun medeniyetler tarihi kuramını uygulayarak gönlünce bir karşılaştırma yapmak ve bu karşılaştırmayla Batı edebiyatında bir gerçekçilik kuramı formüle edebilmek fırsatını yakaladığı için memnundu. İstanbul sürgünü, yöntem sorularına muhatap olmaktan kurtarmış oluyordu Auerbach'ı, ama karşılaştırmanın hangi zeminlerde ve nasıl yapılacağı bu disiplinde çalışanların yanıtlaması gereken bir soru olarak hâlâ yerinde duruyordu.

Tabii en genel anlamda yöntem şuydu: Karşılaştırma yapmak zihnin zaten engellenemez bir fonksiyonudur. Her edebiyat okuru aynı zamanda bir edebiyat eleştirmenidir. Yetkinliği, formasyonunun kapsamına ve yorum yeteneğine göre değişir. İyi bir formasyona sahip eleştirmen için karşılaştırmamak zaten olanaksızdır. Ama ulusal edebiyatlar ortaya çıktıktan ve Ban edebiyatı ulusal dillerde yazılmaya başlandıktan sonra karşılaştırmacının formasyonu da, yöntemi de daha belirli olmak zorundadır. Şu var ki, hem yöntem hem de formasyonda olmazsa olmaz koşul ulusüstücülüktür. Goethe'nin, I929'da Eckermann'a yazdığı bir
mektupta "dünya edehiyatı"m tanımaya davetiye çıkarmasından beri, Karşılaştırmalı Edebiyat stratejisi ulusüstü ve disiplinler arası yaklaşımı benimsemek olmuştur.

Pratt, disiplinin amacını şöyle ifade eder: "Karşılaştırmalı Edebiyat çokdilliliği, çok söylemliliği, sanatların kültürel dolayımı nasıl barındırdığını, kültürlerarası anlayışı ve küresel bilinci besleyen" bir disiplindir (Bernheimer, 10).

Kaynak: kitap-lık aylık edebiyat dergisi Nisan 2008 sayı:115




Devamı...

Kuruluşundan Bugüne Karşılaştırmalı Edebiyat-2

Karşılaştırmalı Edebiyatın Çokkültürlülük Sorunsalı

Çokkültürlülüğün nasıl uygulanacağı Karşılaştırmalı Edebiyat disiplinini seçenleri zorlamış başlıca meselelerden biridir. Disiplinin çok kültürlü olması gerektiğinde hiçbir zaman ve hiçbir yerde tereddüt olmadı elbette;


kavganın çıktığı yer çokkültürlülüğün aynı zamanda çokdilliliği de gerektirip gerektirmediği; eğer gerektiriyorsa böyle bir elitizmle çokkültürlü demokratik bir yaklaşımın nasıl birlikte gideceği -kaç kişi üç ya da dört dil öğrenme olanağına sahiptir ki?-, öğrenilen dillerin hep Avrupa dilleri olması, Batı dillerinden başka dillerin karşılaştırmalı edebiyat programlarına nasıl, ne ölçüde girebileceği, ve en önemlisi, eğer amaç çokkültürlülükse, bunun nasıl bir kanon revizyonuna götüreceği - daha doğrusu mutlaka revize edilmesi gereken kanonun (yani Batı Dilleri ve Edebiyatlarının "Büyük Eserlerinin) kimlerle ve hangi kıstaslara göre yeniden gözden geçirileceğiydi. Bir dünya edebiyatı kanonu yapılırken hangi kıstaslar uygulanacaktı? Üçüncü dünya edebiyatından hangi eserler bu kanonda yerini alacaktı? Kendi kültür ve geleneklerini en iyi temsil edenler mi? Küresel dil ve dolaşıma en uygun olanlar mı? Kendi kültür ve edebiyatını en iyi temsil edenler derken uygulanacak kıstaslar edebi kıstaslar mı, "' yoksa tipiklik kıstasları mı olacaktı? Bu tür bir temsiliyet özcü kültürel genellemeler içereceği için sorunlu olmaz mıydı? Öte yandan şu da vardı tabii: Temsilci yapıtların farklı kültürleri ayağımıza getiren karşı konulmaz cazibesi.

Ama bu, edebiyatın mı yoksa kültürel antropolojinin mi işiydi? Bütün sorulara yanıt arayan karşılaştırmalılar, Bernheimer'ın yayımladığı cilde katkılarıyla disiplinin arayışlarını her yönüyle kuşatmaya çalıştılar. Bu çalışmada öne çıkan temel soru ise, Karşılaştırmalı Edebiyat'ın kendisini Kültürel Antropolojiden, daha genel anlamda, Kültürel Çalışmalar gibi disiplinlerden nasıl ayıracağı sorusuydu.

Kuruculardan Harry Levin'e göre edebiyatı karşılaştırmak demek, birden fazla ulusun dilini iyi öğrenerek o ulusların edebiyatlarını o dillerde okuyabilmek ve sonra ortak tema, motif ve edebi konvansiyanlan saptayabilmek demekti. Kuram, Levin'e göre, ikinci planda kalmalıydı. Levin'le uzun yıllar aynı bölümde ders veren Claudio Guillen, her edebi yapıtın önce ait olduğu ulusal edebiyat bağlamında, sonra eğer saptanabilirse etkileştiği başka ede-biyadar bağlamında, en sonunda da içinde yer aldığı tür ya da türler bağlamında ele alınmasından yanaydı. Guillen'e göre, edebiyatın küresel ölçekte incelenmesi gereken yanı, birbirinden bağımsız olarak varolan benzer türlerdi. Guillen bunlara örnek olarak İran Edebiyatı'nda "münazarat", Ortaçağ Avrupası'nda "debat", Alman Edebiyatı'nda "Streitgedicht", Provencal'da "tenso" örneklerini verir (71). Aynı ekolden Renato Poggioli ise şöyle bir yöntem önermişti: Karşılaştırmalı edebiyat dört yönde uygulanmalıydı: Birincisi, mit, söylence ve folkloru içeren tematik yaklaşım; ikincisi, tür ve biçimleri karşılaştıran morfolojik yöntem; üçüncüsü, kaynak ve etkileşim çalışmaları; dördüncüsü de bir yazarın formasyonunu belirleyen etkiler (Guillen 93).

Wellek-Poggioli-Levin-Guillen ekolünde karşılaştırmanın ana ekseni "edebi"liktir. Edebiliğin kıstasları da edebi sanat ve stratejileri inceleyen "poetika"yla belirlenir. Bu yaklaşım da edebi metinler edebiyat kuramlarından önce gelir: Bu metinler edebi konvansiyonlara göre, yazarın kullandığı tüm söz sanatları ve stratejileri değerlendirilerek ve metnin anlam bütünselliğine ulaşmaya çalışılarak "yorum"lanmalıdır. Konu edebiyat olduğuna göre, analitik araçlarının da mutlaka edebiyata uygun araçlar olması ilk koşuldur: Yani dil tarihi, eleştiri tarihi, eleştiri kuramı, üslup analizi gibi genel başlıklar ve bunların alt başlıklarda çeşideneceği birçok okuma yöntemi. Tabii şu soru sorulabilir: Peki, bir İngiliz Edebiyatçısı ya da Türk Edebiyatçısının gereksinimi yok mudur bu yöntemlere? Elbette vardır. O zaman karşılaştırmacının onlardan farkı ne oluyor? Farkı, bu yöntemleri, tercihen orijinalinden okuyabildiği ikinci (bazı durumlarda üçüncü, dördüncü) bir edebi geleneğe de uygulayarak, iki gelenek arasında köprüler kurabilme olanağına ve donanımına sahip olmasındadır. Edebiyatı dar ulusal açıdan değil, geniş ulusüstü bir açıdan, bir dünya pratiği olarak görmesindedir. Ama sonuçta hem yazarlar hem de eleştirmenler edebiyat mirasını tevarüs eden "mirasyediler" olarak düşünülebilirler. Burada makbul olan, daha çok "miras yiyip" daha iyi hazmedebilmektir.

Görüş ve yaklaşımlarını yukarda özetlemeye çalıştığım karşılaştırmacılardan yöntem açısından radikal bir biçimde ayrılan ikinci ekol, Derrida ve Paul de Man'ın başı çektiği "retorik"çilerdir. Bu ekole göre, edebiyat metnine "poetika" açısından değil, "retorik" açısından yaklaşılmak, bunun için de yapısökücü yöntem uygulanmalıdır. Feminist ve postkolonyal eleştiriyi de yanına alan bu yaklaşımda karşılaştırmadan amaç, edebi metinlerin anlam bütünlüklerine ulaşmak değil, bu metinleri, ideolojik bağlamlarında, tutarsızlıklarıla sergilemektir. (...)

Sayın Jale Parla'nın makalesinin devamını okumak için kitap-lık dergisinin Nisan 2008sayısına bakabilirsiniz.

Kaynak: kitap-lık aylık edebiyat dergisi Nisan 2008 sayı:115

Devamı...

Site Hakkında...

Karşılaştırmalı Edebiyat şimdiye kadar
kez ziyaret edildi. İlginize teşekkür ederiz ::
© 2006-2010 9Kare.Net Yazı İşleri Ürünüdür :: iletişim ::
Resized Header Image Copyright © DHester by freewebpageheaders.com

© Blogger templates The Professional Template Tasarım: Ourblogtemplates.com 2008


PageRank Checking Icon

Takipçilerimiz