25 Kasım 2007 Pazar

Karşılaştırmalı Edebiyat Günümüz Postmodern Bağlamda Algılanışı

Kamil AYDIN*

19. yüzyılda doğan ve hem akademik bir disiplin, hem de eleştirel bir sistem olarak betimlenen karşılaştırmalı edebiyat güçlükler yaratmış sorunsal bir terimdir ve kuşkusuz bu önemli edebi inceleme alanındaki başarısızlığın veya düşüşün nedenini de terimin kendinde aramak gerekir. Diğer bir deyişle, tarihsel süreci içerisinde karşılaştırmacının yüzyüze geldiği en belirgin güçlük, 'karşılaştırmalı edebiyat' teriminin tanımı, içeriği ve işleviyle ilgili birşeyler söyleme zorunluluğudur.


Ünlü karşılaştırmacı Peter Brooks böyle bir güçlüğe katıldığını vurgulayarak yorumuna şöyle devam eder: "Doktora çalışmamı karşılaştırmalı edebiyat alanında yapmış olmama karşın, onu hakedip etmediğimden hâlâ emin değilim. Bu çalışma alanının veya disiplinin tam olarak ne olduğundan hiç emin olmamakla birlikte onu öğrettiğimi veya o alanda çalıştığımı da asla iddia edemem"1. Kimileri, bu zorunluluktan doğrudan tanımlama veya açıklama yoluyla kurtulmaya çalışırken, Paul Van Tieghem gibi bazı karşılaştırmacılar karşılaştırmalı edebiyatın benzer çalışma alanlarıyla ortak ve farklı yönlerini vurgulama yollarını seçmişlerdir. Öte yandan S. Pravver gibileri ise, karşılaştırmalı edebiyatın sistemli bir disiplin olarak algılanmasından çok, yeme-içme ve nefes alma gibi bir tür günlük doğal gereksinim olarak betimlenmesi gerektiğini savunurlar.2
Karşılaştırmalı edebiyatı sorunsal kılan yalnızca onun tanımı, doğası ve işlevi değil, aynı zamanda karşılaştırma biçimleri ve yöntemleridir. Çünkü, karşılaştırmalı edebiyat yalnızca ortak özellikler ve analojilerin ortaya çıkarılmasına yardım etmez, aynı zamanda edebiyat alanında bir ulusun gelişmesiyle bir diğerinin gelişmesi arasındaki farklılıkları da ortaya koyar. Bunun da ötesinde karşılaştırmalı edebiyat aynı ulus içindeki benzerliklerin ve farklılıkların incelenmesini de içerir. Henry H. Remak'ın da ifade ettiği gibi, karşılaştırmalı edebiyatın görevlerinden biri; "bir ulus içindeki dikkate değer farklı kültürlere veya farklı toplumlara özgü iki ya da daha fazla kültürel yahut dilsel unsurlara sahip dönemlerin, ekollerin, akımların, türlerin, metinlerin ve bilinen yazarların bir bütünlük ortaya koyacak biçimde biraraya getirilmesi veya karşılaştırmalı incelenmesidir"3. Bu nedenle farklı kültürleriyle, gelenekleriyle zengin bir toplum yapısı gösteren ve bu nedenle bir 'melting pot' (eritme potası) olarak nitelendirilen Amerika, bu tür bir çalışma için uygun bir yer kabul edilebilir. Bunun da ötesinde, karşılaştırmalı edebiyat, farklılık ve benzerlikler yoluyla, kendi geleneğimize yabancı olanı ortaya çıkarır. Metinlerin karşılaştırmasını yaparak dolaylı anlatımları, analojileri, paralellikleri ve edebi bağlantıları nereye giderse gitsin izleyebiliriz. Böylece başkalarmınkini aşağılamadan, kendi edebi ve kültürel geleneklerimizin değerini anlayıp, övünebileceğimiz yeni bir görüş açısı kazanabiliriz.
Karşılaştırmalı edebiyat kuramcı ve uygulayıcılarının, bu disiplinin amaçlarını ve alanını hâlâ dikkatlice tanımlamaya çalışmaları gerçeğine karşın, araştırma alanına yönelik eleştiriler devam etmektedir. Dikkate değer etkin eleştirilerden biri, geniş anlamda, karşılaştırmalı edebiyatta tutuculuk olarak adlandırılan bölgeciliğe işaret etmektedir. Bu nedenle, Fransız veya Sorbonne ekolü adı altında bu tür etkin bir Avrupamerkezci bölgecilik anlayışına ışık tutmak için karşılaştırmalı edebiyatın tarihsel gelişimine eleştirel bir yaklaşım sunmak yerinde olacaktır. Çünkü günümüze kadar yapılan karşılaştırmalı çalışmaların tarihsel sorgulaması yapıldığında, her ne kadar ilk uygulama örnekleri Klasik döneme kadar uzanıyor olsa da, karşılaştırmalı edebiyatın resmi bir çalışma alanı veya disiplin olarak 19. yüzyılın başlarında gündeme geldiği bilinmektedir. Bu nedenle edebiyattan bağımsız olarak düşünülemeyen karşılaştırmalı edebiyatın da dönemin sosyo-kültürel ve siyasal koşullarından izler taşıdığı görülmektedir. Bir başka deyişle, temelde 19. yüzyılın siyasal ve kültürel ruhuna koşut ulusçu ve Avrupamerkezci bir gelişim süreci gözlemlenmektedir.

Tutucu bir dönemin yansıması ve ürünü olarak varlık kazanan disiplin, bu özelliğini 20. yüzyılın ikinci yarısına kadar sürdürmüştür. Bu çalışmada çözümlemeli ve geniş kapsamlı olarak irdelemeyi öngördüğümüz merkezci ve tutucu unsurlar özellikle Almanya, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerle sınırlı tutulmuştur. Aynı sınırlama içerik için de geçerlidir, çünkü yapılacak karşılaştırma yine bu uluslar ekseninde edebiyatla ilgili yazar, yapıt ve konuyla sınırlıdır. Diğer belirleyici bir unsur da, karşılaştırmanın ikili ve eş zamanlı özgün metinlerle yapılmasıdır. Bu da, bir yandan ikinci bir Avrupa dilinin öğrenilme zorunluluğunu gündeme getirirken, öte yandan çeviri, çevirmen ve çeviri yapıtının dışlanmasını, hatta aşağılanmasını olası kılar. Bu ekolün temsilcisi konumundaki karşılaştırmacılar çeviri metnini veya yapıtını ikinci sınıf, hatta taklit olarak betimlerken, özgün metnin önemini vurgulamaktan geri kalmazlar. Onlara göre, iyi bir karşılaştırmacı özgün metinleri özgün dillerde okuyup algılayabilen, inceleyebilendir.
Çağların etkin siyasal ve kültürel söylemlerinden bağımsız olarak düşünülmeyen diğer edebiyat ve sanat alanları gibi, karşılaştırmalı edebiyatın söylemi de 20. yüzyılın ikinci yarısının başlarında oluşan sosyo-kültürel, siyasal ve ekonomik koşullardan payına düşeni almıştır. Bir yandan, îkinci Dünya Savaşı sonrası dünyadaki demografik yapının yeniden oluşması ve özellikle bir takım sömürge ulusların bağımsızlık sürecine girmesiyle sömürgeci sonrası bir süreç yaşanması, öte yandan, başta Amerika olmak üzere, birçok Batı ülkesinde demokratikleşme adı altında yurttaşlık, insan, kadın ve seçme-seçilme gibi birtakım temel hak ve özgürlüklerin kazanılması karşılaştırmalı edebiyatı yeni bir oluşum süreci içine sokmuştur.
Günümüzde uzantıları küreselleşme ve liberal demokratikleşme olarak betimlenen bu yeni süreçte, karşılaştırmalı edebiyat daha liberal ve kozmopolit bir yaklaşımla algılanmaya ve uygulanmaya başlamıştır ve bu süreç 1980 ve 1990'larda daha da ivme kazanarak disipline yeni bir kimlik ve anlayış kazandırmıştır. Bu durumda merkezcilik, yerini küresel bir yaklaşıma bıraktığı için alan, içerik, konu, edebiyat, yapıt ve yazar bağlamında geleneksel kalıplaşmış bir seçim, özgün metinlerden okuma ve çalışma gibi önkoşullar artık geçerliliğini yitirmeye başlamıştır. Buna bağlı olarak, çeviri ve çevirmen de eski saygın kimliğini ve işlevini yeniden kazanmış bulunmaktadır. Ayrıca izlenen daha liberal yaklaşımla, önceleri marjinal veya ikincil sayılan edebiyat yazarları ve yapıtları da karşılaştırma kapsamına alınmış ve çalışma alanı yalnızca edebiyat eksenli olmaktan çıkarılarak farklı alanlardan her tür yapıtın karşılaştırılabileceği ilkesi benimsenmiştir. Bu bağlamda, Mme de Stâel gibi gerçekte karşılaştırmalı edebiyata hem kuramsal hem de uygulama alanlarında büyük katkılarda bulunan, fakat yalnızca cinsiyetinden dolayı ikincil veya marjinal olarak nitelendirilen kadın yazarlar ve yapıtları da ön plana çıkmıştır.

Öte yandan eş zamanlı ve ikili karşılaştırma zorunluluğu ortadan kaldırılmış, çok yönlü ve farklı zamanlı yapıtların karşılaştırılması olası kılınmıştır. Bir başka deyişle, kapsamlı biçimde irdelenecek Greene ve Bernheimer raporlarında da vurgulandığı gibi, bu yeni liberal eğilim, karşılaştırmalı edebiyatın sistematik olarak merkezden uzaklaştırılması yönündedir. Merkezden uzaklaşma eğilimi yalnızca konu ve içerikte önemli değişikliklere değil, etnik, kültür ve kadın araştırmalarına yönelmeye de yol açmıştır. Bu yeni yaklaşımın yansıması günümüzde başta Kuzey Amerika, Almanya, Fransa, İngiltere ve Latin Amerika olmak üzere birçok ulusal edebiyatta görülmekte ve önceki dönem edebiyat, yapıt ve yazarlarını da kapsamaktadır. Örneğin Shakespeare, Wyatt ve Sidney gibi şairlerin ırksal bağlamda, şiirlerinde farklı biçimlerde işledikleri 'renk' unsuru, öte yandan insan ırkının ilk ekonomik ve siyasal gelişimini yansıtan 16. yüzyıl lirikleri karşılaştırmalı olarak ele alınabilir.

Kısaca, hızlı bir değişim süreci içinde bulunan karşılaştırmalı edebiyat kimilerine göre dar kapsamlı yapısından sıyrılarak geniş bir alana seslenmeye başlamış, kimilerine göre ise Kültürel Çalışmalar, Çokkültürcülük, Feminist Araştırmalar ve Etnik Çalışmalar gibi farklı alanlara kaymış veya yok olmuştur. Bu konuya bağlı olarak, Emily Apter demokratikleşme ve küreselleşme sürecinde karşılaştırmalı edebiyatın kapsadığı alanın daha da genişletilmesinden yana olduğunu şöyle belirtir: "Karşılaştırmalı edebiyat çokkültürlü gelecek için bir otelden çok, uluslararası bir yuva işlevi kazanırsa, çalışma alanı daha ilgi çekici olur."4

Karşılaştırmacıların veya edebiyat bilimcilerin yeni bir söylem üretirken veya yeni bir karşılaştırma konusu ararken yalnızca edebi kaynaklardan, klasiklerden veya kısaca, geçmişten yararlanmaları artık söz konusu değildir. Çünkü, karşılaştırmalı çalışmalarda elbette metinlerarası bir etkileşim olacaktır, fakat bunun edebiyat alanıyla sınırlandırılması zorunluluğu yoktur. Örneğin bazı karşılaştırmacılar Shakespeare, Homer ve Melville yerine daha popüler olan 'Rep' müziği, halk müziği veya televizyon şovları gibi farklı konulara ilgi duyup, bunları kendilerine araştırma ve karşılaştırma konusu olarak seçebilirler. Fakat popüler şeylerin tercih edilmesi edebi değerlerin göz ardı edilmesi anlamına gelmez; aksine karşılaştırmalı çalışmalarda her ikisinin beceriyle bir araya getirilmesi söz konusudur.
Sonuç olarak şunu vurgulamak gerekir ki; özellikle Anglo-Amerikan kaynaklardan yola çıkılarak yapılacak bu çalışmada çok yönlü bir amaç güdülmüştür. Okuyucu bir yandan, Türkiye'de henüz doğup gelişmeden yok olmaya yüz tutmuş bu yeni çalışma alanının tarihsel gelişimini ve geçirdiği evreleri tanıma olanağı bulurken, diğer yandan da, bu disiplinin, günümüzde postmodern bağlamda eriştiği uluslararasılık konumunu ve algılanış biçimini de görecektir.

(1) Bak. Charles Bernheimer, "The Anxieties of Comparison",
Comparative Literatüre in the Age of Multiculturalism, Charles
Bernheimer (ed.) (Baltimore and London: The Johns Hopkins
University Press, 1995), s.2.
(2) S.S. Prawer, Comparative Literary Studies: An Introduction
(London: Ducksvorth, 1973), s.IX.
(3) Henry H.H. Remak, "The Future of Comparative Literatüre",
Proceedings of the 8th Congress of the International Comparative
Literatüre Association, (2) (Stuttgart: 1980), s.436.
(4) Emily Apter, "Comparative Exile",
Comparative Literatüre in the Age of Multiculturalism, s.95.

*Bu makale yazar Kamil Aydın'ın "Karşılaştırmalı Edebiyat Günümüz Postmodern Bağlamda Algılanışı" adlı kitabının giriş bölümünden alıntılanmıştır.

Devamı...

24 Kasım 2007 Cumartesi

Türkiye'de "Kanon"

Murat Belge*

Edebî "kanon" konusu son zamanlarda dünyada araş­tırılan ve tartışılan bir konu haline geldi. Türkçe'de henüz bir karşılığı yok. Yunanca'dan Arapça'ya oradan da bize "Kanun" olarak geldi ama tabiî "kanon"un anlamı bambaşka. Ortaçağda "Kilise Yasası" olarak kullanıldığı için şimdi de "kutsanmış" çağrışımını taşıyor. Bildiğim kadarıyla şimdiye kadar Türkçe'de "kanon" kelimesi kul­lanıldı. "Millî Edebiyat" (yada, tabiî, "ulusalyazın") varo­lanlar içinde buna en yakın olanı ve zaten bir zamanlar bu adla bir soruşturma yapılmış ve yayımlanmıştı.

Konuyla ilgili yayınlardan bildiğim, Jusdanis'in 1991'de ilk kez yayımlanan, burada da, Tuncay Birkan'ın çevirisiyle, Metis Yayınları'ndan 1998'de Gecikmiş Modern­lik ve Estetik Kültür.- Millî Edebiyatın İcat Ediliri adıyla çıkan kitabı var. Bu kitap şimdiden kanonun bir "klasiği" oldu, denebilir. Yazar Yunanistan'da kanonun nasıl oluştuğu­nu anlatıyor. Bu ülke örneğinde temel dil olmuştur. Seç­kinlerin ülke için en iyi dil olduğuna karar verdikleri kat-haravusa, millî edebiyatın temelini oluşturur. Halkın ko­nuştuğu dimotica ise "kanon"a girmeyi hak edecek kadar soylu değildir. Jusdanis, temel olarak, bu gerilimi ve mü­cadeleyi anlatır.

Bir de Harold Bloom'un kocaman kitabı var: The Making of the Englis Canon. Jusdanis'in "gecikmiş" sıfatı belki bu bağlamda çok şey anlatıyor ve çok şey değiştiri­yor. "Uluslaşma"da gecikme, en hafif deyimle bir "kompleks"e yol açıyor. Dolayısıyla kurulan ulus-devlet gerilimlerle kuruluyor ve kendi gerilimlerini üretiyor. Jus­danis'in Yunanistan örneğinde anlattığı "dilsel uygun­luk" hikâyesi bu gerilimlerin alabileceği sayısız biçimler­den bir tanesi. Her türlüsü olabilir, vardır da.Oysa Bloom, ulus-devletlerin en eskisi olan İngil­tere'de "kanon"un nasıl oluştuğunu tartışıyor. Böyle ül­kelerde böyle sorunlar yok. Bazen uzun vadede, çok za­man vadenin uzununa da gerek kalmaksızın, edebî değer tesbit ediliyor, kabul ediliyor, konması gereken yere ko­nuyor. Neyin iyi ve değerli edebiyat olduğunun, edebiyat dışında belirlenmiş bir ölçütü yok.

Aslında oralarda da, önemsenmesi gerekirken önemsenmeyen, unutulan yazarlar vardır. Ama böylelerin de, en azından, siyasî ölçütlerin çok belirleyici olduğu­nu düşündürecek bir durum yok. Tersine, belki siyasî eği­lim, unutturmakta değil de hatırlatmakta etkili. Örneğin 17. yüzyılın, hayatıyla da ilginç bir kadın yazarı var İngil­tere'de: Aphra Benn. Yirminci yüzyılda, "hatırlandı" de­nemez pek, ama "keşfedildi". Çünkü feminizm vardı ve feministler harıl harıl Aphra Benn gibi kadın yazarlar arı­yorlardı.Böyle yeni bir perspektif dolayısıyla "keşfolunan" bir yazarın zamanında şu ya da bu nedenle "kanon"a alın­madığını iddia etmek her zaman doğru olmayabilir.Üniversiteye başladığım yıl satın aldığım Oxford Companion to English Literatüre hâlâ rafımda duruyor. Be­nimki 1962 baskısı ama ilk baskısı 1932'de yapılmış. Bunu hazırlayan Sir Paul Harvey. Belliki zamanına göre de muha­fazakâr biri. Bram Stoker adında bir yazar veya Dracula adında bir roman bu esere nüfuz edememiş. Buna karşılık Frankenstein var, ama bunu yazan Godwin'in kızı ve Shelley'nin karısı Mary Shelley olmasa (yani Sir Paul Harvey'ye bu kartvizitleri göstermese) onun da burada yer alacağın­dan şüphe ederdim. Tabiî Companion'm ilk baskısından bir yıl önce Boris KarlofPun filmi piyasaya çıkmış ve ortalığı kırıp geçirmişti. Mrs. Shelley'nin akrabalarının yanısıra bunun da bir rolü olmuş olabilir. Ama ona bakılırsa Lugo-si'nin Dracula'sı da 1931'den! Hiç anlaşılmıyor, Sir Paul Har-vey'in neyi niçin yaptığı! (Aphra Benn'i de almamış tabiî)

Gevezelik bir yana, bunlardan ciddi bir "kanon" formülü çıkacağı yok. Her an, hayata yeni bir bakışın etki­siyle geçmişi yeniden araştırıp orada bu yeni bakışa uyan bir şeyi keşfedebiliriz. Ama kimse o keşfettiğimizi unut­turmak için kasıtlı davranmamıştır.İngiltere'de ve ulus-devletini görece sükûnet için­de, kendisiyle barışık olarak kurmuş ülkelerde (aslında bunların sayısı çok kabarık değil) "kanon" yoktur, çünkü "bu kanondur" diyecek bir otorite yoktur.

İngiltere'de bir "poet-laureate" geleneği vardır ve herhalde gelenek olduğu için hâlâ vardır. "Saray şairi" di­ye çevirebiliriz ancak. Varolan şairlerden biri seçilir ve bu onur ona bahşedilir. Saray'ın bir şairi "benimdir" diye se­çebilmesi için, o şairin Saray'ı mahcup edecek hiçbir dize yazmamış olması ve gelecekte de asla yazmayacağına dair güven vermesi gerek. Bu da, "kötü şair olması gerek" an­lamına gelir. Gerçekten iyi bir şair, kendine bu unvan lâ­yık görülse, neye uğradığını şaşırır, herhalde kendini ha­karete uğramış sayardı."Devlet sanatçısı" gibi sıfatların geçer akça oldu­ğu toplumlar başkadır; bizimki gibi toplumlardır bunlar. Devlettir, partidir, dindir, böyle yüce ve yüksek, tam ya da yarı kutsal bir aygıt vardır ortada. Bu aygıt her şeyi her­kesten iyi bildiği için romancının, sinemacının, şarkıcı­nın, bestecinin en iyisini de o bilir. "En iyi"ye verilecek unvan da, olsa olsa, bu unvanı dağıtan kurumun sıfatı olabilir. Onun için "devlet sanatçısı", "parti sanatçısı" vb. olunur.

"Kanon" da böyle toplumlarda önemli sorun hali­ne gelir ve oraya kimin gireceğinin, kimin girmeyeceği­nin gerekçesi, sanatsal/edebî bir gerekçe olmaktan çıkar.Bunları dedikten sonra, "Dolayısıyla edebî kano­nun en haşin biçimde biçimlendiği ülke Türkiye'dir" di­yerek söze devam edilebilirdi. Çünkü Türkiye yukarıda değinilen özelliklerin hepsine fazlasıyla sahip. Gelgelelim, burada öyle kesin, net, hele "haşin" denecek bir "ka­non" da görünmüyor. Acaba yanılıyor muyum?

Benim Türkiye'de bu konuyu ciddi ciddi düşün­meme yol açan olay Safiye Erol oldu. Adını bile bilmedi­ğim bu yazarın bir kitabını tamamen bir rastlantı sonucu okuyunca şaşırıp kaldım. Ben kitabı bir zaman piyasa ro­manlarından biri sanarak okumuştum; oysa karşıma ya­zarlık yeteneği sözgelişi Halide Edip'ten aşağıda olmayan biri çıkmıştı.İlk tepki olarak, Safiye Erol'un oldukça bilinçli bir şekilde "kanon"un dışında tutulduğunu düşündüm. As­lında bunu gene de düşünebiliriz. Ama düşündükçe, Tür­kiye'de neye "kanon" deneceği sorusu kafamda iyice karmaşıklaştı, içinden çıkılmaz bir hale geldi. Bir "kanon" oluşturma çabası yoktur, denilemez herhalde; ama orta­da çok başarılı olmuş bir çaba da yok herhalde.

Safiye Erol gibi, "başarıyla dışlanmış" yetenekle­rin çok az olduğunu sanıyorum. Bizde olduğu kadarıyla "kanon" şu ya da bu nedenle yeteneği dışlamaktan çok, yeteneksizliği içeri almak şeklinde tecelli etmiş olabilir.

Velhasıl, epey karışık bir konu bu. Onun için, bi­raz mekanikleştirme, biraz şematize olma tehlikesi olsa da, şöyle ağırdan, adım adım ilerlemeye, biraz analitik davranmaya çalışalım.

İlkin, bu "kanon" denen nesne varsa dünyada ya da dünyanın bazı yerlerinde, bunu kim yapar? Ya da kimler yapar?

Öncelikle üç "merci" düşünebiliyorum.

Birinci "merci" söz konusu olan alanın, yani top­lumdaki "edebiyat işleri" dairesinin normal "personeli”, yani her çeşitten yazarlar, aydınlar, öğretmenler, gazeteler vb. Aralarında eleştirmen gibi, edebiyat tarihçisi gibi, de­ğerlendirmeyle doğrudan doğruya ilgili olanları var, ama olmayanları da var. Akademik olanları, az ve etkili; olma­yanları, çok ve gene etkili. Bunlar, mezatçı gibi, mücevhe­re fiyat biçen kuyumcu, arsaya fiyat biçen simsar gibi, işin ehli, işin profesyoneli adamlar. Onun için neyin "kanon" olacağına, neyin olmayacağına önce bunlar karar verirler.Bu hakkı onlara teslim ederiz.

İkinci "merci", biz hak teslim etmesek de gelip bunu icabında gaspeden bir öznedir: en genel adıyla "siyaset", biraz daha somutlarsak belki "devlet" denen tüzel kişilik. Biz bu hakkı teslim et­miyoruz ama, tartıştığımız konu "kanon yaratmak" oldu­ğuna göre, oynanan oyun buysa, oyunun karakterlerinden biri de o. O da kendine özgü değerler, tercihler, kaygılarla işin içine karışıyor ve "Ahmet değil, Mehmet olsun" diyor.DİSK'te "i Mayıs afişi yarışması"nda Jüri üyeliği yaptığım zamanlar aklıma geliyor. Biz, "Jüri üyeleri", bi­rinci kategorinin adamlarıydık. Ama Başkanlar gelir gider, hiçbir estetiği olmayan afişleri "bu mesaj benim işime ya­rar" diye seçtirmeye çalışırlardı. Bunlar ikinci grubu temsil ediyordu. Tavsiyelerine kulak asmamaya çalışırdık; ama onlar olmasa zaten yarışma da olamazdı bir bakıma.

Peki, "üçüncü" kim? Bunu söylemek hem kolay hem de zor. Çünkü bu üçüncüsü "halk"tır ya da "top­lum "dur. Ama onun tamamı mıdır, yoksa yalnız okuyan kesimi mi, buna cevap vermek de kolay değil. Ayrıca, be­lirli bir zaman kesitinde verili bir "halk" veya "toplum"dan da söz etmiyoruz. Bir kuşağın adam yerine koymadığı veya hiç tanımadığı birini başka kuşaklar baş tacı edebilir. Bunun tersi de olabilir: bir dönemde birilerinin yere göğe koyamadığı birini sonraki kuşaklar sessizce unutabilir.Halkın da "kanon"a kimin gireceğine karar verme "yetki"si yoktur. Ama etkileri nedeniyle ikinci grubu nasıl yok sayamazsak, başka hiçbir neden olmasa bile sırf kala-balıklığı nedeniyle olsun, bu "üçüncü merci"i de hesaba katmamız gerekiyor. Uzun vadeli, nihaî hakem o, -uzman olmasa da- ve kendisini tanımlayamasak da.

Evet, bu üçünden başka bir merci düşünemiyorum. Sanırım, Bloom'un incelediği sınıfa giren toplumlarda, benim ikinci kategorim yok ya da bu gibi konularda yok denecek kadar marjinal bir rol oynuyor. Ama biz şimdi "kanon" konusunu Türkiye'de incelemeye çalışıyoruz ve Türkiye'de o ikinci kategorinin bulunmadığı bir köşe bu­cak yoktur.Demin, yukarıda, buna rağmen Türkiye'de "devlet yapısı" bir kanon göremediğimi söylemiş ve "acaba yanılı­yor muyum?" diye sormuştum.

En baştan başlayalım; yani, modernleşmenin (do­layısıyla, "modernizm"e ilişkin her şeyin) başlangıcından. Yeni edebiyat denince aklımıza ilkin Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa gibi yazarlar gelecektir. Ders kitabında, "kanon" denebilecek her yerde bunlar var. Peki, bunlar, yaşadıkları günlerde bizim "ikinci merci"i meydana getiren siyasî otoriteyle aralan iyi miydi?

İyi olduğu söylenemez (bazen anlatıldığı kadar kö­tü olmasa da). Abdülaziz Namık Kemal'i sürdü. Abdülha-mid bir daha sürdü ve Namık Kemal sürgünde öldü. Şina­si görevinden alınınca kendini sürgün edip dört yıl Paris'te yaşadı. Dönüp etliye sütlüye karışmadan iki yıl daha yaşa­yıp öldü. İçlerinde en uzlaşmacısı Ziya Paşa bile sürgün va­liliğinde öldü.Demek ki bunlar, otoriteye kendilerini sevdireme-dikleri halde "kanon"a girmişler."Olabilir," diyebilirsiniz, "sonraki çağlar onları hak ettikleri yere getirdi." Yoo, pek de böyle değil. Aydın ve edebiyatçı olarak hep oradaydılar. Abdülhamid'in el­bette daha çok tuttuğu Ahmed Midhat, "birinci merci" de­diğim takım arasında hiçbir zaman Namık Kemal'den da­ha fazla prestij sahibi olmadı.Tevfîk Fikret'e bakalım. Abdülhamid'e de düşman­dı ("Avcı" şiirini yazacak kadar); sonra İttihad ve Terak-ki'ye de düşman oldu ("Han-ı İştiha"yı yazacak kadar). Ay­rıca, muhafazakâr kesim adına Akif onu zangoç ilân et­mişti. Ama kimse, "kanon"da kendine önemli bir yer edinmesini engelleyemedi.

Daha yakın bir zamana ve daha tartışmalı bir konu­ya, Nâzım Hikmet'e, gelelim. Bu durumda siyasî otorite Nâzım Hikmet'in kendisini sittin sene hapiste yatırma ka­rarlılığının üstüne, onu "kanon"dan da kesinlikle silmeyi aklına koymuştu. Bunun gerçekleşmesinin gerekli bir adı­mı olarak, birinci ve üçüncü grupların üzerine de hiç hafi­fe alınmayacak dozda tehlike getirip yığmıştı. Kitabı yayımlanamıyor, sözü edilemiyordu. Buna rağmen, bilen bi­liyordu, Nâzım Hikmet'in Türk edebiyatındaki yerinin çok tepelerde olduğunu.O zamandan bu zamana da, siyasî iktidarla barışık olmamak, "kanon"dan dışlanmaktan çok "kanon"a gir­menin yolu oldu.

Bunlara dayanarak Türkiye'de bir "kanon" varsa bunun oluşmasında siyasî otoritenin payının asgarîde kal­dığını ileri sürüyorum.Bunun nedeni, "siyasî otorite"nin böyle bir şey yapmaya kalkışmaması değildir; çünkü çeşitli dönemlerde otorite bunu yapmaya çalışmıştır - kısmen başarılı olduğu durumlar da vardır. Gelgeldim, ne siyasî otoritenin kendi içinde sürekli bir ideolojik tutarlılık vardır, ne de, daha önemlisi "edebiyat erbabı"nın tamamı, siyasî otoritenin önerdiği değerleri kabul etmiştir. Yukarıda "birinci merci" diye ayırdığım bu grubun görece özerkliği (içinde her za­man muhalif bir çoğunluğu barındırma başarısı) "kanon" konusunda da etkili olmuştur. Çok zaman, birinci ve üçüncü merci (yani "toplum") birlikte saf tutarak siyasî otoritenin hamlelerini boşa çıkarabilmiştir. Sonuçta, bu üç grubun değişken yaklaşma ve uzaklaşmalarıyla, bugün bildiğimiz haliyle bir "kanon" ortaya çıkmıştır ve bunun "meritokratik bir kanon" olmadığı doğrusu iddia edile­mez.

Kanonun tamamı şimdiye kadar bu açıdan incelen­medi. İncelenmesi de çok iyi olur. Ben, bir "ilk girişim" olarak, dolayısıyla bütün söyleyeceklerimi yeniden gözden geçirmeye hazır, ayrıca, değişik dönemlere ilişkin yargıla­rım arasında incelenmediği, araştırılmadığı için büyük boşluklar olduğunun da bilincinde olarak, birtakım öner­melerde bulunayım.

Ondokuzuncu yüzyılda, bir dönem (1860'lardan başlayarak) dil üstüne, dilin ne olması gerektiği üstüne tartışmaların, edebiyat tartışmalarına göre de öncelik ka­zandığı bir dönem olduğunu biliyoruz. Bu tabiî Şemseddin Sami'nin Kamus'una hazırlandığı dönemdir bir yan­dan. Servet-i Fünûn edebiyatı bu tartışmalarla varılmaya çalışılan "sade dil" anlayışının tam tersi yönde gelişecek, bu da, yirminci yüzyıl başında Genç Kalemler ve "Yeni Lisan" akımını getirecektir. Dil, Cumhuriyet sonrasının da önemli sorunudur. Atatürk'ün başlattığı "Öz Türkçe" ha­reketini, gene Atatürk, "Güneş-Dil Teorisi" ile durdurma­ya çalışır. Ama bir kere başlayan Öz Türkçe, Ataç gibi ya­zarların ısrarla devam ettirdiği bir dava olarak kalır. Jusdanis'in Yunan "kanon"una ilişkin anlattıklarına benzet bir şekilde, yazarın kullanmayı seçtiği dil, yazdığının değer­lendirilmesinin de bir ölçütü haline getirilebilir. Ama ne­rede? Okul kitapları, az çok "resmî" nitelik taşıyan antolo­jiler vb. aynı yıllarda tam tersi tutumun hegemonyası al­tındadır. Yani Türkiye'de dil konusu da "kanon "a geçme­nin şaşmaz ölçüsü haline gelmemiştir.

Abdülhamid döneminde veya bunun öncesinde, "kanon" oluşturma kapsamına sokulacak herhangi bir olay aklıma gelmiyor. Ama tabiî yanılıyor olabilirim. Bu açıdan hiç bakmadım.O yıllar için sonradan oluşturulmuş "kanon" örne­ği olarak ise, hemen, Tanpınar'ın Ondolaızuncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi'ni düşünüyorum. Ama bu kitap zaten ben­zeri olmayan, birinci sınıf bir edebiyat tarihi. İçinde sanat ve estetik dışından gelip de edebî değerlendirmenin yolu­nu şaşırtan, gidişini bozan hiçbir şey yok. Bir edebiyat ta­rihi için sanırım en önemli erdem, ele alınan çeşitli tem­silcilerinin sanatsal değerlerinin kendi aralarındaki oran­laması bana bir hayli kusursuz görünür. Dolayısıyla, "ka­non'^, edebiyat dışı ölçütlerin belirlediği bir "kademelendirme" olarak görüyorsak, Tanpınar'ın kitabı bunun tam karşıtı olarak tanımlanmalıdır.

"Kanon" fikrine uygun bir edebiyat fikri de, bu yol­da atılmış ilk somut adımlar da, bence, İttihad ve Terakki ile başlıyor. Osmanlı tarihinde ideoloji denilebilir türden düşünce akımları bu dönemde, bu insanlarla başlamıştır (genel anlamıyla değil de, "Milliyetçi İdeoloji" vb. özgül biçimleriyle). İlk önemli organ da Selanik'te yayımlanan Ali Canip, Ziya Gökalp ve Ömer Seyfeddin'in başlıca ya­zarları olduğu Genç Kalemler dergisidir. 1911'de Selanik'te bu dergi yayına başlarken İstanbul'da da Türk Yurdu Ce­miyeti kurulmuş ve aynı adla dergisini çıkarmıştır. Türk Yurdu daha da uzun dönemlidir; ilk dönemi 1918'de sona erer (Genç Kalemler 1912'de kapanır). 1912'de Türk Ocağı açılır.

Çıkan bu dergilerin "siyasî otorite" haline gelen İt­tihad ve Terakki ile her türlü ve her düzeyde ilişkisi vardır. Dönemin ideolojisine damga vuran edebî ürünler ve tar­tışmalar öncelikle bu yayınların sayfalarında yer alır. Gö­kalp ve Ömer Seyfeddin'in "Yeni Lisan" üstüne yazıları, Gökalp'in "Turan" şiiri, Ömer Seyfeddin'in "Bomba" hi­kâyesi, genç Türk milliyetçiliğinin yol gösteren metinleri buradadır. Bir araştırmacı, herhangi bir yadırgama duygu­suna yer vermeden, şu olguyu kaydediyor: "Ali Canip, İttihat ve Terakki Cemiyeti Merkez-i Umumîliği tarafından, 12 Mart 1327 (25 Mart 1911) tarihli kararname ile 'Genç Kalemler' mecmuası Sermuharrirliğine getirildi" (Rıza Filizok, Ali Canib'in Hayatı ve Eserleri Üzerine Bir Araştırma, İz­mir, 1993). Yani yayın organlarıyla siyasî otorite tamamen içice geçmiştir. Zaten başlı başına Ziya Gökalp'in varlığı da bu içiçeliğin kanındır.Bu hareketleri ve dergileri oluşturanların edebiyat­tan bekledikleri öncelikle -ve belki de sadece- millî ve mil­liyetçi olmasıdır. Bunun estetik bakımdan da yeterli oldu­ğuna inanılır. Bu şiirler, bu hikâyeler, Türle edebiyatının nasıl bir edebiyat olması gerektiğini göstermektedir. Bu anlamda, istenen "kanon"un nasıl bir şey olduğunu da ta­nımlamaktadır.

Bu akımlar başlar başlamaz, Osmanlı devleti sa­vaşlarla karşılaşır. Dolayısıyla bu "kültür ve edebiyat" tar­tışmaları kaçınılmaz bir şekilde askerîleşen bir ortamda yapılmaya başlanır.Dünya Savaşı yıllarında yayına giren askerî dergi Harb Mecmuası bu havayı iyi yansıtır. Çok fotoğraf kullanı­lan bu dergide, her sayıda, "mübarek şehitlerimiz"in de vesikalık fotoğrafları yayımlanır. Bunun dışında savaş ha­berleri, milliyetçi ve militarist edebiyat örnekleri, özellikle "hamasî" denebilecek şiirler vardır. Yani, dergi baştan sonra hamasettir. Buna verdikleri edebî ürünler için ede­biyatçılara dolgun telif ücreti ödendiği bilinir. Dolayısıyla bu dergi de bir "millî edebiyat kanonu" yaratma yolunda kaydedilmesi gereken bir kaynak olmuştur.Bu çabaların sonucunda milliyetçi bir edebiyat ve bir milliyetçi yazarlar kadrosu oluşmuştur. Oluştuğu ölçü­de, bu çabaların ("siyasi otorite" tercihlerinin) bir "ka­non" meydana getirmeyi başardığını söyleyemez miyiz?

Bir süre için bunu başardığını söyleyebiliriz. Hattâ belki daha ötesini de söylememiz gerekir: İttihad ve Terakki'nin kendi ömrüyle sınırlı olmayan, çok yakın za­manlara kadar (ya da belki bugün bile) devam eden bir "milliyetçi edebiyat tarzı" yaratmış olduğu doğrudur. Ama o günün "kanon"unu meydana getiren yazarlara uzun vadede baktığımızda, ortada "kanon" filan kalmıyor. Bugün adını hatırladıklarımız Mehmed Emin Yurdakul, Faik Âli, Aka Gündüz, Celâl Sahir, Hüseyin Siret, Kâzım Nami gibi yazarlar. Ötekilerin adını da hatırlamıyoruz.

Gerçi Mehmed Emin'i "şiir yazmış" biri olarak ha­tırlıyor olmamız bile, edebiyata edebiyat-dışının müdaha­lesinin bir örneği olarak değerlendirilebilir; ama Türkiye kadar milliyetçiliğin kesin ve rakipsiz hegemonyası altın­da yaşamış bir toplumun edebiyat tarihinde Mehmed Emin gibi birinin yeri olmaması daha anormal olurdu. Ay­rıca, "yeri" olmak, sanatçı olarak "varlığı" olmakla eşan­lamlı değildir."Uzun-vade" deyince nihaî değerlendirmede top­lumun koyduğu ağırlık artıyor. Bu durumda da olan bu. Ancak, "birinci merci" içinde de çoğunluk bir zamanların bu "edebiyat'ını bir an önce unutmaktan yana olmuştur.Cumhuriyet, İttihad ve Terakki'nin dağdağalı ve se­rüvenci gidişine oranla çok daha istikrarlı, kurumlaşan bir yapı yarattı. Bu yapıda bir "kanon"un biçimlenmesi de belki daha kolay başarılabilir bir iş olarak görünüyordu. Ama gene de böyle bir gelişme pek fâzla göze çarpmıyor.

Şiirdeki iki "Kemallere” bakalım. Behçet Kemal ye­ni rejimin bülbülü rolünü iyice benimsemiştir. Bütün duy­gularıyla Osmanlı'ya bağlılığı süren Yahya Kemal ise reji­min seveceği edebiyatçı tipi değildir. Yayın kanalları, her türlü "resmî" imkân, Behçet Kemal için seferberdir. Gene de, üstelik kendileri de rejime yakın ve bağlı edebiyat erba­bı arasında, Yakup Kadri, Hasan Âli, Falih Rıflcı, Ruşen Eşref vb. arasında, bu iki Kemal'den hangisinin daha iyi şair olduğu gibi bir konu bile yoktur.

Nâzım Hikmet de bu tek-parti döneminin "siyasî" sorunu haline gelmiştir. Bir "baş belâsı" olarak görülür ve sonunda çok ağır bir cezayla hapse de atılır. Ama bu dö­nemde "edebî değer"i tartışma konusu değildir. Herkes, bu büyük yeteneğin komünizm gibi zararlı bir illete sapla­nıp kendini heba etmesinden ötürü üzülmektedir.

"Kanon"un erken aşamalarında kimlerin yer alaca­ğı da bu zamana kadar belli olmuştur. Namık Kemal kuşa­ğı, Abdülhak Hamid ve Recaizade kuşağı, Fikret ve Akif, bundan böyle oturacakları koltuklara oturtulmuştur. Hep­sinin "şair", "sanatçı" olarak değerinin abartıldığı söyle­nebilir; ama bu bir "siyasî görüş"ü onlar benimsediği ve görüş onları benimsediği için böyledir. Sonuçta, o evrelerde yazmış herkese baktığımızda, evet, herhangi bir "dış" müdahale olmadan, o günlerden bugünlere taşınacak ro­mancılar bunlardır. Üstelik "hümanist" Fikret ile "İslam­cı" Akif ve "milliyetçi" Ömer Seyfeddin'le "kozmopolit" Halid Ziya veya hayli "dekadan" Mehmed Rauf hep birlik­te eşikten içeri buyur edilmiştir.Tek-parti döneminin çoğu gene "Millî Edebiyat"la devam edecek, şiirde gene "Hececilik" rağbet görecektir. Ama bunlar da "tek-tip" bir edebiyat oluşmasına yol aç­madığı gibi, akımlar dışında kalan edebiyatçılar saygı gör­meye devam eder. Örneğin Dıranas ya da Asaf Halet. Ama Ercümend Behzad'ın herkese fazla geldiğini de unutma­malı.

Atatürk'ün ölümünden sonra İnönü, Milli Mücadele'ye birlikte başlamış kuşağın süreç içinde tasfiye olun­muş üyelerine barış ilân edip onları geri çağırdı. Bir yan­dan Adıvar'lar ve Rauf Orbay'ın geri gelmesi, Memduh Şevket'in "zoraki diplomatlığının bitmesi, Karabekir'in Meclis Başkanı seçilmesi bu yeni ortamın olaylarıdır.Bu yıllarda CHP'nin bir roman yarışması açması da "kanon"a müdahale sayılabilir mi? Pek sanmıyorum. 1942'deki bu yarışmada Sinddi Bakkal birinci, Yaban ikinci, Ayaşh ile Kiracıları da üçüncü seçilmişlerdi. Yarışma 1937'de yapılsa sonuçların böyle olması mümkün olur muydu? Hayır. Ama bu da "kanon"a müdahaleden çok de­ğindiğim "barışma"nın parçasıydı. Zaten topu topu bir kere böyle bir ödül verildi.

Kırklar tabiî şiirde Garip'in tartışılmaz üstünlüğü­nü getirdi. Düzyazıda Sait Faik'le birlikte bence Türk ede­biyatı "demokratik devrim"ini yapmış oldu ama bu yazıda bu konulara hiç girmeyelim. "Kanon" açısından bakıldı­ğında, o zamana kadar olagelmiş "kanon"lar da tahribata uğramaktaydı bu yeni adamların edebiyata getirdiği anla­yışla. Gerçekten de, biraz da yokluktan orada durabilen birçok yazar, kırklar ve ellilerde yavaş yavaş iyice unutul­maya başlandı.Bu da "siyasî otorite"nin tercihi değildi. Öte yan­dan, "edebiyat adamları" çevresinde de ilginç sonuçlar ve­recek gelişmeler yaşanıyordu. Özellikle ellilerde, Demok­rat Parti iktidarında, Eğitim Bakanlığı gibi "kanon"a daha doğrudan müdahale edebilecek kurumlarda, "tek-parti" tipolojisine de uymayan, daha geleneksel sağcı kadrolar doluşmuştu. Ders kitaplarında yeni edebiyatın her türlü­süne karşı bir "reddiye" politikası uygulanıyordu. Divan edebiyatı, "klasik" olduğu iddiasıyla, "tek-parti" döneminde pek uygun görülmeyecek bir prestij edindi. Siyasî otorite de edebiyat "müfredaf'ının böyle biçimlenmesini destekledi.Ama bunların uzun-vadeli sonucu, "edebiyat erba­bı" arasında muhafazakâr çizgiyi benimsemiş olanların resmî çevre dışında hiçbir etki, inandırıcılık ve saygıdeğerliğinin kalmaması oldu.

Dolayısıyla onların önerdiği herhangi bir "kanon" adayı, "halk jürisi"nin onayını kaza­namadı.Sonuç olarak, toplumun üzerinde iyi kötü anlaşıl­mış tek bir "kanon"u olmadı. Altmış sonrası dünya görüş­leri, ideolojiler çeşitlenirken, her çevre kendi "kanon"unu oluşturmaya başladı. Siyasî bağıtlılığın derecesine ve aynı zamanda kültürel tüketim alışkanlıklarına göre, kendi cephesinden olmayan kimseyi okumayan ve okusa da ön­yargı gereği hoşlanmamaya kararlı olanların sayısının bir hayli yüksek olduğunu tahmin ediyorum.Ancak, tamamen edebiyat-dışı ölçütlere göre belir­lenen bu siyasî "kanon"lara rağmen, edebiyatla edebiyat olarak ilgili insanların gene yalnız edebî zevk anlayışlarıy­la oluşturdukları bir "karma" yazarlar kadrosu olduğunu düşünüyorum. Solcu bir okur, çok bayılmasa da, Peyami Safa, Necip Fazıl, Sezai Karakoç veya Tarık Buğra gibi ya­zarların edebiyat içinde yerleri olduğunu tartışmaz. İsmet Özel İslamcı olduktan sonra da onu en çok "takdir"le oku­yanlar, soldaki eski okurlarıydı. Aynı okurlar, solun daha radikal kulvarlarında bağıtlı bir şeyler yazanlardan muhte­melen büsbütün habersizdirler.

Dolayısıyla Türkiye'de, bu terimler yakın zamana kadar kullanılmış olmasa da, "kanon" oluşturmaya çalı­şanlar ve neyin "kanon"da yer alması gerektiğine dair çe­şitli tartışmalar olmuştur. Ancak, sanırım son analizde tartışan tarafların çoğulluğu nedeniyle genel kabul gören bir "kanon" ortaya çıkmamış, böyle bir "hegemonya" olamamıştır. Bu koşullarda, olduğu kadarıyla varlığından söz edebileceğimiz "kanon"da, her şeyden çok, edebî değerlendirmenin ölçütleri rol oynamıştır.

*Prof. Dr. Murat belge, İstanbul Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü Program Kordinatötrü .Kaynak: Kitaplık


Devamı...

23 Kasım 2007 Cuma

Edebiyat Kanonları

Jale Parla*


Cervantes'in Don Kişot’unda edebi kanona karşı çıkan gene bir Kanon'dur. Toledo Kanonu (Kanon, Kili­se'nin kurallarına göre yaşamayı seçmiş din adamı anla­mına gelir) Don Kişot'la yaptığı edebiyat sohbetinde şö­valye romanlarını değerlendirirken, artık anlatı biçimleri­nin harmanlanması gününün geldiğini söyler ve belki de epiklerin bile nesirleşmesi gerektiğine işaret eder.1 Oysa o zaman epik anlatısını şiirden ayrı düşünmek olanaksız­dı. Nesir epikle ne kastedildiğini ise bize İngiliz romancısı Henry Fielding onsekizinci yüzyılda romanın kendisin­de, Georg Lukacs ise yirminci yüzyılda romanın kuramın­da anlatırlar: Fielding'e göre nesir epifc hiciv ve ironiye yas­lanarak günün gerçekliğini komik anlatılarda yakala­maktır; Lukacs'a göre, nesir epik romandır ve kaybolmuş bir bütünlüğün dramatik ve ironik ifadesidir.2

Bir Kanon'un kanon eleştirisi yaptığı Don Kişot'a gönderme yaparak, kanon sözcüğünün barındırdığı pa­radoksa işaret etmek istedim. Oxford'un yayımladığı İn­gilizce etimolojik sözlüğe göre kanon sözcüğü Kilise'nin çıkardığı kural, kanun ve yönetmelikler anlamına gelir. Bunlar Papa'nın ve Vatikan Meclisleri'nin çıkardığı ka­nunlardır. İngiltere'de ise kanon, 1603 yılından itibaren, Birinci James'in altına mührünü koyarak ilan ettiği İngi­liz Kilisesi kurallarıdır. Burada ilginç bir şey var: Bir kez, İngiliz Kilisesi Katolik Kilisesi'nden ayrılarak kurumlaş­mış, ayrıca Birinci James, İncil'in İngilizce’ye ilk çevirisini yaptırarak Katolik Kilisesi'nin Kutsal Metinler üzerinde kurduğu otoritenin sarsılmasında önemli bir rol oyna­mıştır. Aynı Toledo Kanonu'nun edebi kanonu eleştirme­si gibi, Kral James de, bu girişimiyle, dini kanonu değiş­tirmiştir. Bu yüzden kanon, içinde hem statükoyu, hem de statükoya karşı direnci barındıran bir kavramdır.

Kanon sözcüğünün gelenek ve statükoyla ilişkisi temelde din kaynaklıdır. Ama onaltıncı yüzyıldan itiba­ren seküler kullanımları da başlar. Ferman, kural, ka­nun, temel ilke, aforizma, bir konunun sistematik ve bi­limsel sunuluşuna ilişkin prosedür, konunun otoriteleri­nin belirlediği kıstas ve kriterlere ilişkin yargılar anlamı­na gelen kanon sözcüğü, bir yandan da dine ilişkin kullanımını sürdürmüş ve Kilise'nin özgün kabul ettiği İncil metinleriyle, gene Kilise'nin Azizler arasına kabul ettiği yeni isimlerin eklenmesiyle oluşan kutsal metin ve kişi­lerin listesi olmuştur. Bugün edebi kanon derken kas­tettiğimiz anlam da buradan türemiş olmalı: Herhangi bir otoritenin ya da otoritelerin, kutsadığı iyi yazarlar lis­tesi ve buna eklenecek isimlere verilen izin ya da onay. Müzikte kanon bir melodinin tümüyle, hiç değiştirilme­den, yalnızca farklı zaman aralıklarıyla, ama aynı anda icrası demektir. Böyle olunca sözcüğün barındırdığı müphemlik gene karşımıza çıkar: kanon, müzikte oldu­ğu gibi aynının tekrarı mıdır, yoksa dini kanonlarda ol­duğu gibi benzerlerin bulunup eski listelerin genişletil­mesi midir, yoksa Toledo Kanonu'nun önerdiği gibi, es­ki anlatıların yeniden ve çağın gereklerine uygun olarak harmanlanması mıdır? Hangisi olursa olsun, sözcük, muhafazakârlık ve değişim arasındaki gerilimle yüklü­dür.

Bu gerilimden yararlanarak kanonları zorlamak çoğu kez kanonların temsilcilerinden gelmiştir. Başka bir Kanon, vaazlarıyla ünlü din adamı ve şair John Donne, "Kanonizasyon" adlı şiirinde zındıkça bir iş yapar: Söz­cüğün dini anlamını tersyüz ederek tümüyle cinsel bir coşkuya mal eder. "Allah rızası için, kapa çeneni de sevi­şeyim" diye toplumun saygın ya da saygınlık taslayan ki­şilerine seslenerek başlayan bu şiirinde John Donne, se­vişmenin kime zararı olduğunu sorar. Askerler savaşta, avukatlar mahkemelerde kavga ederken, o yalnızca seviş­mek istemektedir. Ve sevgilisiyle sevişmelerini çok ola­ğandışı bir eğretilemeyle kanonize eder, yani, kutsallaştı rır: "İsterseniz onu ve beni birer sinek olarak görün, "der. Ya da, bir kartal ve güvercin, o da olmazsa öldükçe külle­rinden doğan zümrüdüanka kuşu (Onyedinci yüzyıl İngilizcesinde ölmek aynı zamanda sevişmek de demektir, çünkü o zamanlar her sevişmenin insan ömrünü bir gün tükettiğine inanılırmış). Ve "her sevişme bir tükenişse, biz de böyle aşkla tükeniriz. Ve eğer azizlerle birlikte gömülemezsek, şiir ve şarkıların dizeleriyle yapılmış oda­larda kanonize oluruz. "3 Tensel aşka yapılan bu övgü, kanonizasyon eğretilemesiyle sunulunca, kanon kavramı­nın ne kışkırtıcı bir kavram olabileceğini gösterir.

Kışkırtıcıdır, çünkü her yazar ve şair, hem kanona dahil edilmek, hem de onu değiştirmek ister. Böylece edebi gelenekler oluşur ve değişir. Bu dinamiği Rus Biçimcileri kıyıda kalmış yazar, metin, ve edebi tekniklerin merkeze çekilmesi, Harold Bloom gibi Freud'cu eleştir­menler ise babanın, yani bir önceki önemli yazarın etki­sinden kaynaklanan bir endişeyle, yeni modeller arama ve bu amaçla kanon dışı kalmış yazarları öne çıkarma ar­zusuyla açıklarlar.4 Her iki açıklama da, kanon kavramın­daki gelenek değişim diyalektiğini teslim eder.

Gene de, kanonların en kayda değer kuruluşu eleştirmenler değil, bizzat edebiyatçılar tarafından yapı­lanıdır. Örneğin, edebi kanonu değiştiren Cervantes'in bu girişiminin ardında koskoca bir kültür, siyaset, episte­moloji dönüşümü yatar; Goethe'nin Faust söylencesini temel alarak yarattığı ama ilk kez cehenneme değil de cen­nete gönderdiği Faust'u, Aydınlanma'nın edebiyata nüfu­zunu gösterir; Zhdanov'un dayattığı kanonun yıkılışı, bir edebiyatçının sayesinde olur: Bulgakov'un Usta ve Margarita'sı Rus klasikleri arasında yerini alır, çünkü Usta ve Margarita'da Bulgakov Dostoevsky'nin sorduğu sorulan bir kez daha, ama çok farklı bir kültürel iklimde sorar. Shakespeare'in tüm yapıtları bir yönüyle kanon kırıcı, di­ğer yönüyle kanon yapıcıdır. Gene bir Kanon (din adamı) olan Rabelais Gargantua ve Pantagnıel'le öyle sıradışı bir ya­pıt koymuştur ki ortaya, bu yapıt sonradan Bakhtin'in ro­man kuramına temel teşkil edecektir.5 Ve edebiyatta bu tür örnekler saymakla bitmez.

Edebi kanonlar böyle karmaşık süreçler sonucu oluşmuş, herkesin üzerinde anlaştığı, ama gene de mü­nazara ve münakaşaya açık geleneklerdir. Kanonun bu­nun dışında dar anlamlı bir kullanılışı da vardır ki, tü­müyle siyasi ya da doktrinerdir. Ne var ki, kaba siyasi mü­dahaleyle oluşturulmaya çalışılan kanonların zaten uzun bir ömrü de olmaz; Zhdanov'un oluşturmaya çalıştığı Sovyet gerçekçiliği kanonu, Mao'nun kültür devrimi al­tında oluşturmaya çalıştığı kanon, Hitler'in sanat ve ede­biyat üzerinde kurduğu baskıyla oluşturmaya kalktığı ka­nonlar gibi. Bu tür kanonlarda siyasi ve doktriner baskı çok açık olduğu için, kanonizasyon süreçleri ve kanonu oluşturan yapıtların nasıl seçildiği, yaklaşımlarını nesnel kıstaslarla belirlemeyi amaç edinmiş edebiyat tarihçileri için fazla sorun oluşturmazlar ya da oluşturmamalıdırlar. Ama edebi kanonların oluşmasında ve değişmesinde bir­takım başka etkenler vardır ki (ideolojik ve epistemolojik olarak oluşan kültürel iklim, dönem ruhu, dünya görüşü, kültürel ve siyasi ortam, egemen estetik ideoloji gibi) bunlar edebiyatçıdan hem iyi bir edebiyat tarihçisi hem de iyi bir eleştirmen olmasını ve bu iki işlevi birlikte yürüt­mesini talep eder. Çünkü, dönemselliğin karmaşık etkisi altında gelişen kanonlarda, hem yazarların yenilik arayı­şı, hem eleştirmenlerin ölçüt koyma çabalan, hem okur tepkisini hesaba katan yazar okur diyalogu, hem dev­let/ya da cemaat sansürü, hem popüler kültür, hem seç kinci arayışlar bir yumak halinde bulunur.

Edebiyat çalışmaları bir bilim olabilecekse eğer, edebiyatla uğraşan kişiyi en çok uğraştıran, ya da uğraş­tırması gereken, bu yumaklardır. Dahası, bu tür çok yön­lü bir dönemselliğin nüfuzuyla oluşan kanonlar, kültürel münazara ve münakaşalara en açık olanlar, bu yüzden de,
kanon fikrindeki kışkırtıcılığı en fazla barındıranlardır. Alt kültür, ikincil edebiyat gibi kültlerin kanonları bu sü­reçlerde, ana kanonlara açtıkları savaşla belirlenir. Edebi­yat ve sanatta avangardı da aynı dinamiğin bir parçası ola­rak görmek gerekir; çünkü avangard nasılsa bir süre son­ra arka saflara gerilemeye ve kanonda artçı bir noktada durmaya mahkûmdur.

Edebi otorite avangardı daima kuşkuyla karşıla­mış, daima da yenilgiye uğramıştır. İngiltere'de onsekizinci yüzyıl edebiyat otoritelerine göre Tristram Shandy kı­sa zamanda unutulmaya mahkûm bir romandı. Ondokuzuncu yüzyılda Thackeray, Dickens'a üstün tutulurdu, çünkü daha akademik bir dille yazıyordu; Amerikalı eleş­tirmenler dili özensiz diye Theodor Dreiser'i kanon dışı bırakmak istediler (asıl neden Dreiser'in komünist olma­sıydı) ama başaramadılar; Lukacs Mann'ı kanonlaştırmak, ama Kafka'yı silmek istedi, yapamadı. Türkiye'de edebiyat otoriteleri romanda bir dönem Namık Kemal'i öne çıkardıktan sonra şimdi Ahmet Mithat'ın kanonizasyonuyla meşguller.

Edebiyat tarihçisi ve eleştirmeni edebiyata ne denli kanoncu yargılan unutarak yaklaşmaya çalışırsa çalışsın, onun değerlendirmelerini de ulaşabildiği yapıtlar belirle­yecektir elbette. Burada Türkiye'nin edebi geleneği bir­çok kamburla yüklüdür. Kanonları yalnızca yazar eser odaklı antolojilerden biliriz; bu eserler de resmi eğitim sürecinde asla tümüyle okunmaz, okunmadığı için de ön­cü ve artçılarıyla karşılaştırılamaz. Osmanlıca ve eski ya­zı, modern edebiyat metinlerine bile özel eğitim almamış birinin ulaşmasını olanaksız kılar; transkripsiyonlar ise yetersizdir. Yavaş yavaş bu dar kanonlar kırılmaktaysa da, daha alınacak çok yol vardır ve alınmalıdır da. Çünkü ka­nonları dar olan kültürlerin kafaları da, bilimsel yöntem ve yetenekleri de dar olur.

Ne var ki, şimdilerde edebiyat çevreleri başka bir kanon sorunsalıyla karşı karşıyalar; ya da kendilerini, dönemin dayattığı böyle bir sorunsalın ortasında buldu­lar. Küreselleşme ve küreselleşme aygıtlarıyla birlikte or­taya atılan bir sorunsaldır bu: Bir dünya kanonu nasıl olu­şacaktır? Bu kanonu oluştururken kullanılacak kıstaslar arasında herhangi bir merkez referans noktası oluştura­cak mıdır? Şimdiye dek dünya kanonlarını oluştururken kullanılan ve Batı hümanizmasının temel ilkeleriyle belir­lenen evrensellik kıstası hâlâ geçerli midir? Kısacası dün­ya edebiyatı, Goethe'nin Weltliteratür tanımından sonra yeni bir coğrafya ve teknolojik dolaşım olanağı kazandığı için, kanonizasyon kıstasları da yeniden münakaşa ve münazaraya açılmış bulunmaktadır. Post kolonyal eleşti­ri dediğimiz eleştiri ekolünün başlıca uğraş alanı bu yeni kanonizasyonu etkilemektir.

Edebiyatçılar bir yandan bu küreselleşme kanon­larını izlerken, bir yandan da giderek genişleyen disiplinerarası yaklaşım onları her zamankinden daha zorlu bir işe koşuyor. Kanonları irdelerken başvurulacak kategori­ler artık eskisinden çok daha fazla: Göstergebilim, ide­oloji, epistemoloji, cinsiyetçilik, kimlik kuramları, özne nesne konumları, kültürel kurumlar, eğitim politikaları, okur kompozisyonu, edebiyatın diğer sanatlarla, özellik­le de sinemayla ilişkisi, bunlardan bazıları. Küçülen dün­yada kolaylıkla kurulan entelektüel şebekeler ve bu şebe­kelerde moda olan yargılar da bütün bunların cabası. Edebiyat tarihçisi ve eleştirmeni kanonlara yaklaşımında belki hiçbir zaman bugünkü kadar olanağa sahip olmadı, ama hiçbir zaman da kendisini böylesine şaşırtacak bir kültür tüketimi ağının içinde bulmadı.

NOTLAR:

1—Miguel de Cervantes Saavedra, La Mancha'lı Yaratıcı /4silzade Don Qu yote, çev. Roza Hakmen, istanbul, 1996, s. 408.

2—Henry Fielding, Joseph Andreıvs, NeıvYork, 1950, s. 32. Georg Lu­kacs, Roman Kuramı, çev. Cem Soydemir, istanbul, 2002, s. 64 76. 3— John Donne, "Canonization," Norton Anthology of Englhh Literatüre, yay. haz., M.H. Abrams ve Diğerleri, Cilt 1,1968, s. 886. 4—ViktorShkfovsky, Theory of Prose. Çev. Ben/amin Sher. 1991. Ve Ha rold Bloom, TheAnxiety oflnfîuence, 1973.

5—François Rabelais, Gargantua et Pantoaruel, Paris, 1962. Mikail Bakh tin, Rabe/ais and His World


Prof. Dr. Jale Parla: İstanbul Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü öğretim üyesi.

Kaynak: KİTAP-LIK Ocak 2004

Devamı...

22 Kasım 2007 Perşembe

Türk ve Alman Masallarından Örnek Metinlerde Şiddet Konusunun Analitik Olarak Karşılaştırılması

Öğr.Gör. Fesun AKDOĞAN

Bu çalışmada, Türk ve Alman masallarından örnek metinlerde şiddet konusunun analitik olarak karşılaştırılmasına geçmeden önce kısaca şiddetin tanımı irdelenmeye çalışılacaktır. Şiddet sözcüğü, birçok insan için farklı anlama gelmekte ve insanların bakış açılarına göre şiddetin tanımı da farklı algılanabilmektedir. Bazılarına göre itmek, umursamamak ve rahatsız etmek şiddet unsuru olarak görülürken, bazılarına göre ise vurmak ve öldürmek fiilleri şiddet sözcüğü ile aynı anlamda kullanılmaktadır. Şiddet kişilere göre farklı algılansa da, kendini her alanda hissettirmekte ve insanoğlunun uğraşmak zorunda kaldığı en büyük tehlike olarak nitelendirilmektedir.

Bostancı'mn da vurguladığı gibi;

Ancak yine de şiddet konusundaki kafa karışıklığının temelinde kavram olarak şiddetin belirsizliği vardır ve şiddet kendisine ilişkin dilin gün geçtikçe çoğalan yeni katkılarıyla -aile içi şiddet, şiddetle tepki göstermek, şiddetle sarsılmak, ölçüsüz kişiyi tanımlamada "şiddetli" sıfatının kullanılması gibi- iyice belirsiz hale gelmektedir. (BOSTANCI, 1999, S. 10)

Şiddetin nedenlerine değinmeden önce, şiddet sözcüğünün anlamını açıklamak yerinde olacaktır. Şiddet; bir kişinin başka bir kişiye (daha güçsüz olan bir kişiye) isteği dışında uyguladığı fiziksel ve ruhsal harekettir. John Keane "Şiddetin Uzun Yüzyılı" adlı eserinde şiddeti, anlamının ateşli tartışmalara sebep olan, kapsamı ve anlamı zamana ve mekana göre değişen bir terim olarak görmekte ve bu konudaki düşüncelerini şu şekilde devam etmektedir;

Şiddet, bir grubun ve/ya bireylerin başkalarının bedenlerine yönelttiği şok, çürük, çizik, şişme ya da baş ağrısından kırılmış kemiklere, kalp krizlerine, kol ve bacakların yitirilmesine, hatta ölüme dek uzanan bir dizi sonucun ortaya çıkmasına neden olabilecek nitelikteki, istenmeyen fiziksel müdahaleler olarak ele alınır [...] (KEANE, 1998, s.68)

Yukarıda sözü edilen davranış biçimi, ister sözlü isterse de fiziksel olsun, her iki durumda da şiddet sözcüğünü tanımlamaktadır. Şiddet olayı yaşamın her alanında kendini göstermekte olup insanca yaşamayı engellemektedir. Kocadoru 1. Ulusal Çocuk Kitapları Sempozyumu'nda bu konudaki düşüncelerini aşağıdaki gibi belirtmiştir;

[...] Şu anda henüz çocuk yaşta olup da 2000'li yıllarda bu topluma yön verecek olan evlatlarımız için şu anda mevcut olan yazılı - basılı malzemenin onları bu yeni döneme sağlıklı bir şekilde hazırladığını söylemek ne yazık ki mümkün değildir. Şiddetin her gün Meclisten gazetelere, filmlerden kitaplara, futbol sahalarından okul sıralarına oradan da aileye kadar sıçradığı bir toplumun sağlıklı yetişmediğinin en büyük göstergesidir. (Bkz. SEVER, 2000, s.480)

Yukarıdaki cümlelerden de anlayacağımız gibi, şiddet sözcüğü her alanda ve insanların bulunduğu her ortamda kendini göstermektedir. Bu yüzden şiddet günümüzde adeta kimliğimizin bir parçası olmuştur. (BALCIOĞLU, 2001, s.7) İnsanoğlu doğumundan ölümüne kadar şiddetle iç içedir. Balcıoğlu, şiddetin bulunduğu ve çocukların maruz kaldıkları ortamlara, "Toplum ve Şiddet" adlı çalışmasında kısaca şu şekilde değinmiştir;

[...] Genelde dayak ve kaba kuvvetle büyümekte, anne ve babasının birbirine uyguladığı sert muameleye tanık olmaktadır. İş bununla da kalmamaktadır. Çocukların televizyonda heyecanla seyrettikleri çizgi filmler, okudukları çizgi romanlar hep şiddet ağırlıklıdır. Ya son zamanlarda yaygınlaşan bilgisayar oyunlarına ne demeli? [...] (BALCIOĞLU, 2001, s.7)

Haberler, filmler, gazeteler, dergiler vb. yazılı ve görsel kitle iletişim araçları, her gün dünyanın dört bir yanında yaşanan şiddet olaylarını haber olarak özel yaşamımıza sokmaktadır. Bunun yanı sıra şiddet içeren bilgisayar oyunları, diziler ve çizgi filmler de, her ne kadar istemesek de, yaşamımızda önemli bir bölümünde yer almaktadır. Şiddet faktörünü hayatımızdan tamamen çıkartabilmek için, öncelikle şiddetin kaynağına inmek gerekir. Çözüm yolları da doğal olarak bu kaynağa paralel olarak belirlenmesi zorunludur. Her ne kadar şiddetin sebepleri ortada olsa da, şiddeti yenmek düşünüldüğü kadar kolay bir iş değildir.

Ebeveynler çocuklarına, küçük yaştan itibaren, ödüllendirme ve cezalandırma yöntemini uygulayarak öğrenmelerini gerçekleştirmektedirler. Ödül ve ceza yolu ile öğrenme ancak, ebeveynler tarafından yaş ve cinsiyetleri göz önünde bulundurularak yapıldığı taktirde, doğru bir yöntem olarak görülmektedir. Örneğin erkek çocukları, oyuncak olarak tabanca veya araba isterken, kız çocukları bebekle oynamayı tercih etmektedirler. Ebeveynlerin dikkat etmeleri gereken diğer bir konu ise, çocuklarına her yaşta farklı açılardan bakarak davranmaları gerektiğidir. Örneğin gelişim çağındaki gençlerin saldırganlığa küçük yaştakilere nazaran daha eğimli oldukları görülmektedir.

Değinilmesi gereken diğer bir husus ise, çocuklarına okuttukları ve/ya çocuklarına okudukları kitaplardır. Şiddet içeren kitaplar çok kısa süre içerisinde çocuklar üzerinde izler bırakabilmektedir. Kendini kahramanın yerine koyarak, pencereden atlayan, "tekrar ayağa kalkabilir düşüncesiyle" arkadaşına zarar veren çocukların sayısı göz ardı edilemeyecek kadar çoktur. Korku ve şiddet sahneleri, yetişkinlerin ve özellikle de çocukların belleğinden kolay kolay silinmemektedir. Şeyda bu konudaki düşüncelerini şöyle dile getirmektedir: "Ruhbilimcilerce, «bir engele uğramış kaçma isteği» olarak tanımlanan korku, sanatta da çok işlenmiş temel konulardan biri. İster günlük konuşmalarımızda olsun, ister romanlarda, hikayelerde geçsin, korkuyu, hemen hemen kalıplaşmış birtakım deyimlerle anlatmakta ve anlamakta hiç de güçlüğe uğramıyoruz. [...]" (ŞEYDA, 1975, s.5-6)

Masallardan yarar sağlamak isteniliyorsa, ebeveynler ve öğretmenlerin kitap seçerken mutlaka masallarda şiddet unsurunun bulunmamasına dikkat etmeleri gerekmektedir. Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Yazan Aytül Akal, "bundan böyle, klasik deyip görünmez bir dokunulmazlıkla örttüğümüz masalları, birer birer ortaya döküp, içerdikleri şiddet, cinsellik ve çağ dışı kavramlar açısından tek tek elden geçirmeli ve yeniden titizlikle değerlendirmeliyiz. [...] çocukların algılama ve değerlendirme sınırlarının çok ötesinde, üstelik pedagojik hatalarla dolu olan masalları, «nasıl olsa klasiktir sorumluluk bende değil» anlayışıyla, türlü formlarda ve keyfi yorumlarla tekrar tekrar çocukların önüne baskıcı bir tavırla koymaktan vazgeçmeli; [...]" diyerek, bu konunun göz ardı edilmemesi gerektiğini vurgulamaktadır. (Bkz. SEVER, 2000, s.516)

Bu çalışmada, çocuklar için yazılmış masallar ele alınmaktadır. Bu masallarda yer alan şiddet unsuru, Alman ve Türk masallarından ikişer örnek verilerek analiz edilecektir. Her iki kültürdeki masallar karşılaştırılarak, şiddet unsurunun okuyuculara ne şekilde gösterildiği ve nasıl ele alındığı üzerinde durulacaktır.

Bu konuda araştırma yaparken, ilk olarak şiddet öğelerini içermesiyle ön plana çıkan dünyaca ünlü Alman masallarından "Hansel ve Gretel" dikkatimizi çekmiştir. Masalda, anneleri ölmüş ve babalarıyla yaşayan iki çocuğun yaşamı ele alınmaktadır. Babanın tekrar evlenmesine değin, mutlu bir yaşantı sürdüren iki kardeşin, üvey annenin eve gelmesiyle bu mutlulukları sona erer. Üvey anne, iki kardeşe de çok kötü davranıyor ve onları evinde istemiyor. Baba ve üvey anne, çocuklardan ayrı bir odada otururken, kendi aralarında artık geçinmenin ne kadar zor olduğunu konuşuyorlardı. Üvey anne kısık bir sesle kocasına «yarın erkenden çocukları alıp ormana gidelim ve çocuklara bir ateş yakıp, birer parça da ekmek vererek onları ormanın ortasında bırakıp eve geri dönelim. Tek başlarına evi bulmalarına imkan yok, böylelikle kazandığın parayı dörde değil ikiye bölmüş oluruz» der. (GRIMM, 1970, s. 160)

Burada dikkati çeken, üvey anne faktörüdür. Kendi yaşadıklarımızdan da bildiğimiz gibi, üvey anne ya da üvey baba denildiği zaman, ister istemez onların çocuğuna / çocuklarına karşı içimizde bir acıma duygusu oluşur. Bu duygulara kapılmamızda, küçük yaşta okuduğumuz masalların bir etkisi yok mudur? Bu soruya, benim cevabım "evet" tir. Çünkü küçük yaşta belleğe yerleşen bazı olaylar, onların ileri yaşamlarındaki düşüncelerini etkileyebilmektedir.

"Hansel ve Gretel" adlı masalda dikkati çeken diğer bir şiddet unsuru ise, iki çocuğun sığınmak için girdiği evdeki cadıyı, kendilerini öldürmemesi için şiddete başvurmaları ve cadıyı kaynar kazana atıp yakmalarıdır. Küçük okurlar bu masaldan, tanımadıkları kişilerle görüşmemeleri ve yabancı evlerden uzak durmaları gerektiği dersini çıkarabilirler. Fakat küçük yaştaki iki çocuğun bu türden bir şiddete başvurmaları, masalları okuyan çocuklar üzerinde olumlu etkilere neden olup olmayacağı tartışılabilir. "Masalın sonundaki cadının fırında nasıl yakıldığının, onun yanarken nasıl yanmış et kokusu çıkardığının anlatıldığı" (Bkz. SEVER, 2000, s.502) vahşet sahneleri, çocuk okuyucuların psikolojisini ve neden olabilecek hasarları göz ardı etmektedir. Masaldaki çocuklar kendilerini korumak için şiddete başvuruyorlar. Fakat, şiddete şiddetle karşılık vermek hala tartışılsa da, yine de betimlemelerin farklı şekilde olması gerektiği kanısındayız.

Türk masalarında da tıpkı Alman masallarında olduğu gibi üvey baba ve özellikle de üvey anne faktörü olumsuzluk bağlamında masallarda önemli bir yer tutmaktadır. Eflatun Cem Güney tarafından derlenen masal kitabında "Sedef Bacı" adlı masalda, şehzade ile evlenen vezirin kızının üvey çocuklarına yapmadığı büyü ve kötülük kalmaz. Üvey kızı olan Sedef Bacıyı mahzene attırıp, işkenceler çektirir. Üç üvey oğlunu da kuşa çevirir. "Meğer kara vezir kızının sade on parmağı on kara değil, büyücülük de geliyormuş elinden... Önce, nasıl büyülemişse büyülemiş onları... Sabah sabah üç şehzadenin üçü de birer kuş olup kanatlanmasın mı? Kara yazılı bacıları neye uğradığını bilememiş." (GÜNEY, 1992, s.67) Sedef Bacı kardeşlerini büyüden kurtarmak için saraydan kaçar ve ayrık otundan kardeşlerine birer kazak örmeye başlar. Fakat suskunluğu yüzünden büyücülükle suçlanır ve ölümle cezalandırılır. "«Sükut ikrardır!» deyip büyücülüğüne hükmetmişler; «böylesi güzelin, güzelliği başını yesin» deyip, başını istemişler cellattan!" (GÜNEY, 1992, s.72) Bu acımasız sözleri söyleyen Sedef Bacıya ilk görüşte aşık olan prens, henüz çocuk denilecek yaştadır ve gözünü hiç kırpmadan başkalarının sözlerine güvenerek sevdiği kızın öldürülmesini emretmektedir. Küçük yaştaki çocukların bu tarz sorumlulukların üstesinden ancak başkalarının yardımlarıyla gelebilecekleri açık bir şekilde ifade edilmektedir. Fakat, ölüm fermanının bir delikanlı tarafından emredilmesi okuyucu üzerinde ne denli etkili olabileceği tartışma konusudur.

Her iki masalda da mutlu ve huzurlu bir ailenin düzeni, üvey annenin eve gelmesiyle bozulur. Üvey anne evdeki çocuklara istediği gibi davranmakta ve hatta onlara büyü bile yapabilmektedir. Çünkü babaları çocuklarına yapılan kötülükleri görmemezlikten gelmekte ya da olanlara seyirci kalıp boyun eğmektedir. İki masalda da üvey anne ve öz baba figürleri olumsuz yönleriyle sergilenmekte ve masalın hemen hemen tamamında kendini hissettirmektedir. "Hansel ve Gretel" masalındaki cadı kadın çocukları yiyebilmek için pişirmek ister, ama sonunda kendisi Hansel ve Gretel tarafından öldürülür. "Sedef Bacı"da ise, Sedef Bacı suskunluğu yüzünden prens tarafından başı kesilmek istenir, fakat son anda büyünün bozulmasıyla kurtulur. Her ne kadar "Hansel ve Gretel" masalın sonunda bir kişinin ölümüne sebep olsalar da, her iki masal da iyilerin başarısıyla sonuçlanmaktadır.

"Hansel ve Gretel" masalında olduğu gibi, Alman masallarında çocukların şiddete başvurarak kendilerini savunma durumu, sıkça görünmektedir. Herkes tarafından defalarca okunan ve okutulan ve Alman masallarının en ünlülerinden biri olan "Kırmızı Başlıklı Kız" daki kurt, büyükanneyi hiç çiğnemeden yutmakta ve babaanne kurdun midesinden hiçbir zarar görmeden tekrar çıkabilmektedir. Kırmızı Başlıklı Kız, kurdun karnını keskin bir bıçakla yarıp, midesine taşlar koyar ve tekrar diker. Bu arada kurttan hiçbir tepki gelmez, kurt bu işlemlerin yapıldığı an, ne uyanır ne de herhangi bir şey hisseder. Bu masalı okuduktan sonra bir çocuğun, insan ve hayvan vücudu hakkındaki düşüncelerini aklımıza getirmeye çalışalım: insanların ve hayvanların vücudunun çok sağlam olduğunu ve bayıltmadan da keskin bir aletle vücudu yarabildiğim düşünebilir. Hatta aynı işlemi arkadaşlarına ya da kardeşlerine de uygulamak isteyebilir.

Çeşitli masal kitaplarından derlenen 'Türk Masalları F de Naki Tezel, Türk masallarından biri olan "Kısmetimi Arıyorum" adlı masalda, bir dev ile büyülü bir kılıcın cinleri olan Araplar arasındaki kavgayı, tüm ayrıntılarıyla okuyuculara sunmaktadır. Birçok masallarda yer alan iyi ve kötü olan cinlerin kavgası bu masalda şu şekilde dile getirilmiştir: "Derken, korkunç bir boğuşma başlamış. Gökyüzü inliyor, toprak zangır zangır sallanıyormuş. Dev gibi on Arap, koca canavarı çok geçmeden altlarına almışlar. Birkaç dakika sonra, koca canavarın gövdesi cansız yere serilmiş, parça parça olmuş. Kanlar, şehrin sokaklarından nehir gibi akarken, Araplar da, üstleri, başları kıpkırmızı kan içinde dönmüşler, Acar'a doğru gelmeye başlamışlar." (TEZEL, 1992, s.51) Bu masal yazılırken, yukarıdaki betimlemenin okuyucu üzerinde ne gibi etki yaratabileceği üzerinde düşünülmediği bize göre apaçık ortadadır.

Sonuç olarak söylemek gerekirse, Alman masallarında daha çok çocukların kendilerini ve sevdiklerini korumak amacıyla şiddete başvurmaları ele alınırken, Türk masallarında genellikle şiddet unsuru, olağan üstü özelliklere sahip olan devler ya da cinler tarafından uygulanmaktadır. Hem Alman masallarından olan "Hansel ve Gretel" de , hem de Türk masallarından biri olan "Sedef Bacı" da da üvey anne, üvey evlatlarına kötü davranan ve büyü gücü ile çeşitli hayvanlara çeviren biri olarak gösterilmektedir. Yani Alman ve Türk masallarında, üvey anne faktörü olumsuz yönleriyle alınmakta ve okuyucu üzerinde olumsuz etkiler bırakmaktadır.

Şiddet unsurunun yer aldığı masalların sayısı, biraz önce verdiğimiz örneklerle sınırlı değildir. Okuduğumuz birçok masalda şiddet unsuruna rastlamak mümkündür. Özellikle bu konu çocukları derinden etkilemektedir. Sorulması gereken asıl konu "ilk olarak sözlü anlatılan ve daha sonra yazılı edebiyatta yerini alan bu masallar nasıl ele alınmalı ve hangi yaştaki çocuklara okutulmalı?" sorusudur. Çocuklara okutulan ve/ya çocuklara okunan masalları seçerken daha dikkatli olunması gerekmektedir. Geleceğin yetişkinlerinin, şiddet unsuruyla dolu bir ortamda büyümelerini önlemek için, sunulan ve önerilen kitapları, önce ebeveynler okumalı ki sağlıklı bir nesil yetişsin.

KAYNAKÇA

BALCIOĞLU, İbrahim. Şiddet ve Toplum. İstanbul: Bilge Yayıncılık. Sosyoloji Dizisi 3, Bilge Yayınları 11, 2001.

BOSTANCI, Naci. "Virgül". İstanbul: Bileşim Yayınları, Aylık Kitap ve Eleştiri Dergisi, Sayı 25, Aralık 1999.

GRIMM, Jacob - GRIMM, Wilhelm. Grimms Mârchen, Gesamtausgabe München: Gondrom Yayınları, 1970.

GÜNEY, Eflatun Cem. Masallar. Mersin: Kültür Bakanlığı Yayınları, Çocuk Edebiyatı Dizisi 43, 1992.

KEANE, John (Çev. PEKER, Bülent). Şiddetin Uzun Yüzyılı. Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, 1998.

SEVER, Sedat (Edt.). 1. Ulusal Çocuk Kitapları Sempozyumu. Ankara Ankara Üniversitesi Basımevi, 2000.

ŞEYDA, Mehmet (Haz.). Türk ve Dünya Edebiyatından Seçmelerle Korku ve Şiddet Hikayeleri. İstanbul: Varlık Yayınları, Faydalı Kitaplar 155. 1975.

TEZEL, Naki (Haz.). Türk Masalları I. Mersin: Kültür Bakanlığı Yayınlan. Çocuk Kitapları Dizisi 127, 1992.S


Dip not: Bu makale, “I. Ulusal Karşılaştırmalı Edebiyat sempozyumu, 6-8 Aralık 2001 / Eskişehir: T.C. Osmangazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fak. Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü, 2002 (editör, Ali Gültekin)” baskılı sempozyum makalelerinin derlendiği yapıttan alınmıştır. İzin alınması doğrultusunda yapılan girişimlerimize rağmen, konuyla ilgili yetkili şahıslara ulaşılamamıştır. Ve bilgilendirme açısından bu not gerekli görülmüştür. Devamı için>>

Devamı...

21 Kasım 2007 Çarşamba

Bir Eğitim Sorunu

Van meydan muharebesi YÖK ile Milli Eğitim Bakanlığı'nı daha uzun zaman bir masaya oturup iki çift lakırdı konuşamayacak bir hale getirdi. Bugüne kadar da iyi bir ilişki kurulmuş değildi, ama felaket bu boyutlara da varmamıştı.
Bu kadar çabuk köpüren toplumlar -ve bireyler- biraz da çabuk yatışırlar, yatışmak zorundadırlar -dileğinde bulunalım. 'Bulunalım' diyorum, çünkü eğitim alanında, hiç vakit geçirmeden ve olabilecek en geniş kapsam içinde reform yapmak zorundayız. Dolayısıyla zaman, kavga ederek fırsat harcama ve vakit kaybetme zamanı değil, kafa kafaya vererek işleri düzeltme zamanı.
Böyle şeyler ummanın ne zamanı ne de zemini, biliyorum. Ama bundan böyle 'İş inada bindi' havasına girilmesinden de, doğrusu, korkuyorum.
Çalıştığım bölümü ilgilendirdiği için beni de doğrudan ilgilendiren bir konu, anlatmaya çalıştığım duruma bir örnek olabilir. Bilgi Üniversitesi'nde, Türkiye'de 'Karşılaştırmalı Edebiyat' adını taşıyan ilk bölümü kurmuştuk; daha sonra, Eskişehir'de bir tane daha kuruldu. Çok yok, yani, bunlardan.
Türkiye'de 'edebiyat' okumak insana 'meslek' kazandıran kariyerlerden değildir. Ancak, Batı dillerinde eğitim yapan edebiyat bölümleri, edebiyatçı olarak değilse de, 'dil öğretmeni' olma imkânını verirdi, hâlâ da veriyor. Şimdi, bizim bölümün adında 'Batı dilleri'ni doğrudan doğruya telaffuz eden bir şey yok, ama sonuçta burası İngilizce eğitim yapan bir kurum, bizim bölüme öğrenci yabancı dil puanına göre alınıyor; öğrenci olduktan sonra, Batı edebiyatını İngilizce olarak okuyor (yani, ya doğrudan İngilizce yazılmış edebiyatı okuyor ya da başka dillerde yazılmış kitapların İngilizce çevirilerini, sınavlarını İngilizce yazması gerekiyor. Tez yazarsa, konusunun bir özelliği yoksa, o da İngilizce.
Ancak, bunlardan sonra, mezun olunca, İngilizce öğretmeni olamıyor. Niçin? Vallahi, bunun cevabını ben veremem, çünkü kuralı koyan ben olmadığım gibi, niçin konulduğunu da anlamış değilim.
Bir 'formasyon' kursu konusu var. Bu gibi bölümlerden mezun olanların, dili iyi öğrenmiş olsalar bile, öğretmenliği öğrenmedikleri varsayıldığı için, böyle bir kursa devam edip bunu da öğrenmiş oluyorlar. Yıllar önce pedagoji bölümlerinin verdiği bir sertifika aynı işi görürdü.
Ama bizim mezunlarımız bu 'formasyon'a kabul edilmiyor. İngiliz ve Amerikan Filolojisi (ve benzeri) adları olan bölümlerin, bir de 'çevirmen-mütercim' bölümlerinin böyle bir hakkı var. Oraya devam edip öğretmen olabiliyorlar. Ama Karşılaştırmalı Edebiyat mezunları aynı şeyi yapamıyor.
Neden böyle olduğunu açıklayacak biri var mı? Sağa-sola yazıp sordum ve bir cevap alamadım.
Başlangıçta bunun YÖK'e ilişkin bir pürüz olduğunu sanmıştık. Ama değil. Buranın herhangi bir Batı Dil ve Edebiyat bölümünden bir farkı olmadığını YÖK'e anlatmak bir sorun olmuyor. Sorun Milli Eğitim Bakanlığı'nda. Çünkü, kimi öğretmen olarak almak istediklerine onlar karar veriyorlar.
Oradan da, buradan mezun olanların niçin öğretmen olmaması gerektiğine dair sorularıma herhangi bir cevap alamadım. Ancak, YÖK'ün, bizim de bu listeye alınmamızı tavsiye eden mektubuna bakanlıktan ret cevabı geldiğini öğrendim. Bir gerekçe gene belirtilmemiş. Tavsiyenin YÖK'ten gelmesi yeterli gerekçe olabilir.
Hem düpedüz akla mantığa aykırı bir iş, hem de haksızlık yapılıyor. Biz sıradan fanilerin aklının ermediği derin bir sebep varsa, lûtfedip bunu açıklayan da yok!

Murat Belge
28/10/2005

Radikal arşivinden


Devamı...

20 Kasım 2007 Salı

Bir Yılan Hikâyesi

Daha önce de üzerine yazdığım bir konuyu yeniden deşmem gerekiyor. Beni kişisel olarak yakından ilgilendiren bir konu bu, çünkü Milli Eğitim Bakanlığı'nın 'Karşılaştırmalı Edebiyat' bölümlerinden mezun olanlara İngilizce öğretmenliği yaptırmama kararlığı ile ilgili.
Türkiye varlığını bildiğim iki 'Karşılaştırmalı Edebiyat' bölümünden birinin başkanı olduğum için böyle bir karar doğal olarak beni de çok yakından ilgilendiriyor.
Konu, özetlersek, şöyle. Yabancı dil ve edebiyat öğreten bölümler; ek bir eğitim kursundan geçerek, bildikleri bu dillerin öğretmeni olabiliyorlar. Bizim bölümün öğrencileri öğretmen olamadıkları gibi bu kursa da kabul edilmiyorlar.
Niçin? Bölümün adı 'İngiliz Edebiyatı' değil de, 'Karşılaştırmalı Edebiyat' olduğu için. Başka bir neden görmüyorum ve bir açıklayan da çıkmadı.
Oysa biz bu bölüme öğrencilerimizi yabancı dil, yani İngilizce puanlarına göre alıyoruz, dört yıllık eğitimi İngilizce-Türkçe, herhangi bir İngiliz, Amerikan vb. bölümü kadar İngilizceyle yürütüyoruz. Ödevler, sınavlar İngilizce yazılıyor ve bütün bunlardan sonra 'Karşılaştırmalı Edebiyat' mezunları yabancı dil öğretmeni olamıyor.
Bunu bir süre önce gene yazmışken sonra arkasını getirmememin nedeni şuydu: yazı yayımlandıktan sonra bakanlıktan bir görevli telefonla aradı ve bu sorunu çözmek üzere bir çalışma yapıldığını söyledi. Bundan kısa bir süre sonra da Eğitim Bakanı ile görüşen ortak bir tanıdığımız aynı mealde bir söz duyduğunu bana aktardı.
Bu arada o çalışma yapılamadı mı, bitirilemedi mi, ne olduysa, herhangi bir sonuç çıkmadı. Arada bazı öğrencilerimizin dilekçe yazdıklarını da biliyorum. Sonunda bölümümüzden profesör Nazan Tukin, ne olduğuna dair bilgi sordu ve bir cevap aldık.
Gerçek anlamda 'cevap' denilecek bir şey değil, ama imzalı bir resmi yazı. 'Prensipler ve Eğitim Sistemi Dairesi Başkanı' sıfatıyla Niyazi Yavuz'dan geliyor. 'Bürokratik yazışma' dediğimiz şeyin, yazıyı alanın hiçbir şey anlamamasını garanti altına alan yöntemi ve kuralları gözetilmiş. Başta birtakım 'belge'lere atıfta bulunuluyor: "26/09/2005 tarih ve B. 08. 0. TTK. 0. 01.02.04/10189 sayılı yazı" gibi, yazı elinizde olmadıkça en olduğunu anlamanız imkânsız bir şeyler, herhalde kararlar falan, ama ne? Meçhul!
Ondan sonra daha aydınlatıcı açıklamalara geçiliyor. Öğreniyoruz ki: "Bakanlığımıza bağlı eğitim kurumlarına öğretmen olarak atanacakların atamalarına esas olan alanlar ile mezun oldukları yükseköğretim programları ve aylık karşılığı okutacakları derslere ilişkin Esaslar ve eki Çizelge ilgi (c) kurul Kararı ile belirlenmiştir."
"Bu karar, Bakanlığımızca üniversitelerin ve ilgili kurumların görüşü ile üniversiteler ve eğitim sistemindeki gelişmeler dikkate alınarak düzenlenmiştir."
Yani, gerekli her şey var, yapılmış, gerekli herkese danışılmış. Bu böyle olsa, üniversitelerde 'Karşılaştırmalı Edebiyat'ın ne olduğunu bilen birilerine de bir şeyler danışılmalıydı, ama bundan hiç haberim yok.
Sonuç şöyle geliyor:
"Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı'na yazılan ilgi (d) ve (e) yazılarda da belirtildiği gibi, Yabancı Dil (İngilizce, Almanca, Fransızca) öğretmenliği için başvuru hakkı bulunan yükseköğretim kurumları mezunlarınca bu alandaki öğretmen ihtiyacı karşılanabildiğinden Fen-Edebiyat Fakültesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü'nün İngilizce öğretmenliğine kaynak oluşturan bölümler arasına alınması uygun bulumamaktadır."
Bu sonuçtan da iki şey öğrenmiş bulunuyoruz: 1) Var olan kurumların mezunları bu işi yapmaya yetiyor ve yabancı dil öğretmeni ihtiyacımız yok; a) Bunun için, Karşılaştırmalı Edebiyat öğrencilerinin yabancı dil öğretmeni olması gerekmez, olmaları uygun değildir.
'İhtiyaç' bulunmadığını işitmek sevindirici olabilir de bu alanda yıllardır çalışan biri olarak bana hiç de böyle görünmediğini söyleyeyim. Ama bu mektubun analizine yarın devam edeceğim.

Murat Belge
02/09/2006

Radikal arşivinden

Devamı...

19 Kasım 2007 Pazartesi

'Prensipler' Dairesinin Cevabı

Dün, Eğitim Bakanlığı'nın 'Prensipler ve Eğitim Sistemi Dairesi'nin başkanı olan Niyazi Yavuz'un mektubunu alıntılamış ve karşılaştırmalı edebiyat bölümleri mezunlarının niçin yabancı dil öğretmeni olamayacağına dair verdiği açıklamayı göstermiştim. Neydi söylediği? "Başvuru hakkı bulunan yükseköğretim kurumları mezunlarınca bu alandaki öğretmen ihtiyacı karşılanabildiğinden..."
Bu sayıya ilişkin bir açıklama: "Şu kadar ihtiyaç, şu kadar mezun var, yetiyor bu kadarı, onun için yenisini istemiyoruz..." Söylenen sözün olgusal düzeyde ne kadar doğru olduğu, izlendiği söylenen bu 'seçme' yönteminin ne kadar yerinde olduğu, ayrı tartışma konuları. Şimdilik onları bir yana bırakalım.
Şu günlerde on küsur yeni üniversite açma projesi, başka herhangi bir açıdan değil de, rektörlerini kimin tayin edeceği açısından tartışılıyor. Bunların bazılarında İngiliz edebiyatı veya Amerikan edebiyatı gibi bölümler bulunabilir. Şimdiki grupta olmaz da sonrakilerde olur veya yeni açılacak özel üniversitelerde olabilir.
Peki, bu yeni bölümlerin mezunlarının, İngilizce öğretmeni olmak üzere 'formasyon' denen kurslara devam hakkı olacak mı? Niyazi Yavuz'un bize yazdığı 'cevabÓ' mektubun mantığına göre olmamalı. Çünkü şu ana kadar kurulmuş olan 'yükseköğretim kurumları mezunlarınca bu alandaki öğretmen ihtiyacı karşılanabildiğinden' bu yeni üniversitelerin İngiliz ve Amerikan edebiyatı bölümleri mezunlarının öğretmen olması da 'uygun bulunmamalı'dır.
Öyle mi olacak? Hayır, büyük bir ihtimalle öyle olmayacak. Onlar 'formasyon'a kabul edilecek. Ama bu üniversitelerde yeni
'karşılaştırmalı edebiyat' bölümleri açılırsa, onların mezunlarının
'formasyon' kursuna devam etmesine izin verilmeyecek.
Niyazi Yavuz'un sözlerinin sonucu bu.
O halde, sayılarla ilgili bir yeterlilik, 'doygunluk' durumu söz konusu değil, birilerinin, bölüm adı gibi mantık dışı bir şeylerden yararlanarak birilerinin önünü kesmesi, birilerini 'dışarıda bırakma'sı söz konusu.
Onun için Niyazi Yavuz'un 'ihtiyaç karşılanıyor' türünden gerçeği yansıtmayan tevilleri bir yana bırakıp, karşılaştırmalı edebiyat (yabancı dil puanıyla kabul edilen, 'İngilizce eğitim yapılan' bir üniversitede dört yıl ders gören, ödev, sınav ve tezlerini İngilizce yazan öğrencilerin bulunduğu bir bölümden söz ediyorum) mezunlarının İngilizce öğretmeni olmasının hangi gerçek nedenlerle 'uygun bulunma'dığını açıklamasını talep ediyorum.
'Sayıya dayalı' açıklama zaten tutarlı filan değil. Diyelim ki elinde 100 açık öğretmen kadrosu ve dediğim 'kurumlar'dan mezun 200 adam var. 'Karşılaştırmalı edebiyat'tan mezun olmuş 50 kişi daha olduğunu varsayalım. 100 açık kadro için 200 değil, 250 aday arasında bir yeterlilik sınavı yaparsın. Bunu kazananlar arasında 20 tane de 'karşılaştırmalı edebiyat' mezunu bulunamaz mı? Bulunmayacağını kim iddia edebilir, kim kanıtlayabilir? Niyazi Yavuz mu?
O halde onların önünü kesme hakkını kim buluyor kendinde? Nasıl, neye dayanarak buluyor?
Bu gibi karar ve uygulamaların ardında dönen dolapları, yatan çıkar hesaplarını sanırım, biliyor, tahmin ediyorum. Bundan sonra sırası geldikçe bunları ele alacağım. Eğitim konusu, her düzeyinde olup bitenlerle, zaten bu toplumun en can alıcı konusu.

Murat Belge
03/09/2006

Radikal arşivinden


Devamı...

5 Kasım 2007 Pazartesi

Geçmiş Yorumlar

Sevgili Kaşılaştırmalı Edebyat.com takipçileri, komparatist meslektaşlar, edebiyatseverler, sitemize zaman ayırıp, inceleyip görüş paylaşan tüm sevgili yazar ve okuyucularımız.. Gördüğünüz üzere, sitemiz blog düzenlemesi içinde, farklı bir tasarımla yoluna devam etmekte. Eski düzeni ve tasarımı bazı altyapı sorunlarından dolayı terk etmek durumunda kaldık; fakat bu geçiş sürecinde, emek ve zaman verip siz değerli takipçilerimizin yazdığı yorumları elbette göz ardı edemezdik. Fakat her bir yorumu tek tek girmek bizim açımızdan zaman problemi oluşturacağından dolayı, daha önceki sitede yapılan tüm yorumlarınızı bu başlık altında toplamayı uygun gördük. Gene istediğiniz her yazının altına yorumunuzu girebilirsiniz, ya da isterseniz karşılaştırmalı edebiyat tartışmalarını buradan da sürdürebilirsiniz. Keyifli yorumlar dileriz, Karşılaştırmalı Edebiyat.com ekibi.

Yorumlar

1. seden aktürk 27. Temmuz 2007 04:43 tarihinde dedi ki:
karşılaştırmalı edebiyat öğrencilerinin kendilerini ifade etme çabalarını takdirle karşılıyorum. ben de bu bölümü yazmayı düşünüyorum.hatta tek tercih olarak yazmak pahasına:)bölümün gelişmeye açık olduğunu görüyorum ve bunu gören üniversiteler harekete geçmiş durumda.kaliteli insan yetiştiren bu bölümün öğrencileri olarak başarılarınızın devamını diliyorum.

2. Seda Gorceğiz 10. Ağustos 2007 00:49 tarihinde dedi ki:
Edebiyat kuramları, eleştiri ve karşılaştırmalı edebiyatla ilgilenen bir edebiyat öğrencisi olarak sitenizi yakından takip ediyorum. Bu alanda çalışmaya karar vermiş öğrencilerin de sitenizden yararlanmalarını umuyorum ve başarılarınızın devamını diliyorum
3. Seda SÜREL 14. Ağustos 2007 15:22 tarihinde dedi ki:
Duygucum,
Sİteyi yenilemişsin, eline sağlık çok güzel olmuş. Bugüne kadar bir katkım olmadı ama bundan sonra olur diye umuyorum.
Sevgiler,
Seda

4. bilge 18. Ağustos 2007 11:31 tarihinde dedi ki:
bu yıl eskişehir osmangazi üniveristesi karşılaştırmalı edebiyat bölümünü kaznmış biri olarak,henüz öğrenimime başlamdan ne kadar yerinde bir tercih yaptığımı birkez daha fark ettim yazınızı okuyunca.bölüm kesinilkle sayısal zekaya gerğinden fazla önm verilen günümüzde,düşünen insan yetiştirmeyi amaçlıyor..
sanıyorum ki tek sorun ülkemizde bölümün yeterince bilinmemesi ve hak ettiği değeri görememesi.. umarım ileride hak ettiği değeri görür.


5. bir kültür mantarı 22. Ağustos 2007 21:34 tarihinde dedi ki:
ben de bir karşılaştırmalı edebiyat öğrencisiyim . bu siteyi yeni keşfettim ve çok sevindim…bölümümüzün liselerde dil öğrencileri tarafından bilinmemesi ve hatta okullardaki rehber öğretmenlerin bundan haberi olmaması beni çok üzüyordu… siteyi yapan arkadaşın ellerine sağlık… başarılarının devamını diliyorum…

6 sewda 26. Ağustos 2007 20:14 tarihinde dedi ki:
ben de az sayıdaki karşılaştırmalı edebiyat mezunlarından biriyim, ne olduğunu nasıl bir alan olduğunu bilmeyenlere inat bu yıl da yüksek lisansa başlıyorum. hep beraber elele vererek yurtdışında hakettiği değeri gören bölümümüzün ülkemizde de hak ettiği yere getireceğiz.hepsi bizim çabamızla olacak..
bu siteyi yeni keşfedenlerdenim ve çok mutlu oldum.

7. müge 27. Ağustos 2007 12:36 tarihinde dedi ki:
Bir sorum olacak. Bu bölümde okutulacak dilleri biz mi seçiyoruz, yoksa ingilizce almanca fransızcayla mı sınırlı kalıyor.Mesela almanca okumak istemiyorum, bunun yerine ispanyolca ya da italyanca seçilebilir mi?

8. duygu yağmur 30. Ağustos 2007 13:53 tarihinde dedi ki:
Merhaba Müge,
okutulan yabancı dilleri seçme şansın hangi üniversitede okuduğuna bağlı olarak değişir. Bilgi Üniversite’sinde Karşılaştırmalı Edebiyat bölümüne bağlı olarak ikinci bir yabancı dil zorunluluğun yok; fakat rusça ve japonca derslerini seçmeli olarak alabilirsin. Geçtiğimiz yıllarda Bilgi Üniversitesi seçmeli İspanyolca, Fransızca ve Almanca dersleri koymuştu; fakat bu sene nasıl bir düzenleme yaparlar bilemiyorum. Öte yandan bildiğim kadarıyla Osmangazi Üniversite’sinde karşılaştırmalı edebiyat bölümü için Almanca ya da Fransızca dillerinden birini almak zorunlu.
Benim fikrimi sorarsanız illa zorunlu dil eğitimi verilecekse İspanyolca veya İtalyanca karşılaştırmalı edebiyat bölümü için Almanca ya da Fransızca’dan daha doğru bir seçim olurdu. Amaç orjinal metni okutup karşılaştırma yaptırmaksa, batı edebiyat kanonuna hangi dilde daha çok eser girmişse o dili öğrenmeyi yeğlerim. Gerçi Goethe beni duysa kemikleri sızlar; fakat Don Quixote’u bizzat Cervantes’ten okumayı şahsen Faust’a yeğlerim..
Yorumlarıyla, görüşleriyle ve güzel dilekleriyle siteye değer katan tüm takipçilerimize de Karşılaştımalı Edebiyat.com ekibi adına ayrıca teşekkür ederim..

9. müge 07. Eylül 2007 23:45 tarihinde dedi ki:
Teşekkür ederim verdiğiniz bilgi için…
Fakat hayal kırıklığına uğradım, Osman Gazi’de Almanca ve Fransızca dışında İspanyolca ve İtalyanca da seçilebilseydi keşke:(

10. amiral 09. Eylül 2007 18:42 tarihinde dedi ki:
herkese merhaba
osmangazi’de de italyanca ve japonca seçmeli olarak koyulması planlanıyor büyük ihtimalle 1 seneye faaliyete geçer. arapça seçmeli olaraak verilmeye başlandı bile. yani toplamda almanca-fransızca,italyanca,japonca,arapça,osmanlıca oluyor

11. sevda aktas 10. Eylül 2007 15:09 tarihinde dedi ki:
merhabalar
eskişehir osmangazi üniversitesi’nde 2004-2005 öğretim yılından bu yana rusça seçmeli olarak verilmektedir. değerli hocamızın büyük özverisi sayesinde de rusça basit gramer kuralları şeklinde öğretilip kalmaz, dersi takip eden arkadaşlar mezun olurken rusçayı belirli bir seviyede bilerek okuldan ayrılırlar.

12. femme fatale 27. Eylül 2007 21:46 tarihinde dedi ki:
Karşılaştırmalı edb bölümünde dünyanın en güzel derslerini Türkiye’nin en seçkin en açık görüşlü ve en demokratik hocaları tarafından aldık. Keşke her Türk vatandaşı Murat Belge gibi bir hocadan dinin, milliyetçiliğin ve diğer dayatmaların ne kadar anlamsız olduğunu fark edebilse de biraz gerçek demokrasinin tadını çıkartabilse…

13. magdur 25. Eylül 2007 03:06 tarihinde dedi ki:
ben bısey sorucam arkadaslar formasyon hakkında bılgısı olan var mı?herhangı bır gelısme var mı?

14 duygu yağmur 26. Eylül 2007 23:44 tarihinde dedi ki:
Sevgili mağdur,
formasyon konusu bildiğim kadarıyla aynen duruyor. Zira şuan iş başında(!) olan eğitim bakanlığı aldı zaten o hakkı elimizden; o cephede değişen hiç bir şey olmadığına göre, fazla umutlanmanı istemem. Ama gene de haberlerin takipçisi olmak gerekir tabii..
Saygı ve sevgilerimle.

15. femme fatale 27. Eylül 2007 21:47 tarihinde dedi ki:
duygucum harika bir site seni tebrik ediyorum. sedosh seni de tebrik ediyorum!!:)

16. femme fatale 27. Eylül 2007 21:53 tarihinde dedi ki:
Lütfen edebiyata gönül verenler beyinlerinin yıkanmasına izin vermesinler.. edebiyat eline roman alıp okumak demek değildir. neticede yazmak da eline kalem alıp birkaç kelime karalamak da değildir. yazmak okunmasını bekleyen kelimelerden ziyade düşündürmeyi hedefleyen bilinç akışıdır.
her edebiyatçı gibi bende kendimi gizlemeyi tercih ediyorum çünkü gerçek yazarlar kimlikleriyle değil yazdıkları kelimelerle yaşarlar.. Sayın edb. severler kelimeler yazıya dönüşür yazı ise cümlelere, cümleler ne zaman ki bir kağıda basılır işte o zaman hepsinin kendine ait bir hayatı olur..
Yazın ki kelimelere özgürlük tanıyın yazın ki beyinleri pandoranın kutusu gibi olanlara hayatın anlamının kutunun dışında yaşananalar olduğunu gösterin..

17. şoreş oruç 28. Eylül 2007 11:51 tarihinde dedi ki:
bir merhaba da benden !
aslında bunları buraya yazmak ne kadar doğru bilmiyorum ama kendimi de engelleyemiyorum.
malumunuz yabancı dil bölümündeyim. ingiliz dili ve edebiyatı okumaya niyetliydim ama karşılaştırmalı edebiyatı gördükten sonra bu niyetim on yüz bin baloncuk formunda uçmuş bulunmakta.
dil edebiyat kulağa hoş geliyor ama edebiyatla uğraşmak isteyen ben için k.e. en güzeli . ben de her liseli gibi ” kitap yazacağım” larcılardanım ve bu iş için altyapım olsun istiyorum ayrıca kitap denilen varlığın manyağı olduğum için ilerdeki işimin kitapla ilgili olmazsa mutlu olamıyacağımı fark etmiş bulunmaktayım.
dil edebiyatın tamamen yalan olduğunu düşünüyorum zira öğretmen olmak istemiyorum…
”derdin ne len o zaman ?” diyebilirsiniz zira ben dedim ama karşılığında binlerce (ytl) cevap buldum.
evet ilerde öyle zengin olayım, araba alayım, kaza yapayım, kaskom olsunculardan değilim ama en azından şöyle küçüğünden bir gelirim olsun istemekteyim.
işte burada ”üniversitede kalmak” olanağı karşıma çıkıyor.her ne kadar içinde ” çalışırsan yaparsın” onlarca cümle ile karşılaşmış olsam da ve çalışırsam eğer bir aksilik çıkmazsa yapacağıma eminim ama ama tırsıyorum.
istanbul bilgi’yi puan olarak tutturmuş gözüküyorum ve üniversitede kasarsam iyi derece de yapabilirim.
yüksek lisans denilen süreç hakkında ,aslına bakarsanız,
bir sürü şey duydum ama hepsi de çelişkili.en azından öğretim üyesi ünvanına sahip olmak için bir kaç yıl geçirmek gerekiyormuş sanırsam,yani galiba .
ve bu süreç içinde ücretli okutman olarak çalışabileceğim söylendi ama bilmiyorum zira 4 yıl üniversite okuduktan sonra boşta kalmaktan ve bir kaç yıl daha,yüksek lisans için, aileye bağlı kalmaktan ve sonucunda yine hiçbir şey olamamaktan korkuyorum.
sizden ricam bu konuda yardımcı olmanız ,elimi tutmanız,beraber kırlarda koşmamız,beni aydınlatmanızdır.
şimdiden teşekkürü borç biliyor, yardımcı olacak übermensch’e kardeşimin teşşekkür belgesinin çamaşır suyuyla kardeşimin olmaktan kurtulmuş halini arz ederim.
zira o ne öyle ”şimdiden teşekkür ediyorum” da ” ehehe bana cevap yazıcaksınız olum, mecbursunuz ” manasını bulmaktayım .
neyse,satırlarıma burada son verirken çamaşır suyu almaya gidiyorum…
haydin ! görüşürüz !

18. duygu yağmur 28. Eylül 2007 23:40 tarihinde dedi ki:
Sevgili Şoreş Oruç,
gördüğünüz üzere kendinizi tutamadığınız espiri kıvamı yoğun mesajınızı yayınladık.:)
Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, karşılaştırmalı edebiyatçıların buluşma platformu olarak
bir forum bölümümüz henüz yok; çünkü, Osmangazililer hali hazırda bir forum kurdukları için,
zaten dağınık olan komparatistleri bir daha bölmeye gerek yok diye düşünüyoruz. Bu yüzden, her
ne kadar “ciddi site” imajını korumaya çalışsak da, karşılaştırmalı edebiyata dair makul(!)
her türlü mesajınızı site içindeki yorum kısımlarına iletebilirsiniz. Özde demokrasi(!) adına, noktasına, virgülüne dokunmadan yayınlarız.
Şoreş Oruç arkadaşımızın mesajına tekrar dönersek, öncellikli tavsiyem, “ayakların biraz yere
bassın, bir sakin ol” olacaktır. kitap yazmak konusunda sana kendimden bir örnek vereyim,
karşılaştırmalı edebiyata girmeden evvel onlarca şiirim ve öykümsü denemelerim vardı. Şimdi
edebi ve sosyal eleştiri yazısı yazmaktan edebiyatın kendisini yapamıyorum:) sana kim, nasıl
anlattı bilmiyorum ama, karşılaştırmalı edebiyatta roman, öykü kısacası edebiyat yazmanın
dersi verilmiyor. varolan edebiyatın neden, nasıl o günlere, o biçimde geldiğini anlamana
yardımcı oluyor lisans boyunca öğrendiklerin. sıkı çalışırsan çok iyi eleştirmen olabilirsin
ama bu mükemmel kitaplar yazabileceğin anlamına gelmez. Öncellikle bu farkı görmeni isterim.
İkinci konu, dil edebiyatları o kadar da küçümseme; zira, her filoloji dalı Karşılaştırmalı
Edebiyat’ın kız kardeşidir. Üstüne, sadece “öğretmenlik” yaftası yapıştırılmış olması ise
Türkiye gerçeklerinin ayıbıdır. Fakat, değiştirmeye çalıştığımız bir durum da şu ki, şuan
“filoloji mezunuyum” sıfatı, maalesef “karşılaştırmalı edebiyat mezunuyum” sıfatından daha
geçer akçedir.
Son olarak öğretim üyesi bölümüne gelelim. Mezun olur olmaz okuduğun ya da başka bir
üniversitenin seni asistan olarak (ki öğretim üyesi olmadan önce baya bir süre asistan olarak
paralanman gerekecek) havada kapacaklarını sanma. Bırak lisansı, yüksek lisansın ilk senesinde ve sonrasında
bile çok ama çok özverili olmam, hocaların gözünde parlaman gerekir asistanlığı kapmak için. Sonrasında şansın varsa, kadro açılırsa, kpds’yi, kpss’ yi, üds’yi ve daha adını bilmediğim bilumum sınavları geçersen araştırma görevlisi ünvanını alabilirsin. Sana Bilgi Üniversitesi’nden birkaç örnek: hocaların hocası Murat Belge 60 yaşındayken profesör ünvanını alabilmiştir; Ferda Keskin hoca bildiğim kadarıyla 40 yaşında ve 1-2 yıl evvel doçent oldu; Lale Kula Özerden’ in doktora tezini ancak 3 yılda beğendirebildiğini biliyoruz mesela…
Çamaşır sulu hayallerinin üstüne bir karabulut gibi çökmek istemezdim, ama durum böyle.
Bir not daha, bu güzel memlekette sadece kalemiyle ekmek parası çıkartanları sevmezler pek, aklında bulunsun. Ama, karşılaştırmalı edebiyat mezunu olarak bu kadar kültür mantarlığı ile açıkta kalmazsın. En azından Türkçe’yi düzgün yazıp, konuşabiliyoruz…
Saygı ve sevgilerimle..
19. duygu yağmur 28. Eylül 2007 23:46 tarihinde dedi ki:
Sevgili femmafatale,
değerli yorumların için ayrıca çok teşekkür ederim, benle e-posta adresimden iletişime geçersen çok mutlu olurum.
sevgilerimle.

20. şoreş oruç 29. Eylül 2007 22:41 tarihinde dedi ki:
”ayaklarını yere basmak ” o kadar kolay mıdır ? kaç kişi bunu başarabilmiş? en azından benim için çok zor.
”ee meraba ben kitap yazıcem de o yüzden comperative literature okuyam mı ?” tadında olduğu söylenen ve ciddi olmayan yorumumdan sonra herkese merhaba.
her şeyden önce noktasını virgülünü pek önemsemediğim ,edebiyatın ciddi havasından uzak ,üretme kaygısı taşımayan yorumumu yayınladığınız için teşekkür ederim.
ama ama karşılaştırmalı edebiyat adındaki bu ulvi şeyin kişiye eleştiri yeteneği veren bir bölüm olduğunu söylediniz benim asıl amacımda bunu almaktır.
elbettteki karşılaştırmalı edebiyatın kitap yazdırdığını söylemiyorum ve bunu biliyorum.ama ben kendi açımdan karşılaştırmalı edebiyatın benim çalışmalarıma yardımcı olabileceğinı düşünüyorum ve bunu öylece yazdım.
neyse sizin en azından blogspot ya da neyse işte oradaki yazılarınızı ve şiir denemelerinizi okudum.
aslında ikimizde şairlik konusunda kendimize verdiğimiz sıfatlar bakımından uyuşuyoruz. siz ”bozuntusu” ben ”yamağı”.
ingiliz dili edebiyatının türkiyede aldığı formu eleştirdim ki buna siz de katılıyorsunuz. yoksa nietzsche gibi bir insanın da meslek ünvanı olan filolug’luğa laf ettiğim yok.
akedemik kariyer süreci hakkında yaptığınız somut yorumlara teşekkür ederim zira bu sadece bana değil bütün arkadaşlara yardımcı olacaktır.
size son bir sorum var ;(bu mu kullanılıyordu:)) (buradan ilk smileyi yaratan kişiye saygılarımı sunuyorum)
karşılaştırmalı edebiyat öğrencilerinin formasyon hakkı yokmuş. şu anda durum nedir?
size sorduğum soruların ya da bu yorumda olduğu gibi sorunun birçok kişinin kafasını meşgul ettiğini anlamış olmalısınız.yani ben bir nevi amme hizmeti yaptığımı düşünüyorum ve evet ciddi olamadım ,olamam da zaten.
haydin !


21. duygu yağmur 30. Eylül 2007 10:19 tarihinde dedi ki:
Formasyon cephesinde yeni bir şey yok!
“Kimdir Bu Karşılaştırmalı Edebiyatçı?” sayfamızda da aynı meraklı bekleyişe şu cevabı verdim: bizim elimizden “Siz İngilice yeterliliğinde değilsiniz!” saçmalığı ile öğretmenlik hakkını alan, şuan başımızdaki Milli Eğitim Bakanlığıdır. Muhterem zatlar değişmediğine göre, zihniyetlerinde de en ufak bir somut ve olumlu değişiklik olmadığıne göre, durum kısacası aynı tas aynı hamamdır. Zannımca olumlu bir gelişme olsa bu zaten fakültelerimizde bölüme hemen yansır, hemen duyulur, bir zafer havaındaymışçasına kutlanırdı.
Bu vesileyle, halen öğrenci olan ve sitemizi ziyaret eden arkadaşlara da bir seslenelim: siz konunun içinde daha güncel yer alıyorsunuz, kulağınıza dedikodu bile çalınsa, bekleriz:)
Sevgili Soreş,
kaleminin çok iyi yerlere gelebileceği şimdiden belli oluyor. (ecnebice: I really mean it.)
Sevgilerimle.

22. şoreş oruç 02. Ekim 2007 15:39 tarihinde dedi ki:

” enfeksiyon kapmış ,bunu bilgisayara kaptırmaya çalışan merhabanın yazılışını unutan ve her an ‘’somut yorum ” gibi saçmalıklar yapıbilecek öss-yds emekçisinden herkese merhaba.
sanırsam yine herşey sarpasardı ve yine herşey son anda belli olacak.
belki de liseye başladığımdan beri ilk defa üniversiteyi istediğim gibi bir yerde okuyabileceğimi düşünmüştüm,biliyordum benim yapacağım herşeyde birşeyler olurdu ama (konu) ile ilgili hiç birşey bilmemenin verdiği lakayıtlığın etkisiyle mutluluktan coşuyordum ama hiç birşey belli olmaz :) (yanlız arkadaşlık sitelerinde gothic triplerine giren sünepe beyinli biri gibi yazıyorum)
aydınlattığınız için teşekkür ederim. bir gün buluşma umuduyla haydin ! ”
gibi bir yazı geliyordu fakat eğitim destekçisi(dayımın sen yeter ki oku çıkışıyla )bu günlük (belki değişebilir) gönül rahatlıyla ”comperative literature rocks” diyor hepinize saygılarımı sunuyorum.

23. Komparatist 16. Ekim 2007 14:36 tarihinde dedi ki:
Osmangazi Universitesi’nde Karsilastirmali Edebiyat Bolumu’nde okumaktayim ve bolumumuzun en temel eksigi olan ‘tanitim’ icin bu sitesinin cok iyi oldugu kanaatindeyim.
Aslinda havalarin sogudu su gunlerde disari cikmanin pek de iyi bir fikir olmayacagini dusunerek basina gectigim bilgisayarimin arama motoruna “Karsilastirmali Edebiyat” yazarak bir dizi raslanti sonucu ulastim sitenize. Buradan sevgili universite ogrencisi adaylarina da bazi noktalarda bilgi vermenin yararli olacagini dusunuyorum; ornegin bizim bolum ogrencilerinin en cok sorduklari sorulardan biri “FORMASYON ALIP OGRETMEN OLABILIYOR MUYUZ?”, bunun cevabi hayir olmakla birlikte, ogretmen olmak isteyen birinin nicin bu bolumde okudugu da ayri bir tartisma konusu. Yani bu kadar zevkli bir bolumden cikip sadece ingilizce veya almanca/fransizca ogretmek yalnizca kendimize yazik etmek olur. Oysa bizler mitolojiden yaratici metin yazarligina, felsefe tarihinden turk susleme sanatina kadar harikalarla dolu derslerle donatiliyoruz. Ayrica cocuk edebiyati yan alan programiyla da cocuk edebiyati konusunda cok sey ogrenebiliyoruz. Ustelik duzenlenen cocuk edebiyati sempozyumlarina genis katilimla kendimizi daha da gelistirme sansimiz doguyor. Mesela 17-18-19 Ekim tarihlerinde Eskisehir Osmangazi Universitesi’ndeki bolumumuz Ayla Cinaroglu ve Cocuk Edebiyati uzerine bir sempozyum duzenliyor. 10 gun once Bursa’daki Turkiye ve Avrupa Edebiyati konulu bir panele hocalarimiz, bolum arkadaslarimiz ve edebiyat severlerle, ulasim ve her turlu masraf dahil ucretsiz katilim gerceklestirdik.
Mutlaka belirtmek isterim ki Rusca hocamizin da uzerimizdeki emegi cok buyuktur. Bize Rus Dilini olabildigince anlasilir ve pratige dayanan bir sistemle anlattigi icin ona da cok mutesekkiriz. Velhasili bu bolum gercekten edebiyat zevkini damaginda hos bir tat olarak hissetmek isteyenler icin gayet uygun bir bolum, ustelik zorunlu stajiyla da is hayatinda biz edebiyatcilarin daha da tecrubeli olmasina yardimci oluyor.
Oncelikle bu siteyi hazirlayan sevgili meslektaslarimi tebrik eder, yazimi okudugunuz icin tesekkur ederim.
24. duygu yağmur 16. Ekim 2007 19:57 tarihinde dedi ki:
Sevgili Komparatist,
öncellikle zengin yorumun ve bölümün hakkında verdiğin önemli detaylar için asıl biz sana çok teşekkür ederiz. Osmangazi Üniversitesi’nden meslektaşların yorumları, katkıları bizim için 2 kat değerli, çünkü ulaşılabilirliğimiz maalesef sınırlı.
Bu bağlamda tekrar çok teşekkürler, fakat yorumunda bir noktaya takıldık ister istemez: ‘bilgisayarimin arama motoruna “Karsilastirmali Edebiyat” yazarak bir dizi raslanti sonucu ulastim sitenize.’ demişsin, bu bizi çok üzdü; zira google’da karşılaştırmalı edebiyat (ve farklı yazım çeşitleri) yazınca sitemizin birinci sırada çıkması için oldukça çok çalıştık, acaba sen hangi arama motorunu kullanıyorsun? Hemen onun için de optimizason çalışmalarına başlayalım:)
sevgiler, saygılar.

25. fyz 21. Ekim 2007 01:18 tarihinde dedi ki:
avrupa ve amerikada yaratıcı yazarlık bölümleriyle bir benzerliği varmı bu bölümün?yada sizce yazar olmak isteyen bir kişi türkiyede hangi bölümde okumalı?

26. duygu yağmur 21. Ekim 2007 13:06 tarihinde dedi ki:
Merhaba fyz,
Türkiye’deki Karşılaştırmalı Edebiyat yurtdışındaki Comparative Literature bölümünün tam karşılığıdır. Senin sorun üzerine incelediğim “Department of English & Creative Writing” programları ve ders isimleri olarak, Karşılaştırmalı Edebiyat ile benzerlik gösterse de, Türkiye’de yapılan karşılaştırmalı edebiyat yazma odaklı değil, okuma-anlama, yorumlama ve eleştiri odaklıdır.
Bunun yanı sıra üniversitelerin Türk Dili Edebiyatı bölümleri altında ya da çeşitli yazar dernekleri tarafından yaratıcı yazım atölyeleri düzenlendiğini biliyorum.
Fakat yazar olmak için şu bölümü okumalısın gibi net bir tavsiye veremem. Karşılaştırmalı edebiyat, Türk dili ve edebiyatı ya da başka bir filoloji bölümünde okuyup yaratıcı yazım atölyelerini (bazı üniversitelerde seçmeli ders olarak da veriliyor.) sıkı bir şekilde takip edersen yazarlık konusunda kendini yetiştirebileceğini düşünüyorum.
Ayrıca, bu konuyu hatırlattığın için teşekkürler, yakın zamanda yaratıcı yazıma dair sitemizde köşe hazırlamayı düşünüyorum :-)
Sevgiler, saygılar..

27. leyla 19. Kasım 2007 16:40 tarihinde dedi ki:
cok gzl olmuş

28. seastar 20. Kasım 2007 18:57 tarihinde dedi ki:
sevgili komparatist arkadaşlarım ve karşılaştırmalı edebiyata gönül verenler!!
ben Eskişehir Osmangazi Üniversitesinde bu nadide bölümü okuma şerefine nail olmuş bulunmaktayım.. yukarıda birkaç arkadaşımızın öğretmenlik hakkı adı altında yaptıkları yorumları okudum ve şunu belirtmek istedim öncelikle: öğretmenlik hakkımız var; tezsiz yüksek lisans yapmak şartıyla!
velhasıl insan böyle bir bölüme gelmeden önce bu tip düşüncelere kapılabiliyor, ancak derslere girip üstüne 3 dil öğrenme ayrıcalığını yakaladıktan sonra inanın öğretmenlikten çok daha büyük şeyler yapmak istediğinizi, bakış açınızı geliştirip, yapacaklarınıza, yapmak istediklerinize doymayacağınızı, medyada yapacağınız zorunlu stajınızla çalışma alanlarınızın genişleyeceğini düşündükçe hayal gücünün sınırlarını zorladığınızı hissetmek mümkün.. ama bunu gerçekleştirme olanağınız ise siz istediğiniz sürece yukarıda bahsettiğim konudan daha mümkün!
anlatmak istediğim, bu bölümün -siz aldığınız sürece- size katabileceği çok şey var. kendi üniversitem adına konuşmak gerekirse bölüm hocalarımın azmi, çalışma istekleri ve kültürleri karşısında hayrete ve hasete girmemek mümkün değil, kendilerini tekrar tebrik ediyor, kazandıkları başarılar ile bizlere nice önemli daha birçok şey aktaracaklarını düşünüyorum..
sözün kısası bu bölüme gelmek isteyenler ne istediklerini bilerek gelmeliler. tekdüzeliği reddediyor bence bu bölüm, bir idealimiz olmalı.. çünkü komparatistler sıradan insanlar değildirler.
Türkiye’de özellikle eleştirmen yetiştiren bundan başka bir bölüm daha yok; kıymetini bilip kendimizi geliştirmek için karşımıza çıkan bu fırsatı uluslararası alanda da iyi bir şekilde değerlendirmeli ve muasır medeniyetler seviyesine çıkmalyız diye düşünüyorum..
bu uzun ve belki de sıkıcı ama bana göre gerekli yazımı okuma zahmetine katlanan sevgili arkadaşlarıma teşekkür ediyor, tekrar buluşmak dileğiyle sevgiler sunuyorum!!

29. ayşegül 20. Kasım 2007 19:52 tarihinde dedi ki:
güsel bi sitede bnim aradığım şeyler yokk :(

30. duygu yağmur 20. Kasım 2007 22:47 tarihinde dedi ki:
Sevgili leyla, siteyi beğendiğinize memnun olduk; yararlı olabildiysek ne mutlu:)
Sevgili seastar, katılımınız ve detaylı açıklamalarınız için çok teşekkür ederiz. Her yorumunuz bizim için oldukça değerli ve kafasında karşılaştırmalı edebiyata dair sorunlar, şüpheler olan genç arkadaşlara da yol gösterici; özellikle eleştirmenlik konusunun altını çizdiğiniz için de ayrıca teşekkür ederiz. (sakın sıkıcı olduğunuzu düşünmeyin; uzun yazmakla sıkıcı olunursa, benim yazdıklarımın hiç kimsenin okumaması gerekirdi:)
Sevgili ayşegül, neyi arayıp da bulamadığınızı daha detalı yazarsanız, sitemizi geliştirmek açısından daha yararlı olacağını sanıyorum. Bir konu başlığı mıdır, bir metin mi? Karşılaştırmalı Edebiyatın hangi alanına dair bir sorunuz, sorununuz var?
Bunları daha net belirtirseniz, biz de daha net yardım edebiliriz.
Saygı ve sevgilerimle,
Duygu.

31. seastar 21. Kasım 2007 17:21 tarihinde dedi ki:
teşekkür ederim, evet haklısınız, aklında yazdıklarımla ilgili birtakım soruları sorunları olanlara yardım edebildiysem ne mutlu bana.. tekrar teşekkür ve sevgilerimle!

32. mesut kartal 06. Aralık 2007 04:48 tarihinde dedi ki:
merhaba arkadaşlar;
öncelikle bu site için hepinizi tebrik ederim. ellerinize sağlık.
bir iki sorum olacak. bilgi üni’nin web sitesinden bölümün ders programına baktım. birinci yıl için sadece üç des görünüyor. acaba bu üç ders bölüm bölüm, yani ayrı derslerin toplamı olan dersler mi? zira bir dönem için üç ders bana az gibi geldi. yoksa saatleri mi fazla?
ayrıca murat belge hocanın hangi dersleri verdiğini öğrenebilir miyim? aslında derslerin hocalara göre dağılımını öğrenmek mümkün olsa çok daha iyi olur..
bölümü kazanırsam hazırlık sınıfında bölüm için zaten bir hazırlanma süreci geçireceğim diye düşünsem de şimdiden sizin önereceğiniz temel metinler kitaplar olursa çok sevinirim.
selamlar,
mesut.

Devamı...

Site Hakkında...

Karşılaştırmalı Edebiyat şimdiye kadar
kez ziyaret edildi. İlginize teşekkür ederiz ::
© 2006-2010 9Kare.Net Yazı İşleri Ürünüdür :: iletişim ::
Resized Header Image Copyright © DHester by freewebpageheaders.com

© Blogger templates The Professional Template Tasarım: Ourblogtemplates.com 2008


PageRank Checking Icon

Takipçilerimiz